Ahlâk, siyaset, hukuk ve kelâm ilminde kullanılan geniş kapsamlı bir terim.
Sözlükte “bir şeyi ona ait olmayan yere koymak” anlamındaki zulüm (zulm) din, ahlâk, hukuk gibi alanlarda terim olarak “belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık”, özellikle de “güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” gibi anlamlarda kullanılır. Aynı kökten mazlime (çoğulu mezâlim) “zalimin elinde bulunan başkasına ait nesne” demektir. Zulümden şikâyetçi olmaya tazallüm, zulme katlanmaya inzılâm denir (Lisânü’l-ǾArab, “žlm” md.; et-TaǾrîfât, “Žulm” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 938; EI² [Fr.], XI, 612-613). Adl/adâlet, kıst ve insaf kavramları zulmün karşıtı, cevr, bağy, tuğyân, fısk, udvân/taaddî/i‘tidâ kavramları da zulmün eş anlamlısı veya yakın anlamlısı olarak kullanılır. Zulmün kök anlamı bakımından özellikle insan ilişkilerindeki haksızlıkları ifade ettiği, bu sebeple cevre göre daha dar anlamlı olduğu belirtilirse de (Ebû Hayyân et-Tevhîdî, s. 84-85) literatürde zulmün eş anlamlısı olarak en çok cevr geçer.
Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi âyette zulüm kelimesi, 269 defa da türevleri yer alır. 200’den fazla yerde zulüm kavramı “küfür, şirk” veya “Allah’ın hükümlerini çiğneme, günah işleme”, yirmiyi aşkın âyette “beşerî ilişkilerde haksızlığa sapma” anlamında kullanılmıştır. Yetmişten fazla âyette Allah’ın hiç kimseye hiçbir şekilde zulmetmeyeceği, insanların dünyada uğradıkları zararların ve âhirette uğrayacakları cezaların kendi kötülüklerinin karşılığı olduğu, inkârcıların ve kötülük işleyenlerin sonuçta kendilerine zulmettikleri belirtilir (M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “žlm” md.). Kur’an’da cevr kelimesi geçmez; ancak birçok âyette bağy, tuğyân, fısk ve türevleri bulunur. Yine Kur’an’da ve İslâmî kaynaklarda İslâm öncesini İslâm döneminden ayırmak için kullanılan “câhiliyye” kavramı temelde biri putperestlik inancı ve uygulamasıyla müesseseleşen itikadî sapmayı, diğeri zalimane davranışlarla insan ilişkilerine yansıyan ahlâkî sapmayı ifade ediyordu. Bu bakımdan Kur’an’da zulüm öncelikle o dönem kültüründe “azgınlık, serkeşlik, saldırganlık” gibi anlamlara gelen (Amr b. Külsûm’un MuǾallaķa’sındaki böyle bir kullanım için bk. Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî, s. 178) “cehl” kavramıyla ve kültür içinde bu kavramın yakından ilgili olduğu “şirk” ile bir anlam ilişkisi oluşturur. Hz. Peygamber’in evden çıkarken, “Bismillâh, Allah’a sığındım. Allahım! Hata yapmaktan, yanlış yollara sapmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve cahilliğe mâruz kalmaktan sana sığınırız” şeklinde dua ettiğine dair zevcesi
Ümmü Seleme’den nakledilen hadis (Müsned, VI, 306; Tirmizî, “DaǾavât”, 34) zulüm ile cehl arasındaki anlam ilişkisini gösterir. Kur’an’da zulüm hem itikadda hem ahlâk ve hukukta doğru, gerçek, meşrû ve âdil olandan sapmayı ifade edecek şekilde kullanılmıştır; bu kullanımda Câhiliye döneminin belirtilen inanç ve ahlâk zihniyetini tamamıyla reddetme maksadının bulunduğu açıktır. Bundan dolayı Kur’an’da zulüm öncelikle şirk, inkâr, günahkârlık, Allah’ın koyduğu itikadî ve amelî kuralları, sınırları çiğneme, aşma gibi kötülükleri anlatır (meselâ bk. el-Bakara 2/229; el-A‘râf 7/19; et-Talâk 65/1). Bir âyette inkârcılar hakkında, “Zalimlerin ta kendileridir” ifadesi geçer (el-Bakara 2/254); Lokmân’ın, oğluna öğüt verirken, “Şirk kesinlikle büyük bir zulümdür” dediği bildirilir (Lokmân 31/13). İmanlarına zulüm karıştırmayanların doğru yolda olduklarını anlatan âyetteki (el-En‘am 6/82) zulüm kelimesine ashaptan bazıları “kişiye yapılan haksızlık” mânası verince Resûl-i Ekrem buradaki zulmün “Allah’a ortak koşmak” anlamına geldiğini belirtmiştir (Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, II, 153). Bazı tefsirlerde zulmün bu anlamı dikkate alınarak şirkin büyük bir zulüm olmasının sebebi Allah’tan başkasına tapan insanın, Allah’ın hakkı olan kulluğu Allah’tan başkasına yöneltmek suretiyle haktan sapması veya değersiz varlığa kulluk ederek insanlık onuruna karşı haksızlık etmesi şeklinde izah edilir (Fahreddin er-Râzî, XXV, 146; Âlûsî, XXI, 85; Elmalılı, VI, 3844).
Kur’an’da Allah’ın emrini çiğneme ve hükmünü ihlâl etme bağlamında ilk zulüm, yasaklanan meyveyi yiyen Âdem ile Havvâ tarafından işlenmiştir (el-Bakara 2/35; el-A‘râf 7/19, 23). Nûh’un kavmi Nûh’u ve inananları aşağılayıp davetini reddetmeleri sebebiyle “zulmedenler” diye anılır (Hûd 11/27, 37, 44). İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’ya, “Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demeleri, altın buzağıya tapmaları, cumartesi yasağıyla ilgili hükmü ihlâl etmeleri gibi tutumları da zulüm diye nitelenmiştir (el-Bakara 2/54-59; el-A‘râf 7/160-165). Yine Kur’an’da belirtildiğine göre daha önce inkârcı bir kavimden olan Sebe melikesi Hz. Süleyman’ın kendisiyle bağlantı kurmasından sonra, “Ey rabbim, ben kendime zulmetmişim” diyerek Allah’a teslim olduğunu ifade etmiştir (en-Neml 27/38-44). Birçok âyette, gerek inançları bakımından gerekse söz ve davranışlarıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyip doğru yoldan saptıkları için zalimler diye anılanların dünyada çeşitli felâketlerle helâk edildikleri (meselâ bk. Hûd 11/67, 94; el-Kehf 18/59; el-Ankebût 29/14, 40), âhirette cezalandırılacakları (Âl-i İmrân 3/151; el-Mâide 5/29; et-Tûr 52/47), bunların dünyada yaptıkları, iyi gibi görünen işlerinin boşa gideceği (Âl-i İmrân 3/117) bildirilir.
Muallaka şairlerinden Züheyr b. Ebû Sülmâ’nın, “Kabilesini silâhıyla savunmayan kişi zillete uğratılır/Ve insanlara zulmetmeyen zulme mâruz kalır” anlamındaki beytinin gösterdiği üzere (Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî, s. 115) acımasızlığın yaygın olduğu Câhiliye döneminde zulüm var olma mücadelesinin kaçınılmaz gereği olarak düşünülüyordu. Yine aynı dönemde insan hakkındaki kötümser anlayış da zulmün kaçınılmazlığı telakkisini beslemiştir. Abbâsî dönemi şairi Mütenebbî’nin, “Yüksek şerefler eziyetten kurtulamaz/Uğruna kanlar akıtılmadıkça/Zalimlik insanların karakterinde vardır; şayet görürsen/Bir ağır başlı adamın bilesin ki bir engel yüzündendir zulmetmemesi” anlamındaki beyitleri (Nâsîf el-Yâzîcî, I, 11) bu anlayışın İslâmî dönemdeki bir kalıntısı olmalıdır. İslâm’ın gerek insanın ahlâkî mahiyetine ilişkin öğretisi gerekse ortaya koyduğu ahlâk ve hukuk ilkeleri zulmü meşrûlaştırma maksadı taşıyan bu zihniyeti ortadan kaldırmayı hedefler. Nitekim Kur’an’ın genelinde olduğu gibi zulmün beşerî ilişkiler bağlamında kullanıldığı yerlerde de bu tutum haksız fiil şeklinde görülmüş ve reddedilmiştir (meselâ bk. Yûsuf 12/23, 79; Sâd 38/22-24). Saldırıya uğrama ve ülkesinden zorla çıkarılma gibi haksız eylemler Kur’an’da zulüm olarak değerlendirilmiş ve savaş sebebi sayılmış (el-Hac 22/39-40), haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenlerin karınlarına ateş doldurdukları (en-Nisâ 4/10), meşrû sınırlar dışına çıkarak ve zulmederek birbirinin mallarını yiyenlerin cehennem ateşine atılacakları (en-Nisâ 4/29-30) bildirilmiştir. Ribâyı yasaklayan âyetlerin birinde bu hükme uyanlara, “Böylece ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz” denilerek (el-Bakara 2/279) bu konuda temel ahlâkî ve hukukî ölçü ortaya konulmuştur.
Hadislerde zulüm ve diğer ilgili kavramlar daha çok haksız fiilleri ifade etmek üzere sıkça geçer (Wensinck, el-MuǾcem, “bġy”, “cvr”, “žlm”, “Ǿadv”, “fsķ” md.leri). Bir kutsî hadiste Allah’ın, “Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da yasakladım; sakın birbirinize zulmetmeyin!” buyurduğu belirtilir (Müsned, V, 160; Müslim, “Birr”, 55). Hz. Peygamber’in, “Allahım! Fakirlikten, kıtlıktan, zillete düşmekten, zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım” şeklinde dua etmeyi öğütlediği (Müsned, II, 540), kendisinin de bu anlamda dualarının olduğu nakledilir (Müsned, II, 305, 325; VI, 306; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 3; Nesâî, “İstiǾâźe”, 14, 15). Resûl-i Ekrem’in bir hadiste, “Sakın zulmetmeyin ve kendinize zulmettirmeyin” dediği ve bunu üç defa tekrarladığı kaydedilir (Müsned, V, 72). Mazluma yardımcı olmayı emreden ve onun bedduasını almaktan sakındıran çok sayıda hadis vardır (Wensinck, el-MuǾcem, “žlm” md.). Hemen bütün hadis mecmualarında yer alan bir rivayete göre Resûlullah, “İster zalim ister mazlum olsun kardeşine yardım et!” demiş, Câhiliye dönemi şairlerinden Cündeb b. Anber b. Temîm’e isnat edilen (Meydânî, II, 334) ve dönemin asabiyet ruhunu yansıtan bu ifadeyi Peygamber’den duyduklarına şaşıran sahâbîlerin bu şaşkınlığı karşısında Resûl-i Ekrem, “Zalime yapılacak yardım onun zulüm yapmasını engeller” demiştir (Müsned, III, 99, 201, 324; Buhârî, “Mežâlim”, 4; Müslim, “Birr”, 62). Bir hadiste haksız tecavüze (mazlime) karşı kendini ve malını savunurken öldürülenler şehid sayılmış (Müsned, I, 305; II, 205), başka bir hadiste de bu şekilde öldürülen kimsenin cennetlik olduğu bildirilmiştir (Müsned, II, 221, 224; Nesâî, “Taĥrîm”, 22). Bazı hadislerde günahkârlık ve haksız fiiller “kendine zulmetme” olarak değerlendirilmiştir. Fâtır sûresinin 32. âyetindeki “kendine zulmeden” ifadesi bir hadiste, kötülük edenlerin kıyamet gününde bunun bedelini ödeyecekleri için sonuçta kendilerine kötülük etmiş olacakları şeklinde açıklanmıştır (Müsned, V, 194, 198; VI, 444). Hz. Peygamber’in, “Rabbim! Kendime çok zulmettim” diyerek Allah’tan af dilemeyi öğütlediği, kendisinin de uzunca bir duasında, “Allahım! Kendime kötülük ettim, kusurlarımı itiraf ediyor, bütün günahlarımı bağışlamanı diliyorum” dediği bildirilir (Buhârî, “Eźân”, 149; Müslim, “Śalâtü’l-müsâfirîn”, 201). Hadislerde cevr kelimesi daha çok yöneticilerin haksız uygulamaları bağlamında geçer. Ebû Dâvûd’un Sünen’inde “Cihâd” bölümünün 33. babı “Zulüm (Cevr) Yöneticileriyle Mücadele” başlığını taşır. Meşhur bir hadiste, “Cihadın en faziletlisi zalim yönetici karşısında adaleti dile getirmektir” buyurulur (Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; Ebû Dâvûd, “Melâĥim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13). Özellikle yöneticileri ve hâkimleri zulümden sakındıran, adaletli hüküm vermeye çağıran birçok hadis vardır (Wensinck, el-MuǾcem, “cvr”, “žlm”, “Ǿadl” md.leri).
İslâm ahlâk literatüründe zulüm konusu genellikle adaletle birlikte biri ahlâkî erdemler ve erdemsizlikler, diğeri siyaset ve hukuk bağlamında olmak üzere iki yönden ele alınır. Zulüm kavramını İslâm ahlâk felsefesi içinde ele alan ilk düşünür Kindî’dir. Aristo’nun ahlâk anlayışına uygun biçimde dört temel faziletten bahseden Kindî bunlardan hikmet, necdet (şecaat) ve iffeti ifrat ve tefrit şeklindeki iki aşırılığın ortası, ahlâk kitaplarında dördüncü fazilet olarak geçen adaleti ise zulmün karşıtı saymıştır. Kindî’nin fazilet-rezilet tasnifi sonraki düşünürlerce de ele alınmış; Mâverdî, Gazzâlî, Râgıb el-İsfahânî gibi felsefeciler dışındaki âlimler de âyetler, hadisler ve İslâmî mirastan yaptıkları diğer nakillerle destekleyerek bu sistemi benimsemiştir. Ancak ahlâk kitaplarında zulüm bazan -Kindî’de görüldüğü gibi- adaletin karşıtı, bazan da ifrat yönünde adaletten sapma sayılmıştır. Meselâ ahlâk felsefesiyle tanınan İbn Miskeveyh Tehźîbü’l-aħlâķ’ta önce diğer faziletlerle birlikte adaleti zulmün karşıtı (s. 39), ardından zulüm ve inzılâm şeklindeki iki aşırılığın ortası (s. 45-48) gösterirken Gazzâlî hikmet, şecaat ve iffet konusunda düşünülen ifrat ve tefrit yönündeki sapmaların adalet için söz konusu olamayacağını, adaletin sadece cevr denilen karşıtının bulunduğunu belirtir (İĥyâǿ, III, 54). Râgıb el-İsfahânî zulmü “adaletten sapma” ve “adaletin zıddı” diye tanımlar. Ona göre adalet merkezî bir erdem, bu merkezden her türlü sapma ise zulüm, dalâlet ve tuğyandır. İsfahânî adaletten inzılâm (zulme katlanma) şeklinde de sapma olabileceğini düşünür. İnzılâm mala, şerefe ve sağlığa yönelik haksızlığa katlanma tarzında olur. Bir kimsenin kendi aleyhine olan bir davranışa karşı tepki göstermeyip sabır ve fedakârlık duygusuyla kandırılıyor gibi görünmesi ve farkında değilmiş gibi davranması erdemli bir tutumdur. İsfahânî’ye göre zulme katlanma mal konusunda olursa müsamaha, can konusunda olursa af, şeref ve itibar konusunda olursa tevazu sayılır. Ancak haksızlığa katlanma bu tür erdemlerden kaynaklanmayıp kişiyi aldatılmışlık, ahmaklık ve alçaklık konumuna düşürüyorsa bu kötü bir tutumdur. Zulme razı olma sadece şahsî haklarda olup başkalarının hukukuyla ilgili konularda adaletten sapmaya hiçbir şekilde meşruiyet tanınmaz (eź-ŹerîǾa, s. 355).
İslâm ahlâk literatüründe zulmü siyaset ve hukuk bağlamında ele alanların başında Fârâbî gelir. Fârâbî ilki ülkedeki güvenlik, maddî varlık, itibar, mevki gibi imkân ve fırsatların bireyler arasında ehliyet ölçülerine göre paylaştırılmasına, diğeri bunların korunmasına yönelik iki türlü adaletten bahsedip bu imkânların gerekenden eksik verilmesinin bireye zulüm, fazla verilmesinin topluma zulüm olduğunu, hatta -zararı sonuçta topluma yansıyacağından- bireye yapılan zulmün de topluma zulüm sayılabileceğini belirtir. Bir kimseye ait hakkın, rızası hilâfına veya eşit değerde karşılığı verilmeden elinden alınması, yine birinin kendine veya başkalarına ait bir hakkı toplumun aleyhine kullanması zulümdür, dolayısıyla devlet tarafından engellenmelidir. Fârâbî devletin uygulayacağı cezaların suçlara denk olarak belirlenmesi gerektiğini, cezanın suça göre ağır olmasının bireye, hafif olmasının topluma zulüm sayılacağını ileri sürer; ayrıca devletin suçluları affedip edemeyeceğini ve bu meselenin zulme uğrayan tarafla ilişkisini değerlendirir (Fuśûlü’l-medenî, s. 141-144). Fârâbî’nin bu düşünceleri Nasîrüddîn-i Tûsî, Celâleddin ed-Devvânî, Kınalızâde Ali Efendi gibi felsefî mahiyette ahlâk kitabı yazan sonraki âlimlerce de benzer ifadelerle tekrarlanmıştır.
Adalet ve zulüm konusunu ağırlıklı biçimde sosyolojik ve siyasal boyutuyla inceleyen klasik dönem âlimlerinin başında Mâverdî gelir. Mâverdî’nin toplumsal yapı bakımından en çok değer verdiği ilkenin kamu düzeni, devlet idaresi bakımından ise yönetimde adalet olduğu, hatta neticede adaletsizliği kamu düzenini bozan en büyük tehlike saydığı söylenebilir. Çünkü ona göre gerek dış dünyada gerekse insanların vicdanlarında adaletsizliğin meydana getireceği tahribatın yıkıcılığı başka hiçbir olumsuzlukla kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Nerede bir kötülük varsa onun ortaya çıkmasında adaletten sapmanın mutlaka bir payı bulunur. Özellikle yöneticilerin halka zulmetmesi ülkenin varlığını tehlikeye sokacak bir kötülüktür. Sosyal huzursuzlukları zulüm ve baskıyla önlemeye kalkışmanın aldatıcı bir çözüm yolu olduğunu söyleyen Mâverdî’ye göre halkına zulmeden devlet onun güvenini, dolayısıyla kendi meşruiyet zeminini kaybedeceğinden artık bir baskı yönetimi ve yıkıcı güç haline gelir (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 138, 141-144; Teshîlü’n-nažar, s. 209, 281). “Devlet dinsiz bile yaşayabilir, fakat zulümle ayakta kalamaz” şeklindeki meşhur fikri diğer birçok siyaset düşünürü gibi (meselâ bk. Gazzâlî, et-Tibrü’l-mesbûk, s. 173; Takıyyüddin İbn Teymiyye, II, 247) Mâverdî de tekrarlar. Bununla birlikte kamu düzeninin korunması, toplumsal kargaşa ve fitnenin önlenmesi için başka bir çare bulunamadığı takdirde toplumun siyasî baskı ve zulümlere katlanmak zorunda olduğu yönündeki geleneksel Sünnî telakkiyi Mâverdî de benimsemiştir. Mâverdî’nin adalet, güvenlik ve iktisat arasında kurduğu ilişki ve zulmün ekonomik, sosyal, siyasal alanlarda meydana getireceği tahribatla ilgili görüş ve tesbitleriyle İbn Haldûn’a öncülük ettiği görülmektedir (meselâ bk. Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 136-146; krş. Muķaddime, s. 286-290). İslâm hukuk ve siyaset kültüründe şahsa ve mala yönelik haksızlıklara, bunlarla ilgili davalara ve bu davaları çözmek üzere geliştirilen idarî ve hukukî kuruma “mezâlim” denilmiştir. Daha çok, güçlü ve etkili kişi ve kurumlarca işlendiği için sıradan hâkimlerin adaletle hüküm vermekte zorlanacağı mezâlim davalarına İslâm’ın ilk yıllarından itibaren devletin üst düzey yetkililerinin bakması esası benimsenmiştir (ayrıca bk. ADALET; HAKSIZ FİİL; MEZÂLİM).
et-TaǾrîfât, “Žulm” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 938; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “žlm” md.; Müsned, tür.yer.; Kindî, Resâǿil, I, 177-179; Fârâbî, Fuśûlü’l-medenî (nşr. ve trc. D. M. Dunlop), Cambridge 1961, s. 141-144; Ebû Hayyân et-Tevhîdî, el-Hevâmil ve’ş-şevâmil (nşr. Ahmed Emîn-Seyyid Ahmed Sakr), Kahire 1370/1951, s. 84-88; İbn Miskeveyh, Tehźîbü’l-aħlâķ (nşr. Hasan Temîm), Beyrut 1398, s. 39, 45-48; Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā), Beyrut 1398/1978, s. 136-146; a.mlf., Teshîlü’n-nažar ve taǾcîlü’ž-žafer (nşr. Rıdvân es-Seyyid), Beyrut 1987, s. 209, 281; Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî, Şerĥu’l-MuǾallaķāti’s-sebǾa (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut, ts. (Mektebetü dâri’l-beyân), s. 115, 178; Râgıb el-İsfahânî, eź-ŹerîǾa ilâ mekârimi’ş-şerîǾa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 353-358; Gazzâlî, İĥyâǿ, II, 72-75; III, 54; a.mlf., et-Tibrü’l-mesbûk fî Naśîĥati’l-mülûk (nşr. M. Ahmed Demec), Beyrut 1407/1987, s. 173; Meydânî, MecmaǾu’l-emŝâl (Abdülhamîd), II, 334; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXV, 146; Nasîrüddîn-i Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî (trc. Anar Gafarov-Zaur Şükürov), İstanbul 2007, s. 98-100, 297-300; Takıyyüddin İbn Teymiyye, el-İstiķāme (nşr. M. Reşâd Sâlim), Kahire, ts. (Müessesetü Kurtuba), II, 228, 241-249; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Kahire, ts. (Dârü ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), II, 153; İbn Haldûn, Muķaddime, Beyrut 1402/1982, s. 286-290; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXI, 85; Nâsîf el-Yâzîcî, el-ǾArfü’ŧ-ŧayyib fî şerĥi Dîvâni Ebi’ŧ-Ŧayyib, Beyrut, ts. (Dâru Sadr), I, 11; Elmalılı, Hak Dini, VI, 3844; Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar (trc. Selahattin Ayaz), İstanbul 1991, s. 51-61, 221-231; M. Kamil Husain, “The Meaning of Zulm in the Qurǿān”, MW, XLIX/1-4 (1959), s. 196-205; Roswitha Badry, “Žulm”, EI² (Fr.), XI, 612-613.
Bahar 2005 [ 90. Sayı ] Bir Temel Ahlak Teorisi Olarak Bediüzzaman'ın Gözüyle İhlâs Sincerity As a Basic Moral Theory in the Eyes of Bediüzzaman Said Nursi Musa K. Yılmaz Prof. Dr., Harran Üniversitesi, İlahiyat Fak. Öğretim üyesi Giriş: Yaratılışla Birlikte Gelen Sözleşme
İnsan, her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır. Yaratılmış olan insanın yaratıcı karşısındaki durumu sonsuz bir zaafı ve aczi ifade etmekle birlikte, Yaratıcı, insana özel bir değer atfetmiş, onu kendisine muhatap kabul etmiş, ona sorumluluk vermiş ve deyim yerindeyse, onu yaratılmışların en kutsalı kılmıştır. Allah'ın insana değer verdiğinin en büyük göstergesi onunla sözleşme akdetmiş olmasıdır. Aslında "Lâ yüs'el"1 (Sorumluluğu bulunmayan) ve "Fa'alün limâ yurid"2 (İstediğini yapabilen) olan Allah'ın insanla sözleşme akdetmesi ilk bakışta insana garip gelebilir. Ancak Allah'ın insandan misak alması3 ve insana misak vermesinin4 gerisinde çok önemli sebepler bulunmaktadır. Bunların başında da insan fiillerinin insana sorumluluk yüklemesi ve son hesabın verildiği günde Allah'ın aleyhinde bir delilin öne sürülmemesi gelmektedir. Nisa Suresinde yer alan "müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberleri gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri kalmasın" ayeti,5 Allah tarafından insana yüklenilen sorumluluğun önemini ve insanın hesap gününde Allah'ın aleyhinde delil getirememesinin temel ilkesini ifade etmektedir.
Allah'ın insanlarla yaptığı sözleşmenin bir diğer önemli hedefi Allah'a inanmalarının sağlanmasıdır. Başka bir deyimle, Allah insanların şeytana değil, kendisine ibadet etmelerini talep etmektir. Çünkü Bediüzzaman'ın ifadesiyle "hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billah'tır. Ve insaniyetin en ali mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı iman-ı billah içindeki marifetullah'tır.6 Allah şöyle der: "Ey Ademoğulları! Ben, 'şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana ibadet ediniz, doğru yol budur' diye size and vermedim mi?7 Şu halde Allah ile insan arasındaki sözleşmenin esası, Onun buyruklarına (kitabının içindeki hükümlere) riayet edeceklerine dair insanların taahhütte bulunmaları ve ahitlerini tam olarak yerine getirme konusunda azimli olmalarıdır. Kur'ân'ın ifadesiyle insanların maruf üzere hareket etmesi ve münker olan her şeyi reddetmesidir. Bu tutum insanın, en üstün iyilik, takva, hayır ve fayda demek olan "Birr"e ulaşmasıdır. Kur'ân şöyle der: "Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz birr değildir. Asıl birr, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış kimselere, isteyip dilenene ve özgürlükleri için kölelere veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösteren ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutumudur."8
Sözleşmeye konu olan bu ayette tek tek sayılan hükümler insan ilişkilerini düzenleyen hukukun ruhu olduğu gibi daha önce din tebliğ etmiş olan bütün peygamberlerin de tekrar ettikleri en yüksek ahlaki ilkelerdir. İşte insanlar bu ilkelere riayet ettikleri zaman Allah'a verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar. Bu ilkelerin, Allah'ın kulu olan insana yüklediği sorumlulukların tümünün en yüksek ifadesi ibadettir.9 Allah, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum."10 buyururken, bu sözleşmenin temel ilkelerinin özeti durumundaki iman ve ibadetin ahlakî bir sorumluluk olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle, "Onlardan rızık istemiyorum" ifadesi, rızık peşinde koşmayı bahane ederek ibadeti terk etmenin ve adeta rızık peşinde koşmak için yaratılmış intibaını vermenin gayri ahlaki bir davranış olduğuna işaret etmektedir.11 Hatta Allah'ın "Bizim sizi boş yere bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilemeyeceğinizi mi sandınız?"12 ayeti insanın Allah ile olan sözleşmesinden doğan ağır sorumluluğuna, yani imana ve ibadete vurgu yapmaktadır. Bundan daha net olanı "insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?"13 ayetidir. Burada, insanın dünyaya gönderilirken sözleşmeden doğan çok ağır bir ahlaki sorumluluğun altında olduğu ve bu sorumluluğun gereği olarak Allah'a iman ve O'na ibadet etmekle mükellef olduğu net olarak ifade edilmektedir.
Denebilir ki, Allah'a iman ve Ona ibadet etmek yaratılışın en önemli sırrıdır. Hatta Bediüzzaman'a göre iman insan olmanın bir gereğidir.14 İbadet ise dünya ve âhiret saadetine sebep olduğu gibi dünya ve âhiret işlerini tanzime de sebeptir. İbadet, kişisel olarak insanın, ayrıca tüm insan nevinin kâmil olmasına bir vasıta olduğu gibi, yaratıcı ile kul arasında pek yüksek bir nispet ve çok şerefli bir rabıtadır. Çünkü insanın yüksek ruhunu ferahlatan ibadettir. İnsanın kabiliyetlerini ortaya çıkaran, arzu ve isteklerini berraklaştırıp temiz hale getiren, emellerini tahakkuk ettiren ve fikirlerini genişlettirip intizam altına alan yine ibadettir. Aynı zamanda insanın şehvete ve öfkeye dayalı içgüdülerini sınırlayan, zahiri ve batini uzuvlarını ve duygularını kirleten küfür paslarını silen ve insanı mukadder olan kemalatına ulaştıran yine ibadettir.15
Şu halde yaratılışın asıl gayesi yaratıcıyı tanımak ve Ona ibadet etmektir. Eğer insanlar Allah'ı tanıyıp Ona ibadet etmezlerse yaşamalarının hiçbir anlamı kalmayacaktır. Çünkü iman ve ibadet hayatın ve var olmanın ruhu hükmündedir. Peki, ibadetin ruhu var mıdır? Varsa o ruh nedir? Bediüzzaman bu soruya şu cevabı verir: "İbadetin ruhu ihlâstır. İhlâs ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ya da fayda ibadete illet gösterilse o ibadet batıldır. Faydalar ve hikmetler yalnız tercih edici olabilirler, illet olamazlar."16 Hatta Bediüzzaman'a göre ibadet, insan hayatında bir vesile değil, insan hayatının asıl gayesidir. Bu itibarla ihlâssız ibadet ibadet sayılmadığı gibi, ibadet sevap kazanmak ya da cezadan kurtulmak için de yapılmamalıdır. Görülüyor ki, insan fıtratına en uygun olan şey, her türden insan fiilinin, ahlakın, iyiliğin ve adaletin tecellisini mümkün kılacak şekilde ve insanın yaratılışına uygun olarak, yani ibadetin ruhu olan ihlâs çerçevesinde yapılmasıdır.
İnsanın iki türlü sorumluluğu vardır: Birincisi, insanın Allah ile olan sözleşmesinin gereği olan ahdine bireysel olarak vefa göstermesidir. Allah insanın kendisine karşı samimi davranmasını istiyor. Allah şöyle buyuruyor: "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun." İnsanın Allah'a verdiği söz, daha çok iman ve ibadet şeklinde kendisini gösterir. Allah'ın insana verdiği söz ise, insanı dünya ve âhirette mutlu bir hayata, Kur'ân'ın ifadesiyle "sırat-ı müstakim"e götürür. Ayetin sonunda yer alan "sadece benden korkun" ifadesi, insanın Allah'a karşı sorumlu olduğu fiillerine karşılık sevap kazanabilmesi için tüm işlerinde samimi olması, yani ihlâslı davranması, ahlaki sorumluluğun gereği olduğunu öngörüyor.
İnsanın ikinci sorumluluğu, hemcinslerine karşı olan sorumluluğudur. Bu durum, insanın topluma karşı olan görevini ve işindeki samimiyet ve ihlâsı da içine almaktadır. Kuşkusuz insanın Allah'a karşı olan sorumluluğunun yanı sıra hemcinsleri olan diğer insanlarla da belli bir ilişki biçimi içinde olması kaçınılmazdır. Çünkü, insan, fıtratı gereği medeni yaratılmıştır. Bu yüzden başkalarıyla bir arada yaşamak durumundadır. Ancak toplumun refah ve mutluluğu insan ilişkilerinin belli bir düzen içinde şekillenmesine bağlıdır. Aksi takdirde her toplumda kargaşa doğar. Başka bir ifadeyle, sosyal hayat ya belli ahlakî ilkeler doğrultusunda düzene girip adaletin toplumda tecelli etmesini mümkün kılar ya da kaos kendi özel dinamikleriyle adaletin ortadan kalkmasına ve zulmün kurumsallaşmasına yol açar.
Allah bu konuda da insandan ahit aldığını ve insanın Allah'ın ahdine vefa göstermesi gerektiğini talep eder. Burada Allah'ın ahdinin yerine getirilmesi, insanlar arasındaki ilişkilerin adalet, iyilik, yardımlaşma, paylaşma vb. ahlaki ilkelere göre düzenlenmesidir. Allah şöyle buyuruyor: "Yetimin malına yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Yakınlarının aleyhinde de olsa her olayda ve her durumda adil davranın."17 Başka bir ayette şöyle buyuruyor: "Allah'ın size olan nimetini 'duyduk ve kabul ettik' dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O'na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah'tan korkun. Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adil davranmamaya sevk etmesin."18 Bu konudaki bir diğer ayet ise şöyle: "Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. Hislerinize uyup adaletten sapmayın."19
Dini ibadetlerden olan ve imandan sonra gelen abdest ve namaz dinin direği ve insanın manevî hayatının temeli olduğu gibi, adalet ve adaleti ayakta tutan şahitlik kurumu da sosyal hayatımızın teminatıdır. Bu ayetler, insanı adaletten ayıran ekonomik, sosyal ve psikolojik sebeplere dikkat çekerek doğrudan yargının başında bulunan ya da dolaylı olarak yargıçlara yardımcı durumunda olanların yalnız ve yalnız Allah'tan korkmaları ve Onun tesirinde kalmaları gerektiğini vurgulamıştır. Ayetlerde geçen "Allah'tan korkun", "Her durumda adil davranın", "Adalet titizlikle ayakta tutun" ve "Hislerinize uyup adaletten sapmayın" şeklindeki ifadeler, Allah'ın ahdine riayet etmenin sadakat, samimiyet ve ihlâsla iş yapmak anlamına geldiğini, bunların da adil davranmak ve Allah'tan korkmakla eş anlamlı olduğunu, İslamiyet'in asıl sırrının ihlâs ve rızâ-i İlâhî olduğunu göstermektedir.20
İhlâs ve samimiyetin, kişisel ve toplumsal olmak üzere iki boyutu vardır. Yani ihlâs ve samimiyet insanın manevî hayatının temel dinamiği sayıldığı gibi toplumun manevî hayatının da temel dinamiklerinden biridir. Bireyde ihlâs, toplumda "adaletin tecellisi" şeklinde ifadesini buluyor. Eğer bir insanda ihlâs ve samimiyet hâkim olmazsa o insanın nifak ve iki yüzlülük hastalığına yakalanmaması mümkün olmadığı gibi, toplumda her şeyin başı ve yöneticisi durumunda olan adalet tecelli etmediği takdirde kargaşanın baş göstermemesi mümkün değildir. Özellikle para ve ekonominin adaletle yönetilmediği zamanlarda, insanlara parayla her şeyin elde edilebileceği izlenimi verilmiş olur ki, bunun adı "rüşvet-i mutlaka" yönetimidir.21 Bu itibarla denebilir ki, ihlâslı insanlardan meydana gelen toplumlarda mutlaka adalet tecelli eder ve insanlar barış ve mutluluk içinde yaşarlar. Zira ihlâs ve samimiyet sayesinde gerek fert gerek toplum bazında çalışmanın, işbirliğinin ve hayatın bir anlamı vardır. İhlâssız olan, başka bir ifadeyle, iki yüzlülük hastalığına müptela olan insanlarda ve ahlaki çöküntü içerisinde olan toplumlarda dirlik ve düzen olmadığı için refah ve mutluluktan da söz edilemez. Çünkü samimiyetsiz işlerin, çalışmaların, düşüncelerin ve hayatın bir anlamı yoktur. Böyle toplumlarda her şeyin başı ve yöneticisi paradır.
Bediüzzaman ihlâsı iki açıdan ele alır. Birincisi, İslâm toplumunun dini ve manevî hayatında sorumluluk mevkiinde bulunan bir kişi veya elit bir zümre olmanın getirdiği mükellefiyet açısından ihlâsın önemine işaret eder. İhlâsın bu kısmı hüküm değeri bakımından "farz-i kifâye" derecesindedir. Bediüzzaman, bu noktada, İslâm dünyasında aktif rol oynayan "ehl-i din, eshab-ı ilim ve erbab-ı tarikat" gibi dini gruplardan ihlâslı olmalarını beklemektedir. Dini grupların birbirileriyle olan münasebetlerinde ihlâsın önemine işaret eden Bediüzzaman, ihlâssızlığın bu gruplar arasındaki ihtilafın da gerçek sebebi olduğunu vurgular. "Elim ve feci ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak bir hadise-i müthişe" olarak kabul ettiği İslâmî cemaatler arasındaki ihtilaf hastalığının yegane tedavisinin yine ihlâs ile mümkün olabileceğini dile getirir.22
İkincisi, İslâm dünyasında manevî bir şahsiyete sahip olan bir cemaatin üyesi olmanın, başka bir ifadeyle, Kur'ân hizmetkarı olmanın getirdiği sorumluluk açısından ihlâsın önemine işaret eder. İhlâsın bu kısmı daha çok "farz-ı ayn" hükmündedir. Bu anlamda ihlâslı olmak kişinin imanını, takvasını ve gerçek kurtuluşunu garanti altına alır. İhlâslı olmadığı takdirde öncelikle insanın kendisi yanar. Ancak burada hemen belirtmeliyiz ki, farz-ı kifâyenin mükellefe yüklediği sorumluluk, farz-ı aynın yüklediği sorumluluktan geri değildir. Üstelik farz-ı aynın kazası mümkün olduğu halde farz-ı kifâyenin kazası farz olarak mümkün değildir. Meselâ, sabah namazını kılmayan bir kimsenin bu hatasını kaza yoluyla telafi etmesi mümkün olduğu gibi; kaza etmediği takdirde bile vebali sadece kendisine ait olur. Farz-i kifâyede durum böyle değildir. Meselâ, cihad bir farz-i kifâyedir. Ne var ki, cihatta görev alacak olanlar görevlerini terk ettikleri takdirde İslâm toplumu yok olmakla karşı karşıya kalabilir. Bu anlamda farz-ı kifâye üyelere toplumsal bir sorumluluk yüklerken farz-ı ayn daha çok ferdi sorumluluk yüklemektedir.
Şimdi ihlâsın bu iki kısmını Bediüzzaman'ın gözüyle ayrı ayrı ele alalım:
Bir toplumda ihlâslı insan olmak, barış, yüksek ahlak, birliktelik ve mutluluk için ne kadar gerekli ise ihlâssız olmak da o denli yıkıcı ve sarsıcı sonuçlara yol açmakta, üzücü ve gayri ahlakî olaylara sebep olmaktadır. Bediüzzaman sorumlu mevkilerde olan ve toplumu dini ve manevî yönden etkileyen insanların ihlâssız olmalarının İslâm dünyasında yol açtığı toplumsal acı sonuçlara bir soruyla temas etmekte ve tedavi çarelerini de sıralamaktadır. Soru aynen şöyle:
"Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hatta ehl-i dalalet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat neden rekabetli ihtilaf ediyorlar?"
Bediüzzaman "ehl-i hamiyeti ağlattıracak bu müthiş hadisenin" pek çok sebeplerinden yedisini dile getirir. Ancak Bediüzzaman tahlillerinde bazılarının bekleyebileceği gibi kolay bir yol takip etmeyerek ehl-i ilim, ehl-i tarikat ve diğer dini grupları, aralarındaki ihtilaf ve kavga yüzünden kötüleyerek değil, fakat onların ihtilaf ve kavgalarının dini ve sosyolojik temelleri üzerinde durarak şaşırtıcı tahliller sunmakta; ehl-i gaflet ve ehl-i dalalet gruplarının da, kendi aralarında yaptıkları ittifakın hak bir temele dayanmadığını özellikle vurgular. Bediüzzaman dini grupların kendi aralarındaki ihtilaflarının sebepleri olabilecek yedi önemli nokta üzerinde duruyor:
a) Vazife-ücret dengesizliği:
Genelde İslâm'ı ve Müslümanları tenkit etmek isteyenlerin sıklıkla dile getirdikleri "Müslümanlık doğru ve gerçek bir temele dayansaydı Müslümanlar bugün bu durumda olmazlardı." şeklindeki klasik suçlamayı reddeden Bediüzzaman'a göre dini grupların ihtilafları hakikatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i dalaletin ittifakları hakperestlikten ve bir hakikate dayanmaktan ileri gelmiyor. Ona göre din adamlarının ihtilafı vazife-ücret dengesizliğinden ileri geliyor. Çünkü ehl-i dünyanın sosyal hayattaki görevleri ve bu görevler karşılığında alacakları maddî ya da manevî ücret belirlenmiş iken, din adamlarının yaptıkları dini hizmet tüm topluma yönelik olduğu için bu hizmetler karşılığında alacakları maddî ve manevî ücret tayin edilmemiştir. Bu durum, dini tebliğ ederlerken dini grupların birbirileriyle rekabet etmelerine sebep olmakta ve ihtilafa yol açmaktadır. Bu vazife-ücret dengesizliği rekabet ve ihtilaf hastalığına, dolayısıyla ihlâssızlığa sebep olmaktadır. Bediüzzaman bu hastalığın çaresinin ihlâs olduğunu vurgular. Bu noktada ihlâsın yönü şöyledir: Her şeyden önce dinî gruplar hakperestliği nefisperestliğe tercih etmek ve dini tebliğ etmenin bir görev olduğunu, bu konuda muvaffak olmak ve dini insanlara kabul ettirmenin Allah'a ait bir iş olduğunu, insanlara kabul ettirmek ve insanların teveccühlerini kazanmanın tebliğin bir parçası olmadığını bilmek mecburiyetindedirler. İhlâs ancak bu şekilde kazanılır.23
Bediüzzaman'a göre diyanet ehlini ihtilafa ve rekabete sevk eden temel sebeplerden biri de onların "hırs-ı sevap ve vazife-i uhrevîyedeki kanaatsizlikleridir. Bu sevabı ben kazanayım, bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü dinlesinler" şeklinde ifadesini bulan sevap kazanma hırsı, aslında âhiret açısından güzel bir haslet olmasına rağmen, Müslümanlar arasında rekabete yol açtığı için ihlâsı kaçırmakta, riyâ ve gösteriş kapısını açmaktadır. Bediüzzaman'a göre yanlış olan bu durum insanlarda manevî bir yara açtığı gibi, ruhî bir hastalığa da sebep olmaktadır. Bunun tedavisi de "Cenab-ı Hakk'ın rızâsının, kesret-i etba ve fazla muvaffakiyet ile değil, ihlâs ile kazanıldığı"nı bilmek ve buna inanmakla olur.24
Bediüzzaman'a göre dinî cemaat liderlerinin "herkes beni dinlesin" şeklinde bir kanaate kapılmaları yersizdir. Çünkü hak ve hakikati dinleyen sadece insanlar değildir. Kâinatın her tarafında şuur sahibi mahlûklar, ruhaniler ve melekler vardır. Çok sevap kazanmak isteyen bir kimse ihlâsı esas aldığı zaman ağzından çıkan mübarek kelimeler ihlâs ile havada canlanır, şuur sahibi kulaklara girip onları nurlandırır.25
c) Uhrevî hizmetlerde benlikten kurtulamamak:
Bediüzzaman'a göre dinî gruplardaki ihlâssızlığın ve buna bağlı olarak gelişen rekabet duygusunun en önemli sebeplerinden birisi de, diyanet ehlinin, âhirete ait ve ileriye dönük sevaplara kalben ve ruhen yöneldikleri sırada benlikten kurtulamamalarıdır. Bu önemli hastalığın ilacı "Allah için seviniz"26 prensibinden hareketle benliği bırakmak ve kim olursa olsun, hak yolda yürüyen herkesle iftihar etmektir. Hatta, benlikten kurtulabilmek için arkadaşlarına tabi olmak ve gerekirse imamlık şerefini onlara bırakmak gerekir.27
d) Güçlü bir istinat noktasına dayanmak:
Bediüzzaman'a göre diyanet ehlinin sürekli ihtilaf içinde olup ittifak edememeleri zaaftan değildir. Tersine onların ihtilafı, kamil imandan gelen güçlü bir istinat noktasının var olmasından ileri geliyor. Ehl-i dalaletin ittifak içinde hareket etmeleri ise, kalben dayanabilecekleri bir istinat noktasının bulamamasından ileri geliyor. Çünkü zayıflar ittifaka muhtaç oldukları için kuvvetle ittifak ederler. Güçlüler ise, bir araya gelmeye ve daha da güçlenmeye ihtiyaç hissetmediklerinden. ittifakları zayıf oluyor. Bu tabiatta var olan bir kanundur. Meselâ, aslanlar tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için tek başlarına gezerler. Yabani keçiler kurtlardan korunmak için bir sürü teşkil ederler. Dolayısıyla zayıfların topluluğu ve şahs-ı manevîsi güçlü olduğu gibi, güçlülerin cemiyeti ve şahs-ı manevîsi de buna göre zayıftır. Sonuç olarak ehl-i hak olan dindarlar ittifaktaki gerçek kuvveti düşünmedikleri hatta aramadıkları için zararlı bir ihtilafa düşerler. Ehl-i dalalet ise, aczleri vasıtasıyla ittifaktaki gücün faydasını hissettiklerinden bir araya gelebiliyorlar. İşte bu ihtilaf hastalığının çaresi "ihtilafa düşmeyin, sonra cesaretiniz kırılır, gücünüz de elden gider"28 ayeti ve "iyilik ve takva konusunda işbirliği yapınız"29 ayetindeki ilâhî emirleri düşünerek riyâ ve gösterişten kurtulmaya çalışmaktır.30
Bediüzzaman'a göre ehl-i hak genellikle âhirete ait faydaları düşündüğünden dünya hayatına ait meselelere yeterince eğilemiyor. Önemli bir sermaye olan vaktini bir tek meseleye harcamadığı için meslektaşlarıyla ittifakları muhkemleşmiyor. Ehl-i dünya ise yalnız ve yalnız dünya hayatını düşündüklerinden bütün hissiyatı, ruhu ve kalbiyle dünyaya ait meselelere şiddetli bir şekilde sarılır. Gerçekte beş paraya değmeyen bir cam parçasına beş lira değer verdiği gibi, beş yüz liralık vaktini de o dünyevi meseleye hasreder. Elbette bu kadar fiyat verip şiddetli hissiyat ile sarılmak batıl yolda bile olsa, samimi bir ihlâstan kaynaklandığı için muvaffakiyete ve ehl-i hakka galebe etmeye sebep olur. Bu galebe sonucunda ehl-i hak zillete, mahkûmiyete ve riyaya düşüp ihlâsı kaybeder ve ehl-i dünyaya dalkavukluk yapmaya mecbur olur. Bunun çaresi ise, birbirinin kusuruna bakmamak, ayıpları görmemek, "Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan kaçıp giderler."31 ayetinde yer alan edep prensipleriyle edeplenmek ve harici düşmana karşı dahili münakaşalara son vermektir.32
Bediüzzaman'a göre müminler ehl-i dünyadan daha şiddetli bir şekilde birbirileriyle ittifak etmekle yükümlüdürler. Çünkü yüzlerce ayet ve hadis uhuvveti, muhabbeti ve müminler arasındaki işbirliğini emrediyor. O halde müminler meslektaşları ve dindaşlarıyla, ehl-i dünyadan daha çok ittifak etmek zorundadırlar. Eğer bir mümin "Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktini sarf etmektense o çok kıymetli vaktini zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim" deyip ittifakı zayıflaştırırsa büyük bir sorumluluk altında kalır. Çünkü müminlerin ittifakına çalışmak manevî bir cihattır. Manevî cihatta ise, küçük mesele zannedilen şey bazen çok büyük olabilir.33
f) Müsabaka şartlarına riayet edememek:
Bediüzzaman'a göre ehl-i hakkın ihtilaflı rekabetleri kıskançlıktan ve dünya hırsından değil, hak yolda güzel bir haslet olan müsabaka şartlarına riayet edememektendir. Ehl-i dalalet, menfaatlerini kaçırmamak için her şartta arkadaşlarıyla ittifak edip menfaat etrafında toplanabildikleri halde dindarlar ihlâsı kaçırıp sırf Allah rızâsı için çalışmadıkları ve birbirileriyle hayırlı işlerde yarışacakları yerde kıskançlık ve haset damarıyla hareket ettikleri için Müslümanların zillet ve mağlubiyetlerine sebep olmuşlardır. Oysa dini ve uhrevî işlerdeki müsabaka şartları ile dünyevi işlerdeki müsabaka şartları aynı değildir. Meselâ, dini ve uhrevî hizmetlerde haset ve kıskançlık olamaz. Çünkü dünyada bir tek şeye çok kimseler talip olduğundan ve bu geçici dünya insanın sınırsız arzularını tatmin edemediğinden ister istemez kıskançlık ve rekabet ortamı doğuyor. İnsanlar arzu ve isteklerini tatmin edebilmek için birbirileriyle yarışırlar. Âhiret ve âhirete ait işler ise kıskançlık ve rekabet konusu olamaz. Çünkü âhirette bir tek insana beş yüz sene mesafelik bir Cennet veriliyor. Bu itibarla âhiret işlerinde kıskançlık ve rekabeti doğuracak bir yarışma söz konusu olamaz. Bediüzzaman'a göre uhrevî amellerde kıskançlık eden ya riyâkardır, amal-i saliha suretiyle dünyevi neticeleri arıyor; veyahut sadık cahildir ki, amal-i salihanın nereye baktığını bilmiyor ve a'mal-i salihanın ruhu, esası ihlâs olduğunu derk etmiyor.34
Bediüzzaman'a göre ehl-i dünya ve ehl-i gaflet hak ve hakikate istinat etmedikleri için zayıf ve zelildirler. Bu yüzden her zaman kuvvetlenmeye muhtaçtırlar. Ehl-i hak ise hak ve hakikate istinad ettikleri için her biri gittiği yolda yalnız Rabbini düşünüp tevfikine itimat ettiğinden manen kendisinde bir izzet ve arkasında büyük bir güç hisseder. Za'af hissettiği vakit yalnız Rabbine yalvarır ve Ondan medet ister. Kendi meşrebine muhalif olanlara karşı bir işbirliği ihtiyacını hissetmez. Hatta eğer kendisinde benlik varsa kendisini daima haklı ve muhalifini haksız kabul eder. Bu durum ittifak ve muhabbet yerine ihtilaf ve rekabete yol açar. Bediüzzaman'a göre bu müthiş sebebin yol açtığı vahim neticeleri önlemenin yegâne çaresi dokuz emirdir:
1- Müspet hareket etmek, yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek.
2- İslâm dairesi içinde hangi meşrepten olursa olsun medar-i muhabbet, uhuvvet ve ittifak olacak noktaları düşünüp ittifak etmek.
3- Kişi "mesleğim haktır veya daha güzeldir" diyebilir. Ancak başka mesleklerin çirkinliğini ima eden "Hak yalnız benim mesleğimdir" veya "güzel benim meşrebimdir" diyemez olan insaf düsturunu rehber edinmek.
4- Ehl-i hak ile ittifak etmenin tevfik-i ilâhînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmek.
5- Ehl-i dalalet cemaat şeklinde ve kuvvetli bir şahs-ı manevî dehasıyla hücum ettiği için, o sahs-ı manevîye karşı her türlü ferdi mukavemetin zayıf düştüğünü anlayıp ehl-i hak ile ittifaktan bir şahs-ı manevî çıkarıp hakkaniyeti muhafaza ettirmek.
6- Hakkı batılın hücumundan kurtarmak
7- Nefsini ve enâniyetini
8- Ve yanlış düşündüğü izzetini
9- Ve ehemmiyetsiz, rekabetkarane hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder.35
Dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi şudur ki, ehl-i diyanet ve ehl-i dünya açısından başarı veya başarısızlığa baktığımız zaman sıfatların ve nitelikli davranışların galip geldiğini göreceğiz. Yani güzel hasletler, yüksek ahlak ve değerli sıfatlar kimde ise o başarılı olur. Bediüzzaman, Müslümanlarda olması lazım gelen sıfatların gayri Müslimlerde olması halinde galibiyetin de yer değişeceğine işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle, kâfirdeki Müslüman bir sıfat kâfiri muvaffak kılar, aynı şekilde Müslüman'daki kâfir bir sıfat Müslümanı mağlup eder. Onun için "Hak daima üstündür"36 hadisi netice ve sıfatlar itibariyle doğrudur.37 Çünkü sıfat-ı kelamdan gelen teşri'i emirlere karşı itaat ve isyan olabileceği gibi sıfat-ı iradeden gelen tekvini emirlere karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde ceza ve mükâfat genellikle ahirette olur. İkincisinde ise, ekseriyet itibariyle dünyada galip olmak veya mağlup olmak şeklinde tecelli eder. Meselâ, sabrın mükâfâtı zaferdir, tembelliğin cezası fakirlik ve sefalettir, çalışmak ve çalışmada sebat etmenin mükafatı galebe etmek ve üstün gelmektir. Bu durumda kâfirin tekvini emirlere karşı itaatte bulunması, ona galibiyet ve üstünlük gibi bir avantaj sağlarken, Müslüman'ın aynı emirlere karşı isyan etmesi ve onları dikkate almaması Müslüman'ın mağlubiyetine yol açmıştır denebilir. Eğer bugün Müslümanlar ittifak edecekleri yerde ihtilaf ediyorlarsa başarmaları ve düşmanlarına galip gelmeleri mümkün değildir. Aynı şekilde kâfirler işlerinde ve çalışmalarında samimi bir ittifak sergiledikleri zaman galip gelirler. Bediüzzaman tüm bu açıklamalarıyla ihlâssızlığın bir hastalık ve bir ahlaki zaaf olduğuna inanır ve bu hastalığın ancak ihlâs ile tedavi edilebileceğine işaret eder.
Bediüzzaman, "âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım" dediği Nur Talebeleri için yazdığı 21. Lem'a'nın başına önemli bir not koymuştur: "Bu lem'a la'akal her on beş günde bir defa okunmalı." Bediüzzaman bu sözüyle ihlâsın "Nur Talebeleri" için ne kadar önemli olduğunu vurguladığı gibi, onların başarılarının sırrının da ihlâs olduğuna işaret etmiştir. Bediüzzaman'ın bu sözleri aslında Kur'ân'a hizmet etmeyi amaç edinen bütün İslâmî cemaatler için de geçerlidir. O, 21. Lem'a'da, insan hayatında ve özellikle uhrevî hizmetlerde gerekli olan ihlâsın dokuz temel özelliğine vurgu yapar:
1) En mühim bir esas,
2) En büyük bir kuvvet,
3) En makbul bir şefaatçi,
4) En mühim bir nokta-i istinad.
5) En kısa bir tarik-i hakikat
7) En makbul bir dua-i manevî
8) En kerametli bir vesile-i makasıd
9) En yüksek bir haslet ve en sâfî bir ubudiyet
Bediüzzaman'a göre bu kadar önemli olan ihlâsın iki önemli ayağı vardır: Birincisi, amelde rızâ-i İlâhîyi gözetmek, ikincisi ise, kardeşlik hukukuna riayet etmektir. Bediüzzaman, ihlâsı kazanmak, ihlâsın engellerini aşmak ve onu muhafaza etmek amacıyla Nur Talebeleri için ikisi kardeşlik hukukunu muhafaza etmekle alakalı, birisi amelde rızâ-i İlâhîyi gözetmekle ilgili, bir diğeri de ihlâsın ve doğru olmanın gücüyle alakalı olmak üzere dört düstur ortaya koymuştur.
a) Birinci Düstur: Hizmet-i Kur'âniyede bulunanları tenkid etmemek:
Bediüzzaman, Hz. Peygamber'in "müminler bir ceset gibidir"38 hadisinden hareketle hizmet-i Kur'âniyede bulunanların topluluğunu, tek bir vücut kabul ederek bir insanın vücuduna ya da bir fabrikaya benzetmektedir. Bir insanın azaları birbirine rekabet etmediği ve bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabet edercesine uğraşmadığı gibi, Kur'ân hizmetinde bulunanların da birbirileriyle rekabet ederek uğraşmaları doğru değildir. Aksi takdirde insan vücudu vücut olmaktan çıkacağı, fabrika da sonuçsuz ve lüzumsuz kalacağı gibi, Kur'ân hizmetinde bulunanlar da ihlâsın verdiği manevî kuvvetten yoksun kalarak dağılırlar. Hatta Bediüzzaman'a göre hakiki ihlâsın gereği, kendisine rakip olabilecek bir kardeşi hakkında kardeşlik hislerini besleyerek onun üstünlüğüyle iftihar etmektir. Bu hususla alakalı olarak şöyle der: "Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizin dışındaki dairede çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorsam, siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta her biriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz."39
Dostluğun, kardeşliğin ve arkadaşlığın hizmet-i Kur'âniyedeki önemine işaret eden Bediüzzaman, Kur'ân hizmetinde bulunanların kendi arkadaşlarının faziletleriyle iftihar etmeleri ve onların şerefleriyle şereflenmeleri gerektiğini ifade eder. Ehl-i tasavvufun Hz. Peygamber'in veya şeyhin sevgisini temel alan "fenafi'r-Resul ve fena fi'ş-şeyh" şeklindeki düsturlarına bağlı olmalarına karşılık Kur'ân hizmetinde bulunanların, kardeş sevgisini esas alan "fenafi'l-ihvan" düsturuna bağlı olmalarının daha doğru olacağını düşünen Bediüzzaman "fena fi'l-ihvan" düsturunu şöyle izah eder: "Yani kendi hissiyat-i nefsaniyesini unutup kardeşlerinin meziyetleri ve hisleriyle fikren yaşamaktır."40
c) Üçüncü Düstur: Amelde rızâ-i İlâhîyi gözetmek:u
Bediüzzaman, bu düsturu açıklarken hizmet arkadaşlarına özetle şöyle der: "Amelinizde rızâ-ı İlâhî olmalı. Eğer ameli dolayısıyla Allah bir insandan razı olursa bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur. Eğer insanın amelini Allah kabul ederse, bütün halk reddetse tesiri yoktur. Allah râzı olduktan ve kabul ettikten sonra isterse ve hikmeti iktiza ederse halka da kabul ettirir, onları da râzı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya ve yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızâsını esas maksat yapmak gerektir"41 Çünkü O'na göre amelin (ibadetin) ruhu ihlâs olduğu gibi42 ibadetin kabul edilebilmesinin tek şartı da yine ihlâstır.43 Hatta Kur'ân'da "imanınızda ihlâslı olun" yerine "iman edin" cümlesinin kullanılması ihlâslı olmayan imanın zaten iman sayılamayacağına işaret etmektedir.44
Bediüzzaman, bu konuda en çok korkulan şeyin hizmet-i imaniye esnasında insanların rızasını gizli de olsa talep etmeye çalışmaktır. Bir çok mektubunda bu konuya temas etmekte ve talebelerini bu konuda uyarmaktadır. Hatta kendisine övgü yağdıran bir çok mektubu, sırf Allah rızâsına aykırı olmasın diye ya reddediyor, ya Risale-i Nur adına kabul ediyor veyahut üzerine bazı notlar düşerek düzeltmeye çalışıyor. "Lütfi'nin arkadaşı Zeki" olarak imzasını atan bir talebesinin kendisine yazdığı bir mektubunda, "Aziz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin ve siz destanlarda geziniz" şeklinde bir ifadeye yer vermesi üzerine Bediüzzaman'ın şu notunu görüyoruz: "Bu kardeşimin bu hissine iştirak etmiyorum. Rızâ-i İlâhî kafidir. Eğer O yar ise her şey yardır. Eğer O yar değilse bütün dünya alkışlasa beş paraya değmez. İnsanların takdiri, istihsanı eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetini izale eder."45
d) Dördüncü Düstur: İhlâstaki manevî gücü fark etmek:
Bediüzzaman bu düsturu açıklarken "Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz." diyerek konunun önemine işaret eder. Ona göre ihlâslı olmak ya da haklı bir konumda olmak bizatihi insana güç kazandıran bir durumdur. İhlâsın insana ve topluma bu kadar güç kazandırmasındandır ki, haksızlar bile haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.46 Çünkü başarı ve galibiyet için vasıflar ve vesileler önemlidir. Başka bir ifadeyle, bir kâfirde bulunan Müslüman bir sıfat, Müslüman'daki gayri meşru sıfatına galip gelir, neticede Müslüman değil, kâfir başarılı olur.47
Bediüzzaman ihlâsta bulunan güç ve kuvvete kendi hizmetini örnek vererek, yüz hatta bin misli fazla yardımcılara rağmen 20 yılda İstanbul'da ve kendi memleketi olan Van'da yaptığı dini ve ilmi hizmetin yüz mislinin Barla'da 7-8 yılda gerçekleştiğini ifade eder ve şöyle der: "... Burada (Barla'da) ben yalnız, garip, yarım ümmi ve insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmet yüz derece eski hizmetten daha fazla muvaffakiyeti gösteren manevî kuvvet sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyyen şüphem kalmadı."
Bediüzzaman'a göre Allah da ihlâs sahiplerine özel bir önem atfetmektedir. Adeta insanlardaki ihlâs gücü Allah'ın merhametini celbetmeye vesile oluyor, denilebilir. Bu manada birçok yerde kendisinin ve Risale-i Nur Talebelerinin "istihdam edildiğinden" söz ederek, ihlâs ve sadakat sahibi olanların Allah tarafından istihdam edildiklerini dile getirir. Süleyman adında kendisine hizmet eden bir talebesinin yaptığı hizmet karşılığında maddî hiç bir şey kabul etmediğine dikkat çeken Bediüzzaman, o talebenin, hizmetini safi, halis ve lillah için yapmasından dolayı Allah tarafından istihdam edildiğini söyler.48
Kur'ân-ı Kerim'de sabırlı yüz adamın bin insana bedel olduğu, başka bir ifadeyle sabırlı bir tek adamın on adam kuvvetinde olduğu49 ifade edilmekle birlikte Bediüzzaman "Bazen bir adamın ihlâsı 20 adam kadar fayda verir"50 diyerek ihlâsın verdiği kuvveti bir misalle izah ediyor ve özetle şöyle diyor:
"Dört kere dört ayrı ayrı yazılsa on altı eder. Eğer sayısal değerleri itibariyle bir çizgi üstünde omuz omuza verseler dört bin dört yüz kırk dört değerinde olur. Aynı şekilde Kur'ân'a hizmet eden dört fedakar insanın manevî gücünün dört bin kişinin gücünü aştığı pek çok tarihi vaka ile sabittir."51 Bediüzzaman uhuvvetin ve iman kardeşliğinin yol açtığı hem matematiksel, hem manevî gücün sırrını şöyle izah eder: "Hakiki ve samimi bir ittifakta her bir fert sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Sanki on hakiki müttehit adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor ve yirmi elle çalışıyor." Hatta O'na göre samimi bir dayanışma korkulara ve ölüme karşı bile önemli bir siperdir. Çünkü ölüm gelse bir ruhu alır. Ama sırr-ı uhuvvetle, rızây-ı İlâhî yolunda ve uhrevî işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, "Diğer ruhlarım sağ kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayat idame ettirdiklerinden ben ölmüyorum" der ve ölümü gülerek karşılar.52
Bediüzzaman yukarıda anlatılan ihlâs düsturlarına çok önem atfeder. Hatta Nur Talebelerini sarsmak ve onları meşrep ve fikir ihtilafıyla birbirine düşürmek için üç adamın tayin edildiğine dikkat çekerek, bu planı bertaraf etmenin tek çaresinin ihlâs düsturlarına sarılmak olduğunu vurgular ve özetle şöyle der: "Bizler, imkan dairesinde bütün kuvvetimizle lem'a-i ihlâsın düsturlarını ve hakiki ihlâsın sırrını mabeynimizde istimal etmek vücup derecesine çıkmıştır. Bizler lüzum olsa birbirimize ruhumuzu feda etmeye hazır olmalıyız."53
C- İhlâsın Muhafazası
Bediüzzaman ihlâsı kazanmanın ve onu muhafaza etmenin gerekliliği hususunda bir çok noktaya temas etmiştir. Ona göre bazı sebepler insanı daha çok ihlâslı olmaya sevk ettiği gibi ihlâsın muhafazasını da sağlamaktadır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür.
1- Rabıta-i Mevt
Bediüzzaman ihlâsı kazanmanın ve onu muhafaza etmenin en önemli vesilelerinden birisinin rabıta-i mevt (ölümü düşünmek) olduğunu ifade eder. Ona göre ihlâsı zedeleyen, insanı dünyaya ve riyâya sevk eden "tul-i emel" (hiç ölmeyecekmiş gibi uzun yaşama ümidi) olduğu gibi, riyâdan nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran da rabıta-i mevttir. Yani ölümü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülahaza edip nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Bediüzzaman "Her nefis ölümü tadacaktır"54 ve "Muhakkak ki, sen de öleceksin onlar da öleceklerdir"55 ayetlerine ve "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz"56 hadisine dayanarak ölüm düşüncesinin ihlâsı muhafaza etmenin en büyük vesilesi olacağını söyleyerek, gaflet ve alışkanlık perdelerini insanın gözünden kaldıran şu ilginç misali zikreder: "Evet insan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür, daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-i etemme yol açar."57
2- Tefekkür-Huzur
Bediüzzaman'a göre, insan tahkikî iman kuvvetiyle ve tefekkür-ü imanîden gelen parıltılarla bir nevi huzur bulabileceğini ve bu imanî tefekkür sayesinde Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğunu düşünerek Ondan başkasının teveccühünü aramanın, Onun huzurunda başkasına bakıp ondan medet istemenin o huzurun edebine aykırı olacağını düşünür, riyâdan kurtulur ve ihlâsı kazanır.58
Bediüzzaman Kur'ân hizmetkarlarının, Kur'ân hizmetinde temel bir kural olan "müspet hareket" prensibine bağlı oldukları için, her olayı hayra yorma ve her şeyde kader-i İlâhînin olumlu bir cilvesini görmek istidadında olduklarını ifade eder. Kendi ifadesiyle, "Risâle-i Nur'un meslek-i esası ihlâs-i tam ve terk-i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde baki lezzetleri hissedip aramak ve fani aynı lezzet-i sefihanede elemleri... göstermektir."59 Ona göre her hadisede iki sebep vardır. Birisi zahiridir ki, insanlar buna göre hükmedip çok defa zulmederler. Birisi de hakikattir ki, kader-i İlâhî ona göre hükmeder. Meselâ, bir adam yapmadığı bir hırsızlık suçu ile zulmen hapse atılır; fakat gizli bir cinayetine binaen kader-i İlâhî hapsine hüküm verir. Beşer zulmeder, kader adalet eder.60
Bediüzzaman yaklaşık on ay süren Denizli hapsini bir musibet olarak kabul eder; ancak bu musibetin elması cam parçalarından, sadık ve fedakar insanları tereddütlü ve sebatsızlardan, halis ve muhlisleri benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayırdığına dikkat çekerek hapis musibetiyle imtihan olmanın iki önemli neticesini şöyle zikreder: "Birisi, zulm-u beşer, ehl-i dünyaya ve siyaset evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalade bir hizmet-i diniyeye yol açtı. İkincisi, kader-i İlâhî birbirini çok seven fakat görüşmek imkanına sahip olmayan kardeşleri bir meclise getirdi; zahmetleri ibadete ve zayiatları sadakaya çevirdi."61 Hatta Bediüzzaman Denizli hapsinden arkadaşlarına yazdığı bir mektubunda, "Bu işkence neden oluyor, hizmetimize ne faydası vardır?" diye kendi kendine bir soru sormuş, daha sonra bu soruya cevap meyanında "zahmet içinde rahmet vardır" düşüncesinden hareketle şunları yazmıştır: "Birden bu sabah kalbe geldi ki, sizin bu şiddetli imtihana girmeniz ve altın mı, bakır mı diye mihenge vurularak her bakımdan insafsızca tecrübe edilmeniz hizmetiniz için gereklidir. Çünkü böyle bir imtihan meydanında herkes anladı ki, bu hizmette hiç bir hile, hiç bir garaz, hiç bir enaniyet, dünyevi ya da uhrevî hiç bir şahsi menfaat yoktur."62
Görülüyor ki, Bediüzzaman, "zahmet içinde rahmet vardır" kaidesinden hareket ederek ve her olayda kaderin adalet yönünü düşünme yönündeki iyimser ve hoşgörülü karakteriyle beşer zulmünün Kur'ân hizmetkârlarını ihlâsa ve samimiyete sevk edip riyadan kurtardığına inanmaktadır.
Bediüzzaman sık sık ihlâslı olmanın kolay olmadığını vurgulayarak bu konuda bazı ipuçlarına ve alametlere temas etmektedir. Şöyle ki:
1- Sebat ve Metanet
Bediüzzaman birçok mektubunda Kur'ân hizmetinde ihlas-ı tammeden sonra en büyük esasın sebat ve metanet olduğunu ifade eder.63 Davaya bağlılık ve deyim yerindeyse, bulunduğu mevziyi terk etmemek anlamına gelen sebat ve metanet ihlâslı olmanın bir alameti olduğunu söylemek mümkündür. Ona göre Nur hizmetinin verdiği manevî büyük neticelere karşılık, Risale-i Nur da hizmetkârlardan sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet istemektedir. Bediüzzaman "Isparta Kahramanları" dediği ilk talebelerini örnek göstererek onların gösterdikleri harikaların ve cihan değerindeki Nur hizmetinin esasının onların harika sadakatleri ve fevkalade metanetleri olduğu ifade ederek şöyle der: "Bu metanetin birinci sebebi kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir, ikinci sebebi cesaret-i fitriyedir."64
2- Sadakat
Bediüzzaman'a göre ihlâsın önemli alametlerinden birisi de sadakattir. O, "sadakat ve ihlâsın dahi velayet gibi kerametleri vardır"65 diyerek sadakat ve ihlâsın insanın manevî hayatındaki yerine ve gücüne işaret etmektedir. Bediüzzaman bir çok mektubunda Nur Talebelerinin "iman ve sadakat şartıyla"66 kendi dualarında dahil olduklarını özellikle vurgular ve sadakatin ihlâsın en büyük alametlerinden biri olduğunu ifade eder. Hatta ahirzamanda gelecek olan zatın (Mehdi'nin) en önemli üç vazifesinden söz ederken bu üç vazifenin en büyüğü ve en ehemmiyetlisinin iman-ı tahkikiyi neşretmek ve ehl-i imanı dalaletten kurtarmak olduğunu ifade ettikten sonra "ancak bu vazife maddî kuvvetle değil, kuvvetli bir itikad ve ihlâs ve sadakatle yapılır" demektedir.67 Şu halde sadakat ihlâsın en önemli alametlerinden birisidir, denilebilir. Çünkü sadakat olmadan ihlâstan söz etmek de mümkün değildir.
3- Muvaffakiyeti ve Hayırlı Neticeleri Öncelikli Hedef Yapmamak
Bediüzzaman ihlâsın alameti olarak Kur'ân hizmetkârlarının yaptığı işin karşılığında maddî ya da manevî hiç bir makamı talep etmemeleri, Allah'a ait olan muvaffakiyet ve hayırlı neticeleri de beklememeleri gerektiğine dikkat çekerek özetle şöyle der: "Biz vazifemiz olan iman hizmetini ihlâsla yapmaya çalışmalıyız. Muvaffakiyet ve hayırlı neticeleri beklemek yönünde Allah'ın işine karışmamalıyız."68 Ona göre Nur Talebeleri, "en hayırlı iş en zahmetli olanıdır" kaidesinden hareketle hapishanedeki sıkıntılara şükretmeli, hatta bu sıkıntılara, amellerinin Allah tarafından kabul edildiğinin bir işareti olarak bakmalıdırlar."69
Kuşkusuz ihlâsı kazanmak kadar onu muhafaza etmek ve kırılmasına engel olmak da çok önemlidir. Bu itibarla Bediüzzaman ihlâsın nasıl ve hangi hallerde kırılabileceğine işaret etmiştir. Şöyle ki:
1- Kendini Methetmek
Bunun zıddı tevazudur. Mütevazı bir insan kendisini methetmeyeceği gibi başkasının kendisini methetmesinden de hoşlanmaz. Bu yüzden Bediüzzaman bir insanın kendisini methetmesinin ihlâsı kıracağına inanır. "Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez"70 ayetinden ve benzeri birçok ayetten hareketle kendi nefsini seven ve kendini beğenen insanın başkalarını samimi olarak sevmeyeceğini, sürekli bir şekilde kendini beğendirmeye çalışacağını, mübalağa ve yalanlarla kendi nefsini daima meth, hatta takdis edeceğini ve sonuçta uhrevî amellerde ihlâsı kaybedeceğini ifade eder.71 Bediüzzaman toplumda imanın kuvvetlenmesi için hakikati hiçbir şeye feda etmeyen ve nefsine hiçbir hisse vermeyen insanların bulunması gerektiğine dikkat çeker.72
Bediüzzaman kendi eseri olan Risale-i Nur'un neşredilmesinin ve bütün dünyaca tanınıp bilinmesinin nefsine verebileceği memnuniyetin enâniyete yol açacağı ve ihlâsı kıracağı ihtimaline binaen hiç bir müellifin cesaret edemediği bir itirafta bulunmuştur. Buna göre Risale-i Nur kendi eseri ve malı değil, Risale-i Nur Kur'ân'ın malıdır. Şu sözler onundur: "Bunu katiyyen ilan ediyorum ki, Risâle-i Nur Kur'ân'ın malıdır. Benim ne haddim var ki, ona sahip olayım; ta ki, kusurlarım ona sirayet etsin. Belki ben o nurun kusurlu bir hadimi ve o elmas mücevherat dükkanının bir dellalıyım. Benim karmakarışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunmaz."73
Bediüzzaman, Risale-i Nur'un verdiği dersin, ihlâs hakikati, enâniyeti terk etmek ve daima kendini kusurlu bilmek olduğunu vurgulayarak, kusurların birer akrep gibi insanın boynuna dolandığını, bu kusurları iyi niyetle haber verenlere minnettar olmak gerektiğini dile getirir.74 Ancak Bediüzzaman kusurları haber verirken iyi niyetin ve her zaman iyimser düşünmenin önemine işaret ederek şöyle der: "Bizler kusurumuzu görene ve bize bildirene -fakat hakikat olmak şartıyla- minnettar oluyoruz, 'Allah râzı olsun' deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa nasıl memnun oluruz; aynı şekilde kusurumuzu -fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalalete yardım etmemek kaydıyla- kabul edip minnettar oluyoruz."75 Çünkü Risale-i Nur mesleğinin esası "mahviyet, ihlâs ve terk-i enaniyettir."76
Bediüzzaman, kendisini methetmek isteyen bazı Nur Talebelerine yazdığı mektupta, şan ve şereften, kendine güvenmek ve şahsını beğendirmekten ürktüğünü, kendisine karşı yapılan övgülerden asla hoşlanmadığını açıkça ifade ederek şöyle der: "İki ihlâs lem'ası ve mesleğimizin ihlâs, uhuvvet ve hillet esasları bu tarz medihlere müsaade etmez."77 Nefsin çok gizli desiseleri bulunduğunu, insanın vakar perdesi altında kendini büyük göstermek için benliğin zararlı ve fani zevklerini arayabileceğini, bunun ise sırr-ı ihlâsa aykırı olduğunu açıkça belirtir.78
Bediüzzaman, kendisine sık sık övgüler dolu mektuplar yazan talebelerinin bir kısım mektuplarını kabul etmesi üzerine Afyon mahkemesi tarafından "Neden senin talebelerin seni methediyorlar?" diye suçlanmak istemiştir. Bediüzzaman bu suçlamaya karşı yazdığı müdafaasında, talebelerin hüsn-ü zanlarını ve samimi medihlerini bütünüyle reddetmenin onların hatırlarını kırıp Nurlara bir ihanet ve adavet hükmüne geçeceğini, o elmas kalemli ve altın kalpli yardımcıları kaçırmamak için onların medh-ü senalarını asıl mal sahibi ve Kur'ân'ın manevî bir mucizesi olan Risale-i Nur'a çevirdiğini beyan ederek şöyle der: "Acaba hiç bir kanun müstenkif ve razı olmayan bir adamı başkalarının onu methetmesiyle suçlu yapar mı ki, kanun namına hareket eden resmi memur beni suçlu yapıyor?"79
2- Makamlar
Bediüzzaman, maddî veya manevî makamların ihlâsı kırabileceğini, kendisinden örnek vererek ihlâsın kırılmaması için siyasetten ve siyaset kokan maddî ve manevî bütün mertebelerden kaçtığını açıkça ifade eder.80 Afyon mahkemesine yazdığı müdafaasında, elinden geldiği kadar nefs-i emmaresini hodfüruşluktan (kendini satmaktan) menetmeye çalıştığını, kendisine hüsn-ü zan eden talebelerinin hatırlarını yüz kere kırdığını, defalarca "Ben mal sahibi değilim, Kur'ân'ın mücevherat dükkanının biçare bir dellalıyım" dediğini söyledikten sonra özetle şunları kaydeder: "Ben değil dünyevi makamları, şan ve şerefi şahsıma kazandırmak, hatta manevî büyük makamlar bana verilse bile, hizmetteki ihlâsıma zarar gelmesin diye o makamları korkarak da olsa reddetmeye karar verdim."81
Bediüzzaman, hiç bir zaman benlik, şahsiyet, şahsi makamları arzu etmek, şan ve şeref kazanmanın Risale-i Nur mesleğinde bulunmadığını, Nur'daki ihlâsı bozmamak için manevî makamların verilmesi halinde bile o makamları bırakmak zorunda olduğunu ifade eder.82 Hatta ilk kez onda gördüğümüz bir fedakârlık biçiminden de söz etmek gerekir. Bediüzzaman, sadece maddî ve manevî makamları değil, aynı zamanda uhrevî makamları bile Kur'ân hizmeti için terk ettiğini dile getiren belki de ilk mümindir. Talebelerinin "Neden haklı olarak sana verdiğimiz manevî makamları şiddet ve hiddetle reddediyorsun?" şeklindeki sorularına özetle şöyle cevap veriyor: "Nasıl ki, ehl-i hamiyet bir insan, dostlarının hayatını kurtarmak için kendini feda eder, öyle de ehl-i imanın ebedi hayatını tehlikeli düşmanlardan korumak için lüzum olsa -hem lüzum var- değil yalnız layık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye hazırım."83
Bediüzzaman'a göre enâniyet çağı olan bu çağımızda büyük makamlar her şeyi kendisine tabi kılar. Hatta dünyevi makamlar için mukaddesatı dahi feda ettirir. Bir adama manevî bir makam verildiği zaman, halkın nazarında kendini muhafaza etmek ve o makama kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini o makama basamak ve vesile yapar. Böyle bir durumda olan bir kimsenin ihlâsı korumasının mümkün olamayacağını ifade eden Bediüzzaman şöyle der: "Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. ... Kemiyet keyfiyete nispeten ehemmiyetsiz olduğundan halis bir hadim olarak hakikât-i ihlâs ile, her şeyin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermeyi, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşat etmekten daha ehemmiyetli görüyorum."84
Bediüzzaman'ın, "Neden Nur Talebelerinin evliyalar gibi manevî zevkler ve maddî kerametlere mazhariyetleri görünmüyor?" şeklindeki bir soruya verdiği cevap maddî ya da manevî makamların ihlâsı nasıl bozduğunu açıkça ifade etmektedir: "Sebebi sırr-ı ihlâstır. Çünkü dünyada muvakkat zevkler ve kerametler, tam nefsini mağlup etmeyen insanlara bir maksat olup uhrevî ameline bir sebep teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü amel-i uhrevî ile dünyevi maksatlar, zevkler aranmaz; aransa sırr-ı ihlâsı bozar."85
3- Maddî Menfaat
Bediüzzaman "Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin"86 ayetine dayanarak, maddî menfaatten kaynaklanan rekabetin ihlâsı kırdığını ifade eder. Ona göre bu millet hakikat ve âhiret için çalışanlara, onların uhrevî hizmetlerine iştirak etmek niyetiyle, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım etmiştir. Fakat bu menfaat kalben dahi olsa istenilmemelidir. Eğer istenilse ihlâsı zedeler. Kur'ân'a hizmet eden bir kimse, maddî menfaati kalben arzu edip beklenti içinde kaldığı zaman, onu başkasına kaptırmamak için hizmet arkadaşına karşı duyduğu kutsiyeti de kaybolur.87
4- Şöhretperestlik:
Bediüzzaman, şöhretperestliğin, şan ve şeref perdesi altında insanlara hoş görünmenin ve onların teveccühünü kazanmanın ve insanların nazar-ı dikkati kendine celbetmenin enâniyeti okşadığını ve nefs-i emmareye bir makam verdiğini ifade ederek bunun önemli bir ruhi hastalık olduğunu, hatta bu durumun "şirk-i hafi" (gizli şirk) denilen riyâkarlığa bir kapı açtığını ve ihlâsı zedelediğini söyler. Bediüzzaman, bu durumun Nur mesleğine bütünüyle aykırı olduğuna ve Nur mesleğinin uhuvvet mesleği olduğuna dikkat çekerek şöyle der: "Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir, o büyük şeref-i manevîyi şahsi, cüz'i bir şerefe ve şöhrete feda etmek Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim."88 Ona göre Risale-i Nur şarkirtlerinin kalbi, aklı ve ruhu böyle aşağı, zararlı ve süfli şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmare bulunduğu için ihtiyatlı davranmak gerekir. Risale-i Nur'un mesleği şeyhlik olsaydı makam bir olur ve o makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Fakat Risale-i Nurun mesleği uhuvvettir. Uhuvvetteki makam geniştir; kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Olsa olsa kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.89
Bediüzzaman "Onlar dünya hayatını seve seve âhiret hayatına tercih ederler."90 ayetinden hareketle, 20. asrın, hayat şartlarını ağırlaştırması ve zaruri olmayan ihtiyaçları zaruri ihtiyaçlar seviyesine çıkarmasıyla Müslümanlara dünya hayatını âhiret hayatına bilerek tercih ettiren bir asır olduğunu ifade eder. Bediüzzaman bizzat yaşadığı bir olaydan söz ederek dünya hayatında muvaffak olsun ve işi rast gelsin diye diyaneti seven ve dini yaşayan bazı zatların kendisiyle alaka kurduklarını, hatta tarikatı bile keşif ve keramet için istediklerini, böyle kimselerin dini vazifelerin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir basamak ve dirsek yaptıklarını söyleyerek özetle şöyle der: "Oysa bunlar bilmiyorlar ki, uhrevî saadet gibi dünya saadetine sebep olan dini hakikatlerin dünyevi faydaları sadece tercih edici ve teşvik edici olabilirler. Eğer illet derecesine çıksa ve hayırlı bir işin yapmasına sebep ve fayda olsa, o ameli iptal eder, en azından ihlâsı kırılır, sevabı kaçar."91
Bediüzzaman, bu noktadan hareketle salih amelin ücretini bu dünyada beklemenin ihlâsa zarar verdiğini söyler. Kendisine, "Ben adam olamıyorum, gittikçe fenalaşıyorum ve manevî hizmetlerimin neticelerini göremiyorum" şeklinde mektup yazıp yardım isteyen birisine özetle şu cevabı veriyor: "Bu dünya darü'l-hizmettir, ücret almak yeri değildir. Salih amellerin ücretleri, meyveleri, nurları berzahta ve âhirettedir. O baki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tabi etmek demektir. Bu şekilde bir amel-i salihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse teşvik için verildiğini düşünüp şükreder."92
Bediüzzaman kesin ve net bir dille Risale-i Nur'un dünya işlerine alet edilemeyeceğini söyler. Çünkü Risale-i Nur önemli bir tefekkürî ibadet olması hasebiyle dünyevi maksatlara alet edilmez. Alet edilse ihlâsı kırar. Bediüzzaman, kudsi hizmetleri dünyaya alet edenleri, kavga ederken Ku'an'ı kendisine siper yapan çocuklara benzetmektedir. Başına gelecek darbeleri önlemek için Kur'ân'ı başına koyan kavgacı çocuk misali, "Risale-i Nur muannit hasımlara karşı siper edilemez."93 der.
6- Havf ve Tamah
Bediüzzaman'a göre insanda bulunan en önemli hislerden birisi korku damarıdır. Dessas zalimler bu korku damarından çok istifade ediyorlar ve onunla korkakları gemlendiriyorlar. Çok ehemmiyetsiz evhamla çok ehemmiyetli şeyleri onlara feda ettiriyorlar. Halbuki, ona göre Cenab-ı Allah korku damarını hayatı tahrip etmek için değil, hayatı korumak için vermiştir. Eğer insan her şeyden korkacak hale gelirse hayat yaşanmaz bir hal alabilir. Bediüzzaman korku damarının ihlâsın kaybolmasına yol açtığı münasebetiyle talebelerine şöyle der: "İşte ey kardeşlerim, eğer ehl-i ilhadın dalkavukları sizi korkutarak kudsi cihad-i manevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler onlara deyiniz ki, biz hizbü'l-Kur'ânız 'Şüphesiz Kur'ân'ı biz indirdik ve onun koruyucusu da biziz'94 ayetinin sırrıyla Kur'ân'ın kalesindeyiz. 'Hasbünallahu ve nime'l-vekil' etrafımızı çevirmiş muhkem bir surdur."95
Kuşkusuz insanın önünde bekleyen önemli tuzaklardan birisi de tamahtır. Bunu "derd-i maişet" ya da "hırs" olarak da ifade etmek mümkündür. Rızkın mahlûkat arasındaki ilâhî taksimatını anlamayan insan genellikle rızkından endişe etmeye başlar. Bu da, insanın rızk arama çabasında hırs ve tamah göstermesine sebep olur. İhlâsı kıran, uhrevî amelleri zedeleyen ve insanı riyâya sevk eden en önemli faktörlerden birisinin de hırs olduğunu ifade eden Bediüzzaman'a göre, hırs ve tamah insanı riyâkarane bir vaziyete sokar. Çünkü ehl-i takvanın hırsı varsa insanların teveccühünü ister. İnsanların teveccühünü isteyen bir kimse ise tam ihlâsı elde edemez.96 Bediüzzaman'a göre hırs ve tamahın ilacı iktisat, kanaat, tevekkül ve kısmetine rızâdır.97 Çünkü hırs ihlâsı kırdığı gibi kanaat da ihlâsın kapısını açmaktadır.98
Bediüzzaman, "derd-i maişetin" bir zaruret olarak kabul edildiğine dikkat çekerek, ancak buna iktisat ve kanaatle karşı koymak gerektiğini söyler. Zaruret derecesine düşen bir kimsenin zekâtı kabul edebileceğini, ancak bunu hırs ve tamah şeklinde ve lisan-ı hal ile istememek gerektiğini ifade eder.99 Tamah ve maaş yüzünden bid'alara giren ve bu yüzden ihlâsı kaybeden âlimlerin Hz. Ali tarafından tokatlandığına dikkat çeken Bediüzzaman Emirdağ'ında bulunduğu sıralarda kendisine maaş teklif eden hükümetin teklifini reddettikten sonra durumu talebelerine bildirir ve özetle şöyle der: "Eğer kabul etsem yetmiş senelik hayatım gücenecek ve bu ahirzamandan haber verip tamah ve maaş yüzünden bid'alara giren ve ihlâsı kaybeden âlimleri tokatlayan Hz. Ali (ra) dahi benden küsecek ihtimali var ve Risale-i Nur'un hakiki ve safi olan ihlâsı beni de ihlâssızlıkla itham etmek ciheti var."100
İnsanın en zayıf damarının derd-i maişet ve tamah olduğunu ifade eden Bediüzzaman, ehl-i dünyanın bu damardan istifade ederek kendisini çürütmek istediklerini, ancak muvaffak olamadıklarını anlatırken: "Nihayetinde o zayıf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki, onların mukaddesatlarını dahi feda ettikleri dünya malı nazarımızda hiç ehemmiyeti yoktur"101 diyerek, esasen ihlâs niyetini ihlal eden ve içinde garaz ihtiva eden unsurları barındıran neseb (hanedanlık), nesil (soy-sop), tamah ve havf (korku) ile hiç tanışmadığını dile getirir102 ve talebelerinin kendisini örnek almasını tavsiye eder.
Allah insanla sözleşme akdetmiştir. İnsanın başıboş bırakılmayacağından söz eden bir çok ayet-i kerime,103 insanın dünyaya gönderilirken sözleşmeden doğan çok ağır bir sorumluluğun altında olduğunu ve bu sorumluluğun gereği olarak Allah'a iman ve O'na ibadet etmekle mükellef olduğunu gösterdiği gibi, "Yalnız benden korkunuz",104 "Her durumda adil davranın"105 ve "Hislerinize uyup adaletten sapmayın"106 gibi ayetler de Allah'ın ahdine riayet etmemin sadakat, samimiyet ve ihlâsla iş yapmak anlamına geldiğini, ihlâsın, "Allah'tan korkmak" ve "Her durumda adil davranmakla" eşanlamlı olduğunu göstermektedir.
İslamiyet’in esas sırrının ihlâs olduğunu kabul eden Bediüzzaman'a göre, yaratılışın en önemli neticesi ve hilkatin en yüksek gayesi olan marifetullahın (Allah'ı hakkıyla tanımanın), ibadetin ve amel-i salihin ruhu da ihlâstır. Ona göre ihlâsta o kadar önemli bir güç vardır ki, haksızlar bile şer işlerinde gösterdikleri ihlâstan dolayı muvaffak olmaktadırlar. Hakiki bir validelik şefkatini taşıyan kadınların ihlâsta ve kahramanlıkta erkeklerin çok ilerisinde olduklarına dikkat çeken Bediüzzaman107 "her olayın iyi tarafına bakmak gerekir" prensibinden hareketle beşer zulmünün arkasında kaderin bir cilvesi bulunduğunu ve insanı ihlâsa sevk ettiğini ifade eder.
Gerçek ihlâsın elde edilebilmesi ve güzel ahlakın zirvesine ulaşabilmek için hakikatin (dinin) hiç bir şeye feda edilmemesi ve insanın kendi nefsine hiç bir hisse tanımaması gerektiğini savunan Bediüzzaman'a göre, insan kendi vazifesini Allah'ın vazifesiyle karıştırmamalıdır. Zira muvaffak etmek ve hayırlı neticeleri ihsan etmek Allah'ın işidir. Dünyevi veya uhrevî işlerde birbirine rekabet etmenin ihlâsı zedelediğine işaret eden Bediüzzaman, kendisine rakip olabilecek bir mümin kardeşi hakkında kardeşlik hissini öne çıkarmanın gerçek ihlâsın bir gereği olduğunu ifade eder.
Risale-i Nur dairesine ihlâsla girenlerin ulvi ve külli bir ubudiyete ve yüksek bir ahlaka sahip olduklarına, "iştirak-i amal" kaidesiyle kazançlarının külli olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman, ihlâs kuvvetinden sonra en büyük kuvvetlerinin iştirak-i amal-i uhrevîye (ahirete ait işlerde ortaklık yapmak) olduğunu ifade eder.108 İhlâs sırrının insanı siyasetten, maddî ve manevî bütün makamlardan, hatta uhrevî lezzetlerden dahi vazgeçirdiğini söyleyen Bediüzzaman, velayet yollarının en mühim esasının109 ve tarikat şeyhlerinin asıl mesleğinin yine ihlâs olduğunu,110 Müslüman'ın hayatında ihlâsın önemli bir esas olduğunu açıkça dile getirir. Risale-i Nur'un asıl mesleğinin hakikat-i ihlâs, terk-i enâniyet ve daima kendini kusurlu bilmek olduğunu kabul eden Bediüzzaman'a göre ihlâs, şan, şeref, maddî ya da manevî rütbelere vesile olabilecek her şeyden daha üstündür. Çünkü ihlâs, insanın kurtuluşuna vesile olan ibadetin ve amel-i salihin ruhu hükmündedir ve insanlığın temel ahlaki umdesidir.
Yaratılışın temel esası, yaratıcısını tanımak ve O'na ibadet etmektir. Eğer insanlar Allah'ı tanımasalar ve ibadet etmeselerdi, hayatlarının bir anlamı olmazdı denilebilir. Çünkü, iman ve ibadet hayatın ve varlığın ruhudur.
Sonra, ibadetin ruhu var mıdır? Eğer varsa, bu ruh nedir? Bediüzzaman bu soruya şöyle cevap vermektedir: "İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gösterilse, o ibadet batıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar." Aslında Bediüzzaman'a göre ibadet, insanların hayatında bir vasıta değil insan hayatının gerçek amacıdır. Bu nedenle, ihlassız ibadet ahlaki olmadığı gibi, ibadet de sonsuz bir mükafatı kazanmak ya da cezadan kurtulmak için yapılmamalıdır.
Bu yüzden, fıtrat için esas ve en münasip olan şey erdem, iyilik ve adaletin gerçekleştirilebilmesini mümkün kılabilmek için her türlü faaliyette bulunmasıdır, bu da, ibadetin ruhundan oluşan ihlas çerçevesinde olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Sorumluluk, ihlas, ibadet ve ahlak
Abstract
The main purpose of creation is to get to know the creator and worship Him. It can be said that if human beings do not know Allah and not worship Him, their lives would mean nothing. Because faith and worship are the spirit of life and existence.
Then, is there a spirit of worship? If so, what is that spirit? Badi' al-Zaman's reply to this question is this: "The spirit of worship is sincerity. Sincerity is doing a worship only for the fact that it was commanded. If any other reason or benefit is shown as the rationale behind a worship, that worship becomes invalid. Benefits and reasons can only be preferabilities but not rationales. In fact, according to Badi' al-Zaman, worship is not a means in the life of human beings but it is the real purpose of human life. Thus, insincere worship is not only without a moral basis, but worship should not also be done to gain eternal reward or to relieve from the punishment.
Hence, what is basic and most suitable for the human nature is to do every kind of action to make possible the realisation of morality, goodness and justice, that is, within the framework of sincerity that comprises of the spirit of worship.
Key Words: Responsibility, sincerity, worship and morality
ey Words: Responsibility, sincerity, worship and morality
Dipnotlar 1. Enbiya, 21/23 2. Buruç, 85/16 3. Bakara, 2/63,93 4. Taha, 20/115 5. Nisa, 4/165 6. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyâtı, I, 448, Nesil Basım-yayım, İst., 1996. 7. Yasin 36/60-61 8. Bakara, 2/177 9. Ali Bulaç, Sözleşme, Kasım 1997, sayı, 1. 10. Zariyât, 51/56-57 11. Said Nursi, Lem'alar, 267, Yeni Asya Neş., İst., 1996 12. Müminun, 23/115 13. Kıyame, 75/36 14. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyâtı, I, 134 15. A.g.e., II, 1216 16. A.g.e., II, 1216 17. En'am, 6/152 18. Maide, 5/7,8 19. Nisa, 4/135 20. Risale-i Nur Külliyatı, I, 546 21. Rüşvet-i mutlaka için bkz. A.g.e., ,1773, 1813. (Bediüzzaman şöyle der: Hatta eğer bir Müslüman dinini terk edip dine karşı "lakayt" olsa, anarşist olur ve hiçbir kayıt altına alınamaz. İstibdad-ı mutlak ya da rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye veya tedbirle idare edilemez, A.g.e. a.y.) 22. A.g.e.,I, 662 23. A.g.e., I, 662 24. A.g.e., I, 663 25. A.g.e., a.y. 26. Hadis için bkz. Münavi, Feyzü'l-Kadir, II, 28 27. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 663 28. Enfal, 8/46 29. Maide, 4/2 30. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 655 31. Furkan, 25/72 32. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 655 33. a.g.e., I, 1666 34. Risale-i Nur Külliyâtı, a.y. 35. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 663 36. Buhari, Cenaiz, 79 37. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 332 38. İbni Maceh, Zühd, 38 39. Risale-i Nur Külliyâtı, II, 1459 40. A.g.e., I, 670 41. A.g.e., a.y. 42. A.g.e., II, 1216 43. A.g.e., II, 1222 44. Bakara, 2/13 "Onlara, insanların iman ettiği gibi siz de iman ediniz, denildiği vakit...." 45. A.g.e., II, 1197 46. A.g.e., I, 669 47. A.g.e., I,333 48. A.g.e., II, 1491 49. Enfal, 8/65 50. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 1079 51. A.g.e., I, 669 52. A.g.e., a.y. 53. A.g.e., I, 1082 54. Al-i İmrân, 3/185 55. Zümer, 39/30 56. Tirmizî, Zühd,4, Kıyâme, 26; Neseî, Cenâiz, 3; İbnu Maceh, Zühd, 31 57. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 670 58. A.g.e., a.y. 59. A.g.e. I, 1002 60. A.g.e., I, 1001 61. A.g.e. a.y. 62. A.g.e., II, 1491 63. A.g.e., II, 1667 64. A.g.e., II, 1630 65. A.g.e., II, 1514 66. A.g.e., II, 1633 67. A.g.e., II, 2020 68. A.g.e., I, 1074 69. A.g.e., a.y. 70. Lokman,31/18 71. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 741 72. A.g.e., I, 1046 73. A.g.e.,II, 1695-1696 74. A.g.e., a.y. 75. A.g.e., a.y. 76. A.g.e., II, 1725 77. A.g.e., II, 1747 78. A.g.e., II, 1764 79. A.g.e., II, 1068 80. A.g.e., II, 2197 81. A.g.e., I, 1045 82. A.g.e., I, 1068 83. A.g.e., II, 1708 84. A.g.e., a.y. 85. A.g.e., II, 1713 86. Bakara, 2/41 87. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 670 88. A.g.e., I, 671 89. A.g.e., I, 672 90. İbrahim, 14/3 91. Risale-i Nur Külliyâtı, II, 1615 92. A.g.e., II, 1626 93. A.g.e., II, 1674 94. Hicr, 15/9 95. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 547 96. Ag.e.,I, 660 97. A.g.e., II, 1639 98. A.g.e., I, 661 99. A.g.e., II, 1656 100. A.g.e., II, 1684 101. A.g.e., II, 1784 102. A.g.e., II, 1957 103. Kıyame, 75/36 104. Bakara, 2/40 105. Nisa, 4/58 106. Nisa, 4/135 107. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 690-691 108. A.g.e., II, 1633 109. A.g.e., I, 565 110. A.g.e., II, 1952
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 517 1 Rabbimiz şöyle buyurur: "Ey Adem oğlu, Benim ibadetim için kalbini fariğ eyle ki, kalbini zenginlikle, elini rızıkla doldurayım. Ey Adem oğlu, Benden uzaklaşırsan kalbini ihtiyaçla, elini de işle doldururum. Hz. Ma'kil İbni Yesar (r.a.) 517 2 Allah (z.c.hz.) buyurur: "Ben namazı, azametim için tevazu eden, halkıma kibir etmeyen, gününü zikir ile geçiren, günahına mu'sır olmayıp istiğfarla yatan, aç doyuran, garibi koruyan, küçüğe merhamet eden, büyüğe saygı gösteren kimseden kabul ederim. İşte o Benden isterse Ben ona veririm. Bana dua ederse kabul ederim. Bana tazarru ederse ona merhamet ederim. Benim nazarımda onun misali, Cennetlerde firdevs misalidir ki, meyvaları bozulmaz ve hali değişmez." Hz. Ali (r.a.) 517 3 Allah (z.c.hz.) buyurur: "Kulum üzerine Benimle meşgul olmak galib olursa, onun talebini ve lezzetini zikrimde kılarım. Böyle olduğunda o Bana, Ben ona aşık oluruz. Ve bu halde aradaki hicabı ref ederim ve bu hali ona galib kılarım. Halk sehiv ettiğinde o sehiv etmez. Bunların sözü Peygamberlerin sözüdür ve bunlar gerçek kahramanlardır. Ve ehli arza ukubet veya azab murad ettiğim zaman onları hatırlarım da onlar sebebiyle bu azabdan sarfı nazar ederim." Hz. Hasan (r.a.) 517 4 Allah (z.c.hz.) buyurur: "Kulumun defterine bakın. Kimi ki Cenneti Benden istemiş görürseniz onu kendisine veririm. Kim de Cehennemden Bana sığınmışsa onu ondan korurum. Hz. Enes (r.a.) 517 5 Her gün bela der ki: "Nereye gideyim?" Allah (z.c.hz.) buyurur: "Dost ve ehli taatıma git. Seninle iyilerini imtihan ederim, sabırlarını sınar, günahlarını siler ve derecelerini yükseltirim." Bolluk da her gün: " Nereye gideyim?" der. Allah (z.c.hz.) de şöyle buyurur: "Ehli masiyete git. Bununla tuğyanlarını murad ederim. Günahlarını katlarım. Seninle acele ederim, nimeti dünyada veririm ve onların gafletini artırırım. Hz. Enes (r.a.) 517 6 Hastanın inlemesi yazılır. Eğer sabırlı ise inlemesi sevab yazılır. Eğer inlemesi sabırızlıktan ise "helû'an" (sabırsız-tamahkar) olarak yazılır ve ecir yoktur ona. Hz. Ali (r.a.) 517 7 Ahir zamanda bir kavim olacak ki, güvercin kursağı gibi (tüylerini) siyaha boyayacaklar. İşte bu kimseler Cennet kokusu koklayamazlar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 216 1 Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti, hacamatla alınan kan, ateşle dağlama. Ben ümmetimi ateşle dağlamadan men ederim. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 216 2 Her müşterek şeyde Şüf'a (hissedarın satın alma hakkı) vardır. Tarlada, arazide, evde, bahçede, alacağını veya alamıyacağını bildirinceye kadar hissedara sormadan satmak salih (geçerli) olmaz. Eğer ona sormaktan istinkaf ederek (satarsa) hissedar razı olmadığı takdirde, o malı, o hissedar, satın almıya daha layıktır. Hz. Câbir (r.a.) 216 3 Şiir söz mevekiindedir. Güzeli, güzel bir söz, çirkini de çirkin bir sözdür. Hz. Âişe (r. anha) 216 4 Şefaatçiler beştir: Kur'an, akrabalık, emanet, Peygamberimiz, din kardeşleriniz. (Diğer rivayette Peygamberimizin Ehli Beyti) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 216 5 Allah yolunda ölmenin dışında şehidlik yedi nevidir: Alllah yolunda ölen şehiddir. Taundan ölen şehiddir. Denizde boğulan şehiddir. Zatül cenb sahibi şehiddir. İç illetinden ölen şehiddir. Yangında ölen şehiddir. Yıkıntı altında kalan da şehiddir. Doğum esnasında ölen kadın da gene şehiddir. Hz. Câbir İbni atik (r.a.) 216 6 Şehidlik, borçtan başka her şeye kefarettir. Deniz harbinde şehid olmak borca da kefarettir. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 216 7 Şehidler, Allahın eminleridir. İster cephede, ister yataklarında ölsünler. Hz. Raşid İbni Saad (r.a.) 216 8 Şehidler, Cennet kapısında, bir nehrin yanında, yeşil bir kubbe altındadır. Bunların rızıkları akşam-sabah Cennetten getirilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 216 9 Şehidler Allah'ın divanında, yakuttan minberler üzerinde, misk tepelerinde ve Arş-ı Alanın gölgesi altındadırlar. Onun gölgesinden başka gölge olmıyan bir günde Allah Teala buyurur ki: "Nasıl, sözümde sabit olmadım mı?" Derler ki "Evet Yarabbi durdun." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 216 10 Şehid, öldürülmesinin acısını, sizden birinin pirenin ısırmasını duyduğu kadar duyar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 216 11 Şehid öldürülmesinin elemini, ancak sizin pire ısırmasını duyduğunuz gibi duyar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 216 12 Şehid, Ehli Beytinden yetmiş kişiye şefaat eder. Hz. Ebud Derda (r.a.) 216 13 Şeytanlar sizin elbiselerinizden istifade ederler. Sizden biri elbisesini çıkarınca dürüp, katlasın, tekrar giyinceye kadar. Zira şeytan (besmele ile ) dürülmüş elbiseyi açamaz. Hz. Câbir (r.a.) 216 14 Ehli arasında şeyh (yaşlı kimse) ümmeti arasındaki Peygamber gibidir. Hz. Rafi (r.a.) babasından 216 15 Evinde şeyh, kavminin arasındaki Peygamber gibidir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 216 16 Şeytan insanın kurdudur. Koyunun kurdu gibi. Nasıl kurd koyunun tek, sahibinden uzak ve köşebucakta kalmasını kollarsa, şeytan da böyledir. (En çok cemaatten ayrı olana musallat olur.) Öyle ise size cemaatı, ülfeti, topluluğu ve mescidleri tavsiye ederim. Sakın ha cemaatten ayrılmayın. Ve tefrika ve ihtilafa düşmeyin. Hz. Muaz (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 217 1 Şeytan, Adem oğlunun kalbini kavramış vaziyettedir. Şayet insan Allah'ı zikrederse hortumu siner, unuttuğu zaman yine kalbini kavrar. (Bir bardakta ya su ya hava bulunur. Kalbde de bunun gibi ikinin biri olur.) Hz. Enes (r.a.). 217 2 Şeytan bire, ikiye kasteder. Üç oldumu onlara musallat olamaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 217 3 Nafile oruç tutan adam, öğleye kadar muhayyerdir. (İsterse bozabilir, fakat sonra kaza eder) Hz. Enes (r.a.) 217 4 Nafile oruç tutan nefsinin beyidir. İster tutar, ister bozar. Hz. Ümmü Hani (r.anha) 217 5 Oruçlunun yanında, oruçsuzlar yiyince melekler oruçluya salat ederler. Hz. Ümmü Ammar (r.a.) 217 6 Oruçlu kimse, yatağında uykuda olsa da ibadettedir. Hz. Enes (r.a.) 217 7 Oruçlu bir müslüman gıybet etmedikçe, yahut ona eza etmedikçe, ibadettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 217 8 Sabrın imandaki mevkii, başın vücuttaki yeri gibidir. Hz. Enes (r.a.) 217 9 Sabır ilk sadmededir. Hz. Enes (r.a.) 217 10 Tam sabır rızadır. Hz. Ebû Mûsa (r.a.) 217 11 Sabır ve ihlas, köleler azad etmekten efdaldir. Allah, sabırlı ve ihlaslı kullarını Cennete hesapsız sokar. Hz. Hakem İbni Amir (r.a.) 217 12 Sabır imanın yarısı, yakîn de imanın tamıdır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 217 13 Sadaka fenalıktan yetmiş kapıyı kapatır. Hz. Rafi İbni Hadin (r.a.) 217 14 Bir miskine sadaka vermek bir ibadettir. Akrabaya sadaka vermek ise iki ibadettir. Birisi sadaka, ikincisi sıladır. Hz. Selman İbni amir (r.a.) 217 15 Sadaka yetmiş nevi belaya mani olur. Bunlardan en ehven olanları cüzzam ve barastır. Hz. Enes (r.a.) 217 16 Gizlide nafaka vermek, Allah'ın gazabını söndürür. Hz. Abdulah (r.a.) 217 17 Yoluyla sadaka vermek iyilik yapmak, anaya -babaya ihsanda bulunmak ve akrabayı ziyaret etmek şekaveti saadete çevirir, ömrü artırır ve insanı fena ölümden korur. Hz. Ali (r.a.) 217 18 Sadaka, Allah'ın gadabını söndürür ve fena ölümden korur. Hz. Enes (r.a.) 217 19 Sırat-ı müstakim, dinin esasıdır: Hac yoludur ve Allah yolunda gazadır. Hz. Câbir (r.a.) 217 20 "Su'ûd" Cehennemde ateşten bir dağdır. Kafir oraya yetmiş yıl çıkarılır. Sonra aşağı atılır. Böylece bu hal ebedi olarak devam eder gider. Hz. Ebû Said (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 518 1 Kahinlerin birinden bir adam gelecek de, Kur'an'ı Kerim'i bir okutma okutacak ki, ondan sonra onun kadar okutan olmayacak. Hz. Ebû Bürde (r.a.) 518 2 Ümmetimde iki adam olacak. Birisi "Vehb"dir ki, Allah ona bahşedecektir. Diğeri ise "ğaylan"dır. Onun bu ümmet üzerine olan fitnesi şeytanın fitnesinden eşed olacaktır. Hz. Ubâde İbni Samid (r.a.) 518 3 Deccalden evvel yetmiş küsur deccal olacaktır. (73-79kadar) Hz. Enes (r.a.) 518 4 Benden sonra hulefa, hulefadan sonra umera, umeradan sonra melikler, meliklerden sonra Cebabire, Cebabireden sonra ise Ehli Beytimden bir kimse gelir de, O yeryüzünü adaletle doldurur. Ondan sonra da "Kahtani" gelir. Beni gönderen Zata kasem ederim ki, O, diğerlerinden aşağı değildir. Hz. Abdurrahman İbni Kays (r.a.) 518 5 Ramazanda bir seda olur. (manası anlaşılır) Şevvalde de bir seda olur. (manası anlaşılmaz) Zülkade de kabileler birbiri ile çarpışır. Zilhilcce'de hacılar talana uğrar. Muharrem'de gökten şöyle nida olur: "Dikkat ediniz. Filan kimse Allah'ın halkının hayırlarındandır. Onu dinleyiniz ve ona uyunuz." Hz. Şehr İbni Havşeb (r.a.) 518 6 Ahir zamanda zalim umera, fasık vüzera, hain hakimler ve yalancı ulema gelir. Her kim onlara yetişirse sakın onların yardımcıları, vergi memuru, haznedarı ve onların emniyet memurları olmasın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 518 7 Ahir zamanda bir kavim sultanın huzuruna varır. Sultanlar Allah'ın emriyle hareket etmezler, onlar da nehyetmezler. Allah'ın laneti işte bunların üzerine olsun. Hz. İbni Mes'ud (r.a.) 518 8 Medine'nin "Acve" hurmasından yedi gün, her gün yedi hurma yemek cüzzama fayda vardır. Hz. Âişe (r.anha) 518 9 Allah Teala hafaza melekleri olan kiramen katibine şöyle emreder: "Kuluma, ızdırab halinde bir şey yazmayın." Hz. Ali (r.a.) 518 10 Mü'minler için (kıyamette) nurdan kürsüler kurulur. Bir bulut üzerlerine gölge yapar ve onlara mahşer günü, gündüzün bir saati gibi gelir. Hz. İbni Amr (r.a.) 518 11 Cuma günü on iki saattir. Ondan bir saat vardır ki, o saatte mü'min bir kul Allah Tealadan ne isterse Allah onu kendisine verir. Öyle ise bunu ikindinin son saatlerinde arayın. Hz. Câbir (r.a.)
Öyle ilim vardır ki, gizlenmiş inci gibidir.Onu, ancak Allah c.c.ı bilen âlimler bilirler.Onu söyledikleri zaman Allah c.c.a karşı mağrur ve muğber olanlardan başkası inkâr etmez buyurmuşlardır. Peygamberimiz s.a.v. Bakara Suresi Tefsiri.sy.95.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 218 1 Üzerinde ayak tutunamayan yalçın kaya, tamahlı ulema alametidir. Hz. Suheyl İbni Hisan (r.a.) 218 2 Sarıya boyamak mü'minin, kırmızıya boyamak müslimin, Siyaha boyamak ise kafirin boyama şeklidir. (Sakal için) Hz. İbni Ömer (r.a.) 218 3 Cemaatle kılınan namaz, cemaatsiz kılınanın yirmi beş mislidir. Bir adamın kırda, çölde adabı ile namaz kılması faziletçe diğer namazın elli mislini bulur. Hz Ebu Said (r.a.) 218 4 Farz namaz, bir evvelkinden bir sonraki namaza kadar ki hatalara, Cuma, evvelkinden önündeki Cumaya kadar kefaret olur. Ramazan ayı evvelkinden önündeki Ramazana kadar kefaret olur. Hac da evvelkinden gelecek hacca kadar kefaret olur. Zevci veya mahremi olmıyan müslüman bir kadının hac etmesi helal olmaz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 218 5 Mescidi Haramdaki bir namaz, yüz bin namazdır. Benim mescidimdeki bir namaz on bin namazdır. Hudud mescidindeki bir namaz ise bin namazdır. Hz. Enes (r.a.) 218 6 Zeval vakti namaz mekruhtur. Cuma günün müstesna. Zira Cuma günü Cehennem kızdırılmaz. Hz. Ebû Katade (r.a.) 218 7 Bana selat-ü selam getirmek, sırat üzerinde nurdur. Bir kimse Cuma günü Bana seksen kere selat getirse, seksen yıllık günahları mağfiret olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 218 8 Namaz, şeytanın yüzünü karartır sadaka belini kırar. Allah için birini sevmek ve amelde muhabbet şeytanın kökünü kazır. Bunları yaparsanız şeytan sizden şark ile garb arası kadar uzaklaşır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 218 9 "Namaz üç bölüktür: Abdest bir bölüğü, rüku bir bölüğü secde de bir bölüğüdür. Bu üçüne dikkat edenin diğer akşamı da kabul edilir. Eğer bunlara dikkat etmezse, hem bunlar, hem de diğerleri red olunur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 218 10 Muttaki, verağlı bir adamın arkasında namaz kılmak, ve verağ sahibi birine hediye vermek makbuldur. Verağ sahibi bir kişinin meclisinde bulunmak ibadet, onunla müzakere ise sadakadır. Hz. Berâ İbni Azib (r.a.) 218 11 Namaz, imanın (dinin) direğidir. Cihad amelin zirvesidir. Ve zekatta bunları tesbit eder. Hz. Ali (r.a.) 218 12 Cuma kılınan camideki farz namaz haccı mebrur ve nafile namaz ise kabul olunmuş bir hac gibidir. Cuma kılınan camide namaz kılmak, diğer mescidlerdeki beşyüz namaza bedeldir. Hz. Ömer (r.a.) 218 13 Mescidi Haramdaki namaz yüzbin namazdır. Benim Mescidimdeki namaz bin namazdır. Mescidi Aksadaki namaz beşyüz namaza muadildir. Hz. Ebud Derda (r.a.) 218 14 Namaz ikişer rekat kılınır. Her iki rikatta tahiyatı oku. Tadarru et, huşu et, tezellül et ve öylece iki elini kaldırıp "Ya Rabbi, Ya Rabbi" de. Kim böyle yapmazsa o namaz eksiktir. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.)
24. Kavminin (İbrahim’e) cevabı: “Onu öldürün veya onu yakın!” demelerinden başka bir şey olmadı. (Kavmi onu ateşe atınca) Allah da onu ateşten koru(yup kurtar)dı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır. [bk. 37/97-98]
25. (İbrahim kavmine) dedi ki: “Siz dünya hayatında, aranızda sevgi (ve dostluk) olsun diye Allah’ı bırakıp birtakım heykel putlar edindiniz. (Putların ve putlaştırdıklarınızın etrafında birleşip sevgi ve dostluk kurdunuz.)” (Oysa) sonra, kıyamet gününde (küfürle) birbirinizden uzaklaşacak[4] (putlara saygı ve tapınmada önderlik edenler ve onlara tâbi olanlar) birbirinize lanet edeceksiniz. Artık sizin barınağınız ateştir. Sizin için yardımcılar da yoktur. [krş. 7/138; 71/23]
(Dünyada Allah’ın rızasına uygun olmayan sevgi ve bağlılıklar âhirette kişinin aleyhine dönecektir.) [bk. 2/165-167; 43/67. Çağdaş putlar için bk. 22/30]
26. Bunun üzerine ona (İbrahim’e, önce yeğeni) Lût iman etti ve (İbrahim) dedi ki: “Ben, Rabbim(in emrettiği yer)e hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibidir.” [bk. 21/71]
27. Biz ona (İsmail’den sonra) İshak’ı da, (torunu) Yakub’u da bağışladık. Peygamberliği ve kitapları da onun nesline verdik. Dünyada ona mükâfatını verdik. Şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir. [bk. 19/49; 21/72]
28. Lût’a da (peygamberlik verdik), o kavmine dedi ki: “Gerçekten siz, sizden önce geçen milletlerden hiçbirinin yapmadığı bir hayasızlığı (çirkin işi) yapıyorsunuz.”
29. “Siz yine (kadınları bırakıp) erkeklere gidecek, (çocukların doğma) yolu(nu) kesecek[5] ve toplantılarınızda meşru davranmayacak (edepsizlik yoluna gidecek) misiniz?” Kavminin ona cevabı: “(Tehdidinde) doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azabını bize getir.” demelerinden başkası olmadı.
30. (Lût:) “Ey Rabbim! (Senin emrine uymayıp) bozgunculuk yapan[6] kavme karşı bana yardım et.” dedi.
31. Elçilerimiz (melekler), İbrahim’e (oğlu olacağına dair) müjdeyi getirince dediler ki: “Biz şu memleketin (Sodom’un) halkını helak edeceğiz. Çünkü oranın halkı (büsbütün) zalim kimselerdir.”
32. (İbrahim) dedi ki: “Ama içlerinde Lût vardır.” (Onlar:) “Biz orada kim olduğunu daha iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette (Rabbimizin emriyle) kurtaracağız. Yalnız karısı geride (azapta) kalanlardan olacaktır.” dediler.
33. Elçilerimiz Lût’a gelince, (Lût) onlar hakkında (tecavüze uğrayacakları korkusundan dolayı) fenalaştı ve onlar yüzünden (içi) pek daraldı.[7] Dediler ki: “(Bizden yana) korkma ve üzülme. Doğrusu biz, geride (azapta) kalacaklardan olan karın hariç, (Rabbimizin emriyle) seni ve aileni kurtaracağız.”
34. “Muhakkak ki bu şehir (halkının) üzerine, yoldan çıkmış olmaları yüzünden, gökten bir azap indireceğiz.”
35. Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir toplum için ondan (o helak ettiğimiz ülkeden ibret alınacak) apaçık bir işaret bırakmışızdır. [bk. 37/137-138]
36. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik): “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Âhiret günü(nün mükâfatı)na umut bağlayın. Yeryüzünde (Allah’ın hükümlerine karşı) bozgunculuk yaparak kargaşa çıkarmayın.” dedi.
37. Ama onu yalanladılar (Allah’tan gelen emirlere itibar etmediler). Derken kendilerini şiddetli bir sarsıntı yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.
38. Âd ve Semûd’u da (yok ettik). Bu, onların (harap olmuş) evlerinden siz (Mekkeliler’)e belli olmaktadır. Şeytan kendilerine (kötü) işlerini süslü gösterip onları doğru yoldan çevirdi. Halbuki onlar ileriyi görebilirlerdi (ama görmediler; başlarına gelen felaketleri, günahlarına değil başka sebeplere bağladılar).
(Âyet-i kerîmede toplumların, Allah (cc.) ile ilgilerini kesip yaratılış gayelerinin dışına çıkarak, O’na isyan halinde yaşadıkları takdirde, bir gün onlara ilâhî bir afetin gelmesinin kaçınılmaz olduğu vurgulanmaktadır.) [bk. 8/53; 13/11]
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 219 1 Namaza mı intizar ediyorsunuz? Bu namaz, sizden önceki ümmetlerde yokdu ki, o yatsıdır. Yıldızlar gök ehli için emandır. Yıldızlar döküldüğünde gök ehlinin başına gelecekler gelir. Ben de ashabım için emanım. Ben vefat ettiğim zaman Ashabımın başına gelecekler gelir. Ashabım da ümmetim için emandır. Ashabım gidince de ümmetimin başına gelecekler gelir. Hz. Ali İbni Ebi Talha (r.a.) 219 2 Beş vakit namaz ve diğer cumaya kadar Cuma namazı, büyük günahlardan sakınılmak şartıyle, aralarındakilere kefarettir. Hz Ebu Bekir (r.a.) 219 3 Benim bu Mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Haram müstesna, diğer mescidlerdeki bin namazden efdaldır. Benim şu Mescidimdeki bir Cuma, Mescid-i Haram müstesna, diğer mescidlerdeki bin Cumadan efdaldir. Benim şu Mescidimdeki Ramazan ayı, Mescid-i haram müstesna, onun dışındaki mescidlerdeki bin Ramazan ayından efdaldir. Hz. Câbir (r.a.) 219 4 Beş vakit namaz sebebiyle Allah hataları affeder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 219 5 Sulh, müslümanlar arasında caizdir. Yanlız haramı helal ve helali haram yapan sulh müstesna. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 219 6 Sükut hikmettir ve yapanı da azdır. Malayani şeylerde çok konuşanın hatası da çoktur. Hz. Ebud Derda (r.a.) 219 7 Sükut, Alim için ziynet, cahil için perdedir. Hz. Ebû Abdullah Eslemi (r.a.) 219 8 Sükut, ahlakın seyyididir. Hz. Enes (r.a.) 219 9 "Oruç siperdir. Kulum onunla siperlenir. Oruç Benim içindir. Ve onun mükafatını bizzat Ben veririm." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 219 10 Oruçlar Cehenneme kalkandırlar. Sizlerden birinizin harpte kullandığı kalkan gibi. Hz. Osman İbni Ebul as (r.a.) 219 11 Oruçlar siperdir ve o, mü'minlerin kalelerinden bir kaledir. Oruç hariç, her amel sahibinindir. Allah teala şöyle buyurur: "Oruç Benim içindir. Ve onu bizzat Ben mükafatlandırırım." Hz. Vasile (r.a.) 219 12 Oruç sabrın yarısıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 219 13 Oruçlarda riya yoktur. Aziz ve Celil olan Allah buyurdu ki: "O Benim içindir. Onun mükafatını bizzat Beni veririm. (Çünkü) Oruçlu yemesini, içmesini Benim için bırakır." Hz Ebu Hureyre (r.a.) 219 14 Oruçlarla Kur'anı Kerim, kıyamet gününde kula şefaatçı olurlar. Oruç der ki: "Ey Rabbim! Ben onu gündüz yemekten ve şehvetlerden men ettim. Sen onun hakkında benim şefaatimi kabul et." Kur'anda şöyle der: "Ey Rabbim! Ben onu geceleyin uykudan men ettim. Öyle ise Sen de, benim, onun hakkındaki şefaatimi kabul et. "Ve de şefaatleri kabul olunur. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 219 15 Namazda gülen, sağa sola bakan, parmağını çıtlatan hepsi bir menzildedir. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.) 219 16 Kayıb bir hayvan veya eşyayı bulduğunda hemen ilan et. Gizleme ve saklama. Sahibini bulursan onu ona ver. Yoksa o Allah'ın malıdır ki dilediğine nasib eder. (Muhtaçsan kullanır, başkasına da verirsin) Hz Carud (r.a.)
32. Andolsun ki senden önce nice peygamberlerle alay edildi. Ben de o küfre sapanlara (önce imtihan için) mühlet verdim, sonra onları (azabımla) yakalayıverdim. Benim azabım nasılmış (gördüler)! [bk. 22/48]
33. (Durum böyle iken) her nefsin kazandığını görüp gözeten (yüce Allah) herhangi bir kimse gibi midir? Ama onlar Allah’a ortak koştular. (Varlıkları yüceltip onlara bağlandılar.) De ki: “Onları isimlendirin (onlar necidirler?) Yoksa yeryüzünde (Allah’ın) bilmediği şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” Yahut sırf görünüşte bir laf olsun diye mi (söylüyorsunuz)? Hayır! (Hiç biri değil) doğrusu, inkâr edenlere düzenbazlıkları süslü (ve hoş) göründü de bu yüzden doğru yoldan alıkonuldular. Allah, kimi (niyet ve ameline göre) sapıklığında bırakırsa artık ona doğru bir yol gösteren yoktur.
34. Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise daha ağırdır. Onları Allah’(ın azabın)dan hiçbir koruyucu da yoktur.
35. Takvâ sahiplerine (Allah’ın emrine uygun yaşayan/aykırı davranmaktan sakınanlara) vaadedilen cennetin anlatımı/özelliği (şudur): Onun alt tarafından ırmaklar akar, yiyecek (yemişleri) ve gölgeleri devamlıdır. İşte (günahlardan) korunanların sonu (budur). Küfre sapanların sonu da ateştir.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 220 1 Keleri yemem de, haram da etmem. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 220 2 Mescidde gülmek, kabirde karanlıktır. Hz. Enes (r.a.) 220 3 Vasiyette istisna etmek (diğer varislerin zararına) kebairdendir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 220 4 Kabrin sıkması, affedilmeyip üzerinde kalan günahları sebebiyle her mü'min için kefarettir. Zekeriya oğlu Yahya (a.s) var ya, onu kabrin sıkması, yediği bir arpa sebebiyle olmuştur. Hz. Muaz (r.a.) 220 5 Misafirlik üç gündür. Bundan sonrası sadakadır. Hz. Ebû Said (r.a.) 220 6 Üç gece misafirlik, misafirin hakkıdır, lazımdır. Bundan sonrası sadakadır. Hz. Galibin babası 220 7 Misafir rızkı ile gelir. Kavmin günahını temizler gider. Ve onları günahlarından kurtarır. Hz. Ebud derda (r.a.) 220 8 (Kalbleri mühürleyen) mühür, Arşta asılıdır. Emirler ayak altına alınır, hatalara cüret edilir, maâsî ile amel edilirse, Allah teala bir mühürcü gönderir. Kalbleri mühürler, artık hiç bir şey para etmez. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 220 9 Yeyip te şükreden kimse, oruç tutup ta sabreden gibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 220 10 Taun, ümmetim için şehidliktir. Ve cinlerden olan düşmanınıza karşı kuvvettir. Koltuk altında ve burnun altındaki yumuşak kısımda çıkar. Bundan kaçan, cepheden kaçan gibidir. Ve sabreden Allah yolunda cihad eden kimse gibidir. Hz. Âişe (r. anha) 220 11 Taun, Allah'ın kullarından bazılarını mübtela kıldığı azab işaretlerinden biridir. Bir yerde taun olduğunu duyarsanız onun üzerine gitmeyin. Bulunduğunuz yerde vaki olursa oradan da kaçmayın. Hz. Usame (r.a.) 220 12 Taun, Allah'ın istediğine gönderdiği bir azabtır. Allah, bunu müminlere rahmet olarak kılar. Bir kimse, beldesinde taun vaki olur ve o da onu sabırla ve sabrına karşılık sevab umarak beklerse ve ancak Allah'ın yazmış olduğu şeyden başkasının kendisine isabet etmiyeceğini bilerek karşılarsa, o kimse için bir şehid ecrinin misli vardır. Hz. Âişe (r.anha) 220 13 Atış sonucu ölmek ve taun, yıkıntı, vahşi hayvanın yemesi, boğulma, yangın, iç illeti ve zatülcenb'den ölmek şehadettir. Hz. Rebiğ (r.a.) 220 14 Çocuk doğunca ses çıkartmadığı takdirde, onun üzerine namaz kılınmaz, ona vâris olunmaz ve o da vâris olamaz. Hz. Câbir (r.a.) 220 15 Kabenin etrafında tavaf, namaz gibidir. Yalnız farkı, burada konuşulabilir. Ancak kim konuşursa hayır konuşsun. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 220 16 Beyti tavaf etmek namazdır. Lakin Allah onda konuşmayı helal kıldı. Ancak konuşan kimse hayırdan başka bir şey konuşmasın. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 220 17 (Hakiki) Tabib Allah Tealadır. Her ne kadar sen, başkalarının bulduğu bazı ilaçlarla tedavi etsen de. (Bir doktorun gelip tutunduğundan bahsetmesi üzerine bu hadisi şerif irad buyurulmuştur.) Hz. Mücahid (r.a.) 220 18 Abdestli olarak uykuya yatan kimse, gündüz saim, gece kaim gibidir. Hz. Amr İbni Haris (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 221 1 Dört nevi temizlik vardır: Bıyıklarını kısaltmak, kasıklarını temizlemek, tırnak kesmek ve misvak kullanmak. Hz. Ebud derda (r.a.) 221 2 Temizlik imanın yarısıdır. "Elhamdülillah" mizanı doldurur. "Subhanellahi velhamdülillahi" yerle gök arasını doldururlar. Namaz nur, sadaka burhan, sabır ışık, Kur'an ise senin lehine veya aleyhine hüccettir. Herkes bir yola gider ve kendini satar. Bu ya azad ediş veya mahvediş olur. Hz. Ebû malikül eşari (r.a.) 221 3 Şumlanmak şirktir, şumlanmak şirktir, şumlanmak şirktir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 221 4 Şumlanmak meskende, kadında ve atta olur.(Meskenin darlığı, kadının mehrinin pahalı oluşu, atın huysuz oluşu) Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 221 5 Zulüm üçtür; Bir zulüm vardır ki Allah onu bırakmaz. Birini mağfiret eder, diğerini ise mağfiret etmez. Mağfiret etmediği zulüm şirktir. Allah onu mağfiret etmez. Allah'ın mağfiret ettiği zulüm ise, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki zulümdür. Bırakmadığı zülum ise kısastır. Bazılarının hakkını bazılarından almasıdır. Hz. Enes (r.a.) 221 6 Afiyet on cüzdür. Dokuzu sükutta, biri ise insanlardan kendini çekmektedir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 221 7 Afiyet on cüzdür. Dokuzu (helalinden) maişetini temin, bir cüz'ü ise diğer şeylerdir. Hz. Enes (r.a.) 221 8 Alim ile müteallim hayırda ortaktır. Diğer insanlar ise, onlarda hayır yoktur. (Öğrenmek istemeyenlerdi) Hz. Ebud Derda (r.a.) 221 9 Alim, yeryüzünde Allah'ın eminidir. Hz. Muaz (r.a.) 221 10 Amelsiz alim, kandil gibidir. Kendini yakar, insanları aydınlatır. Hz. Cünüb (r.a.) 221 11 Alim, ilim ve amelin yeri Cennettedir. Alim, ilmi ile amel etmezse, ilim ve amel Cennette, alim ise cehennemde olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 221 12 Alim, ilmi ile Allah'ın rızasını kasdederse, her şey ondan korkar. İlmi ile dünya malı kasdederse, o herşeyden korkar. Hz. Enes (r.a.) 221 13 Alim iki türlüdür: Bir alim vardır ki ilmi ile Allah'ı kasdeder. Onu paraya değişmez. Tamaan almaz. Bir alim de vardır ki, ilmi ile dünyayı kasteder. Onu paraya değişir, Tamaan alır. İlmini Allah'ın kullarından esirger. Böylesine, Allah, kıyamet gününde ateşten gömlek giydirir. Ve meleklerden bir melek onun hakkında şöyle nida eder: "Haberiniz olsun. İşte şu filan oğlu filandır ki, Allah ona dünyada ilim verdi de, oda onu paraya karşılık sattı. Tamah etti." İnsanların hepsi oradan ayrılıncaya kadar bu nida devam eder gider. Sonra da Allah ona dilediğini yapar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 221 14 Ödünç alınan şey ödenir. Hediyeye karışılık verilir. Borç, ödenmesi icap eden şeydir. Ve kefil de borçlu gibidir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 221 15 Hakkı ile sadaka üzerinde amillik (zekat memurluğu) yapan kimse evine gelinceye kadar, fisebilillah gaza yapan kimse gibidir. Hz. Rafi İbni Hadic (r.a.) 221 16 Keşmekeş zamanında namaz kılmak, Bana hicret etmek gibidir. Hz. Meakil İbni Yesar (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 222 1 Kullar Allah'ın kulu, beldeler de Allah'ın beldesidir. Bir kimse bir yeri ihya ederse o yer onundur. Bir kimse de bir vadide su çıkarırsa o su da onundur. Hz. Hasan (r.a.) 222 2 İbadet on cüzdür. Dokuzu sükutta, onuncusu da helalinden el kazancındadır. Hz. Enes (r.a.) 222 3 Arab, yeryüzünde Allah'ın nurudur. Onların fani olması zulmettir. Arablar fani olunca nur gider zulmet gelir. Hz. Enes (r.a.) 222 4 Arabın hepsi İbrahim oğlu İsmail (a.s) evladıdır. Ancak şu dört kabile hariç; Selef, Evza, Hadramut ve Sakif. Hz. Malik İbni Neccar (r.a.) 222 5 Beyliğin (emirliğin) evveli nedamet, sonu pişmanlıktır. Kıyamette de azabtır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 222 6 İyilik insanlar arasında kesilir, fakat Allah ile onu yapan insan arasında kesilmez. Hz. Enes (r.a.) 222 7 Hayvanın yaraladığı hederdir, (tazmin lazim gelmez). Kuyu ve maden ocağı kazası hederdir. Hazine aramada beşte bir lazım gelir. (Beytülmal hissesi) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 222 8 Acve (bir hurma nevi) Cennettedir ve onda zehire karşı şifalık vardır. Küm'e (yenen bir mantar) "men" dendir. (Men: Beni İsraile Tih sahrasında ikram olunan şey) Suyu da göze şifadır. Hz Ebu Hureyre (r.a.) 222 9 Acve ve Sahra (kudüs sahrası) Cennettendir. Hz. Rafi İbni Amr (r.a.) 222 10 Vaad borçtur. Veyl adama ki, vaad etti de vaadında durmadı. Veyl o kimseyeki, vaad etti, sonra hulf etti. Veyl o kimseye ki vaad etti, sonra hulf etti. (vaadine aykırı hareket etti.) Hz. Ali (r.a.) 222 11 (Fecr suresindeki) "On gün" Kurban ayının on günü "Vitir" arefe günü, "şefi' " de boğazlama günüdür. (Bayramın birinci günü) Hz. Câbir (r.a.) 222 12 Namazda aksırmak, esnemek, uyuklamak, hayz, istifra ve burun kanaması şeytandandır. Hz Adiyy (r.a.) dedesinden 222 13 Akika yedi, ondört veya yirmi birinci günde kesilir. (Çocuk doğunca kesilen kurban) Hz. Abdullah İbni Büreyde (r.a.) 222 14 Akika haktır (borçtur). Erkek çocuk için, yaş ve güzellikçe denk iki koyun kız çocuğu için bir koyun. Hz. Esma binti Yezid (r.a.) 222 15 Ulema yeryüzünün kandilleri, Peygamberlerin halifeleri, Benim ve diğer Peygamberlerin vârisleridir. Hz. Ali (r.a.) 222 16 Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.) 222 17 Ulema, Peygamberlerin varisleridir. Gök ehli onları sever ve öldüklerinde denizdeki balıklar bile kıyamete kadar onlara istiğfar ederler. Hz. Bera (r.a.) 222 18 Ulema, Allah'ın halkı üzerinde eminleridir. Hz. Enes (r.a.) 222 19 Ulema kılavuz, muttekiler efendilerdir. Bunların meclisinde bulunmak, dinin kuvvetini ziyade eder. Hz Enes (r.a.) 222 20 Ulema üç kısımdır: Kendi ilmi sebebiyle halk ta hayat bulur, kendi de hayat bulur. Halkı berhudar eder, kendini mahveder. İlmi ile kendini kurtarır, halka ise faydası olmaz. Hz. Enes (r.a.)
"Batının yakın bir zamanda bularak dünyaya takdim ettiği duygusal zekâ'nın bizde zaten mevcud olan karşılığı nefis terbiyesidir. Prof.Dr.Nevzat Tarhan. Anne-Baba ve eğitimcilere 9 Anahtar.son çoculuk dönemi 6/12.sy.156.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 223 1 İlim, müminin kaybettiği bir şeydir. Nerede bulursa alır. Hz. Enes (r.a.) 223 2 İlim ikidir: kalbde sabit olan ilmi ki nâfi olan da budur. Ilim dilde olursa, bu, kıyamette Allah'ın, kulu aleyhine bir hücceti olur. Hz. Enes (r.a.) 223 3 İlim hazinedir, anahtarı da sualdir. İlmi sualle eşin ki, Allah size merhamet etsin. Böylece dört sınıf me'cur olur: Soran, öğreten, dinliyen ve bunlara karşı muhabbet taşıyan. Hz. Ali (r.a.) 223 4 İlim üçtür. Bundan fazlası fazilettir: Ayeti muhkeme, Sünneti kâime, (amel edilen sünnet), ve farizatün âdile. (Bunlardan çıkarılan ahkam) Hz. İbni Amr (r.anhüma) 223 5 İlim yapmak, amelden hayırlıdır. Dinin kıvamı da verağdadır. Alim, ilmi az da olsa, ilmi ile amel edendir. Hz Ubâde (r.a.) 223 6 İlim, ibadetten efdaldir. Ve dinin kıvamını temin eden şey de verağdır. (Verağ, şüpheli şeylerden kaçmak) Hz. Abbas (r.a.) 223 7 İlim amelden efdaldir. Amelin efdali de ortacasıdır. Allahu Tealanın dini "Kâsî" (ifrat) ile "ğâlî" (tefrit) arasındadır. (İkisi ortası sıratı müstakimdir. Onu bulmak Allahın tevfiki ile olur.) Hasene de iki seyyie arasıdır. (Amelde aşırı gitmek seyyiedir. Çok aşağıda kalmakta seyyiedir) O haseneye ancak Allah'ın tevfiki ile ulaşır. Adamın kendi kafasına göre gidişi ise şerli gidiş olur. Bazı ashabdan 223 8 İlim dindir. Namaz da dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz? Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sual olunacaksınız. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 223 9 İlim, müminin dostudur. Akıl delili, amel kayyımı (bekçisi), hilm veziri, sabır ser'askeri, rıfk babası, yumuşaklık ta kardeşidir. Hz. Enes (r.a.) 223 10 İlim, islamın hayatı, imanın da direğidir. Bir kimse bir şey öğretse, sevabı kıyamete kadar büyür. Bir adam bir şey öğrenir de onunla amel ederse, bilmediklerini ona öğretmeyi Allah deruhte eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 223 11 İlim, Benim ve Benden evvelki Peygamberlerin mirasıdır. Kim ki Bana varis olursa, Cennette Benimle beraberdir. Hz. Ümmü Hani (r.a.) 223 12 İlmin men'i helal olmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 223 13 Sarıklar Arabların tacıdır. "İhtiba" (dizini dikerek oturma) onun duvarıdır. Mü'minin mescidde oturması rıbattır (Cephede nöbet beklemek) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 223 14 Sarıklar Arabın tacıdır. Onlar sarığı terkedince Allah da izzetlerini alır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 223 15 Takke üzerine sarık sarmak, müşriklerle aramızdaki farktır. Onu saran kimseye, her dolaması için, bir nur ihsan olur. Hz Rükane (r.a.) 223 16 Umre, diğer umreye kadar, ikisi arası için kefarettir. Haccı mebrurun da Cennetten başka mükafatı yoktur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 223 17 "Umrâ" kaydı hayat şartı ile verilen şey, (ihsan) caizedir.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 224 1 "Umrâ ve Rukbâ" verilen kimselere caizedir. Hibesinden dönen kusmuğunu yalayan gibidir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 224 2 Onlarla (münafıklarla) Bizim aramızdaki ahit (eman) namazdır. Onu kim terkederse kafir olur. Hz. Hureyde (r.a.) 224 3 Bayram namazları her baliğ ve baliğaya vacibe yakın bir şeydir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 224 4 Göz yaşarır. Kalb de mahzun olur. İnşaallah Allah'ın hoşuna gitmiyecek bir şey söylemeyiz. Senin için, ey İbrahim, mahzunuz.(Oğlu İbrahim vefatında buyurulmuş) Hz. İmran İbni Husayn (r.a.) 224 5 Nazar haktır. Kaderi geçecek bir şey olsaydı nazar geçerdi. Sizden gusl etmeniz istenirse gusledin. (Şayet biri size gelir de nazar var elini ayağını yıkayıp suyunu ver derse versin) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 224 6 Nazar ve nefes az kaldı kaderi geçecekti. Nefes ve nazardan Allah'a sığının. Hz. Abdullah İbni Cerad (r.a.) 224 7 Nazar haktır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 224 8 Nazar adamı kabre, deveyi de tencereye sokar. Hz. Câbir (r.a.) 224 9 İki göz delillerdir. Kulaklar kapılardır. Dil de tercümandır. İki el iki kanattır. Karaciğer şefkat, dalak gülme ve akciğerler nefes yeridir. Böbrekler ise mekir yeridir. Kalb de meliktir. Melik temiz olursa, tebaası da temiz ve sağlam olur. Melik fesada uğrarsa tebaası da fesada uğrar. Hz. Ebû Said (r.a.) 224 10 iki göz zina eder. İki el, iki ayak ta zina ederler. Fert te zina eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 224 11 Akşam sabah ilim talimine gitmek Allah indinde, Allah yolunda cihaddan daha efdaldir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 224 12 Allah yolunda gaza eden, Beytullaha hac yapanlar ve umre edenler Aziz ve Celil olan Allah'ı ziyarete gelen heyetlerdir. Bunlar dua ederlerse kabul olunur. Ve Ondan bir şey isterlerse Allah isteklerini verir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 224 13 Gaza iki türlüdür: Allah rızası için gaza eden kimse, komutanına itaat eder, kıymetli şeylerini harcar, arkadaşlarına kolaylık gösterir ve arzda fitne çıkarmaktan kaçınır. İşte bu kimsenin uykusu da uyanıklığı da sevaptır. Başka maksadla gaza edene gelince Onunkisi öğünme, riya ve gösteriştir. Komutanını dinlemez, arzı da ifsad eder. İşte bu gibiler asla hayır ve sevabla dönemezler. Hz. Muaz (r.a.) 224 14 Garib gurbetinde, Allah yolundaki mücahid gibidir. (Sevab kazanır) her adımı için Allah bir derece yükseltir. Ve kendisine elli hasene yazar. Garib, gurbette iken Cennet ona vacib gibidir. Gariblere ikram ediniz. Zira, kıyamet gününde onların şefaat hakkı vardır. Umulur ki onların şefaati sebebiyle kurtulursunuz. Hz. Ebû Said (r.a.) 224 15 Dünyada garibler dörttür: Zalimin elinde Kur'an, bir mahallede içinde namaz kılınmayan mescid, bir evdeki okunmayan mushaf, kötü bir kavimle beraber bulunan salih adam. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
İlmî bilgi birikimi, eğitimde ilk ihtiyaç gibi görünür. Yanı sıra yirmi birinci asır çağdaş teknolojisine hâkim olma becerisi de eğitimde önemli bir ihtiyaçtır. Bunlar eğitimin ilk basamaklarının olmazsa olmazlarıdır. Sayılanların bulunmadığı durumlarda, zaten eğitimden söz edilemez. Ancak sadece bahsedilen maddî donanımların bulunduğu eğitim ortamlarının içi doldurulmaz ise; o eğitim, ruhsuz, betonlaşmış bir eğitim olur.
Bugünkü nesle sunulan eğitim, işte tam bu bahsedildiği gibi içi boşaltılmış ruhsuz bir eğitimdir. Günümüz nesli, yalnızca çağdaş verilerle doldurulmuş bir beyin sarhoşluğu yaşıyor. Kof bilgi, insan şahsiyetlerini yönlendirmede etkili olamıyor. Yine bilim ve teknoloji, şahsiyetleri doğru biçimde şekillendiremiyor.
Eğitim bozukluğu sebebiyle, yeni yetişen nesillerde şahsiyet savrulması yaşanıyor. Bunun sebeplerine baktığımızda; dünyevî gelecek endişesi, makam-mevki arzuları, adâletten sapma, ahlâkî düsturlardan taviz verme, günü birlik hayat, çıkarcılık, şahsî zaaflar, ferdî bağımlılıklar, hevâ ve heves peşinde koşma, zihnî dağınıklık, fikrî bozukluklar ve hakikatten kopma gibi problemleri sıralayabiliriz. Bu yanlışlardan kurtulmak için; eğitim sistemimize mânevî değerlerimizi koyarak, yeniden bir rota çizebiliriz.
Şurası iyice bilinmelidir ki; ülkenin halledilmesi gereken en âcil, en hayâtî, en temel problemi «eğitim» meselesidir.
Günümüzde âdeta; «gençler dînî prensipleri benimsemesin» diye elden ne gelirse yapılıyor. Bilgisayar, internet, sosyal medya çılgınlığıyla yeni nesil her yandan kuşatılıyor. Pek çok faydasızla, bilim ve teknoloji adına gençler meşgul ediliyor. Böylece genç; kendisi için asıl faydalı olana, bir türlü yaklaşamıyor. Geleceğimizin teminatı gençlerimiz; aldatıcı bâtıl değerlerle, tükenmişliğe doğru sürükleniyor. Yeni neslimizin, üç kuruş etmez İslâm dışı öğretilerden sıyrılması gerekiyor. Onlara; aklı-bilimi-gücü kutsayan, insanları aşırı özgüven sarhoşluğuna götüren eğitim sistemi benimsetilmemeli. Zira nefsi önceleyen, modern çağın kutsadığı değerler; fıtratı zorluyor, iç âlemi köreltiyor. Neticede; ruhsuz, şahsiyetsiz, hiçbir değeri önemsemeyen, günaha aldırmayan, hiçbir şeyden dertlenmeyen, hissiz bir nesil yetişiyor.
Yoz ve sığ bir kültür hayatı, yabancı değerlerin çok çabuk kabul görmesi; neslimizi yani geleceğimizi yok ediyor. Gençlere bir coşku ve heyecan sunamayan ruhsuz eğitim, seviyeli bir gelecek realitesi sergileyemeyen güdük bir kültür yaşantısı, yeni nesle ufuk veremiyor. İstikbâle dönük bir ideali olmayan, çabuktan «köşeyi dönme» veya «köşe olma» projelerine bel bağlayan bugünkü eğitim sisteminin çocukları ve gençleri doğrusu bizi endişelendiriyor.
Bahsettiğimiz problemler işin kabuğundaki değil özündeki sıkıntılardır.
Bahsettiğimiz problemler işin kabuğundaki değil özündeki sıkıntılardır.
Bunları yazıyoruz diye ümitsiz olduğumuz düşünülmesin. Tabiî ki çok değerli gençlerimiz de var, yenileri de artarak yetişiyor. Ancak eğitimciler olarak; ülke genelinde eğitim politikamızda millîlik ve mânevîliğin yanı sıra, değerlere sahip çıkma anlayışının mutlak hâkim olmasını arzu ediyoruz.
Tarafsız eğitim olmaz. Eğitimde tarafımızı belirlemeliyiz. Doğruluğun, iyiliğin, güzelliğin, çalışmanın, temizliğin, ahlâklı olmanın tarafı olmamız lâzım. Hayrı anlatıp, hayır sevdalısı yetiştirmeliyiz; şerri yerip, şerri sevmeyenlerin sayısını çoğaltmalıyız.
Zira bugün; vuran, kıran, yıkan, acımasızca herkesin birbirine ölüm sunduğu bir vahşî dünyada yaşamaktayız. Evlât, ana-babasına bıçak çekerken; ana-baba, evlâdına kurşun sıkıyor. Aileler-akrabalar çeşitli sudan bahanelerle birbirine kin ve ölüm kusuyor, mahkeme salonları kana bulanıyor. Birbirine zıt gruplar, farklı kimlik çatışmaları, mezhep didişmeleri neticesi; milletler, ülkeler kıyasıya birbiriyle ölüm savaşına giriyor. Ülke yöneticileri (Suriye) halkının başına bombalar yağdırarak; «Ya bana itaat edersin ya da ölmeyi seçersin!» anlamında, insanların hayat haklarını ellerinden alma cüretini gösteriyor. Ülkenin askerleri (Türkiye) kendi halkına tanklarla, F 16 savaş uçaklarıyla saldırıyor. Daha yazmak istemiyorum, şu çizdiğim olumsuz tablo maalesef bugün yaşanmakta…
Peki, ne yapabiliriz? Biz tüm yaşanan olumsuzlukların eğitimle çözülebileceğine inananlardanız. Ancak tabiî bu iş; emek ve zaman istiyor. İnsanlara bu şuuru kazandırmak kolay değil.
Evet, eğer medenî olduğumuzu iddia ediyorsak yani vahşî bir toplum değilsek; «Tüm insanî problemler, her sıkıntımız insanî metotlarla çözülebilir.» diyoruz ve çözülmeli de. Çok affedersiniz; birbirimizi yiyerek değil, birbirimizi dinleyerek ve birbirimize saygı göstererek aramızdaki ihtilâfları giderebiliriz. Kaba kuvvet gibi son derece nezâketsiz, seviyesiz bir tarzla meseleler giderilemez. Aksi takdirde anlaşmazlıklar, yıllarca kan dâvâsı misali sürer gider. Nitekim memleketimizde Türk-Kürt, Alevî-Sünnî probleminde öyle olmadı mı? Diyoruz ki; «Biz insanız, aramızdaki her problemli konu, eğitim yoluyla giderilmelidir.» En insanî yol budur.
Eğitim; insanın ve toplumun, doğruya-iyiye-güzele yönelik değişiminde birinci sırada etkilidir. Bu yönüyle eğitim, âdeta bir bahçıvanlık işidir. Bahçıvan, iyi bir verim almak istiyorsa; bağını-bahçesini-tarlasını sürecek, ekecek, sulayacak, gerekirse gübre kullanacak, aradaki zararlı haşerâtı temizleyecek yani emek verecek ki iyi bir mahsûl elde edebilsin. İyi bir ürün alabilmek için, öyle hemen tohumu atıyorsun, ertesi günü mahsûl çıkmıyor. Olması, meyveye durması için bekliyorsun, zaman gerekiyor. İşte eğitim de aynen böyle…
Eğitime tarihî boyutla da bakılmalıdır. Bir milletin varlık ve bekāsı eğitime bağlıdır. Milletleri ayakta tutacak «millî ruh» eğitim yoluyla kazanılır. Ancak adı «millî» olan eğitim ile; yeni nesle «millî ruh», «millî şuur», «millî heyecan» verilebilir. Yetiştireceğimiz nesle her devirde, mutlaka «millî şuur» verilmelidir. Milletlerin varlığı, ancak bu ruh ile geleceğe taşınır. Ve bu ehemmiyetli husus, hiçbir politik akıma kurban edilemeyecek kadar hayatî önem taşır.
İyi bir eğitim ile; insan-millet-ülke gelişimi gerçekleştirilebilir. Aklı hür, vicdanı hür, üretken, çalışkan, başarılı, cesur, kendine güvenen nesiller; iyi bir eğitimle yetiştirilebilir. İyi bir eğitimin içine kişilerin mânevî-rûhî-ahlâkî eğitimleri de girer. Bir ülkede yaşayan değerleri bir kenara iterek yapılan eğitim, daima eksik bir eğitimdir. Eksik eğitimler eksikli fertler ortaya çıkarır, onlarla da istenen başarı gelmez.
Yeni eğitim-öğretim yılında; bahsettiğimiz hususların tez elden giderilmesi, en büyük temennîmizdir.
Sadece şehirlerimizi, düğünlerimizi, karakollarımızı ve caddelerimizi bombalamıyorlar; bizi biz yapan inanç esaslarımıza ve fikir dünyamızın temellerine de büyük bir taarruz var. Hattâ kelimelerimize, mefhumlarımıza ve onların zihinlerimizdeki karşılıklarına büyük bir saldırı var.
Napolyon; Mısır’ı işgal ettiğinde yanında, şarkın dinamiklerini dinamitleyecek bir sözde ilim adamları ordusu da getirdi. Oryantalizmin başlangıcı olarak teklif edilen vâkıalardan biri budur.
Nasıl âdî terörist; «Düğünde bile emniyetimiz yok!» hissini bize yaşatmaya çalışıyorsa, etiketli, unvanlı terörist de; «İnançlarının güvenilecek bir tarafı yok. Neresinden tutarsan elinde kalır!» algısı meydana getirmeye uğraşıyor. Eli kalem/klâvye tutan, “algı yöneten” düşman da, müsbet değerlerimize menfî mânâlar yüklemeye çabalıyor.
Ülkemizin başına 15 Temmuz’u açan yapı hakkında, eskiden içinde ve üst noktalarında bulunmuş kişilerin itirafları, ortaya çıkan videolar ve bazı şifreli yazılardan şu anlaşılıyor:
Bu yapının gerek dîne, gerek akla, gerekse vatanperverliğe ve insanlığa sığmayan emir ve tâlimatlarını izah etmek için, elebaşına bazı pâyeler verilmiş:
Mehdî veya İsa veya Hızır (sâlih zât, sürekli Peygamber Efendimiz’le görüşen kâinât imamı)…
15 Temmuz sonrası, herkes bu yaşananlardan kendi bakış açısıyla istifade derdine düştü. Kimisi;
“Gördünüz mü lâiklik ne kadar kıymetliymiş!” propagandasına koyuldu. Kimisi;
“Cemaat ve tarîkatların hepsi aynı!” demek için fırsat buldu.
“Darbeyi yöneten imamlar (!) hep ilâhiyatçı, ilâhiyatların akademiye ne faydası var bu ülkede?” diyen bile oldu.
İstismarın iki hedefi olur:
1. İstismar ettiği şeyin kıymetini sömürmek.
2. İstismar ettiği şeyin kıymetini söndürmek!..
Maalesef, birçok kelime ve mefhumumuzu sömürdüler. Şimdi de kıymetini söndürme faslı var.
“Yargı imamı” diyorlar… Adâlete kasteden, âdil muhakemeye tarafgirlik, mafyavârî rüşvet ve haraç katan insana «imam» adı verilebilir mi?
Hâlbuki imam denilince biz;
İmâmü’l-Enbiyâ, İmâmü’l-Müttakîn, İmâmü’l-Harameyn isimleri vesilesiyle, Peygamber Efendimiz’i hatırlarız.
İmâm-ı Âzam, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Rabbânî gibi topluma en güzel şekilde rehberlik eden mezheb imamlarımızı, müçtehidlerimizi ve irfan dolu âlimlerimizi hatırlarız.
İmam gizli kapaklı işlerin perde arkası sorumlusu değildir. İmam, «emâm: Ön taraf» kelimesinden gelir. Halkın, ümmetin ve cemaatin önünde durur. Onlara namazda imâmet vazifesini edâ ettiği gibi, her güzel ve hayırlı mevzuda önderlik ve rehberlik eder.
İmam gibi Cemaat de zihnimizde ve gönlümüzde aşındırılmak istenen mazlum bir kelimemiz olmuştur. Cemaat denilince, ümmetten, toplumdan farklı ve gizli hesaplar içinde olan, düşmanlık ve günahta yardımlaşan bir gruplaşma anlaşılmaz. Böyle bir gruplaşma, lisanımızda ancak «fırka» diye adlandırılabilir ve merduttur. Bugün de böyle menfî gruplaşmaları «örgüt» tabiri gayet güzel anlatmaktadır.
Cemaat; tefrikanın, ihtilâfın ve ayrı-gayrı olmanın zıddıdır. Cemaat, gaye ve mefkûre birliği içinde beraberce saf tutanlara denir. Birr (iyilik ve hayrın kemâli) ve takvâda yardımlaşanlara denir. El birliğiyle, güç birliğiyle vatana, millete ve dîne hizmet edenlere denir.
Tarihimiz, İslâm’a, insanlığa hattâ bütün mahlûkata şefkat için bir araya gelmiş cemaatlerin, tarîkatların ve onların müntesiplerince kurulmuş vakıfların ve külliyelerin muhteşem misalleriyle doludur. Bunların herkesçe bilinen ve takdir edilen hizmetleri dışında hiçbir başka ajandaları olmamıştır. Bozulan, dalâlete dûçâr olan ve İslâm cemaati dışına düşen olmuş ise, o da sapık bir fırka hâline gelmiş ve reddedilmiştir.
Hizmet demişken; kirletilmeye çalışılan bu değerimiz de «Mahlûkata şefkat» prensibinin mücessem şekli ve içtimâî ibâdetlerin zirvesidir. Tasavvufî mânâda hizmet; hizmet edenin enâniyetini törpüleyerek, ona tevâzu, mahviyet ve derece kazandırırken, hizmet edilene de şefkat ve merhamet kanadı olur. Hizmet, batı dilindeki «servis»in tercümesi değildir. Meccânîdir, «rızâen lillâh»tır.
Gayesi hizmet olan cemaatler, halktan para toplamak değil, halka hizmet ve ikramda bulunmak gayesiyle vardırlar. Hamiyyetperver insanlar da tabiî ve gönüllü olarak o infak ve hizmet kervanına dâhil olurlarsa ne âlâ!..
Hele «himmet» kelimemiz… Hani Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerinin, Yûnus Emre’ye, «Buğday mı himmet mi?» diye sorduğu, âdeta maddiyattan ne kadar uzak bir şey olduğunu asırlar öncesinden ispatladığı o «himmet», bugün «para» hem de çeşitli zorbalıklarla alınan bir nevi «haraç» mânâsına getirilmiştir. Hâlbuki himmet, tasavvufta hem dervişin arınmak için göstereceği emek ve gayrete, hem de pîrin o gayrete karşılık mânevî yardımına verilen isimdir.
Hâsılı, kelimelerimizi bir an önce bu mânevî tahriften kurtarmamız gerekmektedir. Bunun için de, bilhassa medya dünyasındaki insanların, bu kelimeler yerine, örgüt, sorumlu, faaliyet gibi nötr yahut menfî tedâîlere sahip kelimeleri kullanmaları münasip olacaktır.
Maalesef bu yapının istismar saldırısından nasip alan hususlardan biri de «Mehdî» meselesi oldu.
Sahtesinden hareketle hakikîsine de saldırıldı. «Mehdî beklersen olacağı budur.» dendi.
Mehdî acaba kimdir, nedir öğrenelim diye internette de istifademize sunulan Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ne müracaat edenler ise, tarafgir, mehdî muârızı «Mehdî» maddesiyle karşılaştılar. Mehdî anlayışının Şia’dan geçtiği, Emevî ve Abbasîlerin hadis uydurduğu gibi oryantalist kurşunlarını sağa sola sıkan tarafgir bir metinle…
Aslında madde, cumhurun görüşüne sahip bir âlime yazdırılmalıydı. Değilse de İslâm levhası taşıyan bir ansiklopedide, tarafsız bir dille bütün görüşler dile getirilmeliydi. Meselâ Mehdî ile alâkalı hadisleri 20 ayrı sahâbînin aktardığı, bu meseleyi tevâtür derecesinde gören birçok âlimin olduğu gizlenmemeliydi.
Bizim ehl-i sünnet inancımızda Mehdî’nin istismar edilmeye açık bir tarafı var mıdır?
Aslında yok.
Mehdî yeni bir şeriat mı getirecek? Allah’tan vahiy mi alacak?
Fatih Sultan Mehmed Han ve askerleri bu müjdeye nâil oldular. Biz onları diğer İslâm kumandan ve askerlerinden farklı bir sınıfta mı düşünüyoruz? Fatih yaptıysa doğrudur, çünkü o peygamber müjdesi almıştır, diye bir tasnifimiz yok. Fakat bu müjde bize bir inşirah veriyor. Ecdâdımızın zâhirî ölçülerle de tespit edebileceğimiz istikamet üzere oluşlarına bir mânevî teyit oluyor. O kadar!.. Yine ecdâdımızın Lâle Devri gibi, Tanzimat gibi hatalı davrandığı yerlerde hatasını söylemekten geri durmuyoruz. Çünkü ölçümüz Kitap ve Sünnet.
Sapmamanın ölçüsü, Vedâ Hutbesi’nde verilmiş: İki emânete, Kitap ve Sünnet’e hakikî mânâda sarılan, sapmaz, doğru yoldan uzaklaşmaz.
Mehdî de Allah Rasûlü’nün getirdiği esaslar üzerinde hareket edecektir. Hazret-i İsa da… Mehdî’nin lügat mânâsı bile «hidâyet üzere» olduğunu anlatır. «Dalâlet üzere» değil!
Eğer Fetö’nün yanlışlarına; «Mehdiymiş» diye uyan biri varsa, asıl burada hata etmiş.
Zaten Fetö, hedef kitlesi olarak ekseriyetle dînî bilgisi zayıf kitleleri seçiyor ve onları müphem, kapalı ve dolambaçlı bir dille efsunluyordu. Bugün yeniden terviç edilmeye çalışılan lâikliğin son derecede katı bir şekilde uygulanması da, bu gibi yapıların gizlenmesine, takiyyeye başvurmasına meşrûlaştırıcı bir bahane oluyordu.
Yani Fetö’nün yaptıklarına Mehdî inancımız asla mazeret olmamıştır.
Mehdîliğini göbek genişliği ve sakal tıraşıyla ispatlamaya çalışan başka bir şarlatan ise, cümle âlemin alay ettiği bir kişi…
Mehdî haberlerinin hikmeti ne olabilir?
Şöyle bir izahta bulunulabilir:
Âhirzamana dair haberlerin çoğu korkutucu ve uyarıcıdır:
Fitneler, kanlı savaşlar, günahların yayılması, Deccal, Ye’cüc ve Me’cüc…
Bu ikazlar uyandırıcı… Fakat ümit kırıcı olmaması için, istikbâlin sadece karanlıklar ve felâketlerle dolu olmadığı, zaman zaman çok güzel ve muzaffer devirlerin de yaşanacağı ifade edilmiş.
Dolayısıyla, bizde Mehdî’yi bekleme miskinliği yoktur, fakat geleceğe ümitle bakmak vardır. Hangi korkutucu kıyâmet alâmeti başımızda patlarsa patlasın, elimizde fidanları ekmeye devam etmek ve şu hakikatleri şiar edinmek vardır:
“Kâfirler / müşrikler istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (et-Tevbe, 32; es-Saff, 8)
“Allah dînini bütün dinlere üstün kılacaktır.” (et-Tevbe, 33; es-Saff, 9)
“Bu iş (İslâm) gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır…” (Ahmed, IV, 103)
Hadîs-i şeriflerde ümmetin «sonu da hayırlı olan bir yağmura» benzetilmesi, âhirzamanda Efendimiz’in kardeşleri olarak vasfedilen, görmeye iştiyak duyduğu bir neslin yetişecek olması, Roma gibi yerlerin tekbirlerle (savaşsız, gönül fethiyle) fethedileceğinin bildirilmesi de bu kabildendir.
Böyle bir inanç miskinleştirmez, gayret ettirir. Nitekim bugün taarruzlar karşısında Mehdî müjdesini müdafaa edenler de, dînî eğitim ve tebliğ gibi sahalarda canla başla çalışanlardır. Bir de reddedenlerin gayretlerine bakmalıdır.
Bu şekilde doğru bir gelecek telâkkîsi şu bilgide olduğu gibi müsbet netice verir:
“Afrikalı müslümanlar Avrupalı sömürgecileri deccal olarak görmüşlerdir. 1927’de yayımlanan bir İngiliz hükûmet raporunda bu inancın Afrikalı müslümanları ayakta tuttuğu belirtilmiştir.” (TDV İA, Deccal maddesi)
Halkın telâkkîsinde (algısında) hatalar olabilir. Telâkkî düzeltilir, hakikat olduğu gibi bırakılır. Kader, şefaat, vesile vb. hususlarda da böyledir.
Gündemimizden bir misal:
İnsanlık tarihi boyunca kurban, çok istismar edilmiştir. «Tanrılar istiyor» denilerek zavallı çocuklar, genç kızlar, bazen ölen kişinin karısı veya köleleri gibi birçok masum, suçsuz yere öldürülmüş, adına da kurban denmiştir. Devrimizde de batıda görülen toplu intihar sapkınlıkları, yine dünyanın her yerinde adına teröristlerin «fedâî» (!) dediği intihar bombacıları, tâğutlara verilmiş kurbanlar mesâbesindedir. Yine farklı şekillerde; Halep’te, Antep’te çocuklar, kurban edilmeye devam edilmektedir!
Bu cürümleri; Allâh’ın emrettiği kurbanı ortadan kaldırmakla gidermeye kalkmak, ne aklın ne de dînin kabul edebileceği bir şeydir. Belki de tam tersi; bünyedeki şiddeti topraklama, merhamet, paylaşma, açları doyurma ve Allâh’ın hakikî tâlimatları altında bir araya gelme duygularıyla hakikî kurban, şiddet için en güzel çarelerden bir çaredir.
Kula kulluk var diye Allâh’a kulluk yanlış olur mu hiç?
Mafyavârî elebaşlarına bağlılık var diye, hakikî reislere sadâkat yanlış olur mu hiç?
Günah ve düşmanlıkta yardımlaşanlar var diye, iyilik ve takvâda bir araya gelmek yanlış olur mu hiç?
Mehdî haberleri ile alâkalı bir başka husus:
Peygamberimiz gaybı kendiliğinden bilmez. Fakat O’na çeşitli vesilelerle Cenâb-ı Hak gelecekten sahneler göstermiştir. Mîracda göstermiştir. Sünnetullah veya içtimâî ilâhî kanunlar diyebileceğimiz bazı esasları da bildirmiştir Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz… Geçmiş ümmetlerin düştüğü hataları bizim tekrarlamamamız için uyarmıştır. Aynı hataları yapanlar aynı âkıbetle, Fâtiha’nın son kelimesi olan dalâlete düşenlerden olmakla karşılaşacaktır çünkü.
Allah Rasûlü’nün bildirdiği bu alâmetlerden birçoğu ortaya çıkmışken, henüz zuhur etmemişleri reddetmek akla da aykırıdır.
Mehdî «beklemek» diye bir şey zaten yoktur dedik. Fakat tevâtür derecesindeki onca hadîs-i şerîfin başında muhafız gibi beklemek bizim vazifemizdir.
Çünkü vatan gibi, bayrak gibi mukaddestir o emânet de…
Sahih hadisler, bizi Kur’ân’a bağlayan kuvvetli bir halatın tel tel iplikleri gibidir. Onları zayıflatmanın bizi Kur’ân’dan da uzaklaştıracağından emin olun!..
__________________________
NOT: Mehdî’yi müjdeleyen hadislerin müdafaası ve tenkitlerin reddi için Ebubekir SİFİL Hoca’nın internette mevcut makale ve videolarını tavsiye ederiz. https://ebubekirsifil.com
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 225 1 Gusül dört şey sebebiyledir: Cenabet, hacamat, ölünün gasli ve Cuma guslü. Hz. Âişe (r. anha) 225 2 Gusul, her müslümana, yedi günde bir, kılına ve derisine vacibdir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 225 3 Cuma günü gusül, her bâliğ erkek ve kadına lazımdır. (Sünnettir) Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 225 4 Gadab şeytandandır. Sizden birine gadap ayakta iken gelirse, otursun. Eğer otururken gelirse uzansın. Hz. Ebû Said (r.a.) 225 5 Gadab şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Su ise ateşi söndürür. Öyle ise biriniz gadablanınca hemen yıkansın. Hz. Muaviye (r.a.) 225 6 Gurfeler (Cennet köşkleri) kırmızı yakut, yeşil zebercet ve beyaz incidendir. Onlarda hiç bir kusur ve ayıb yoktur. Cennet ehli bunlara, sizin gökte, doğu ve batıdaki parlak yıldızlara baktığınız gibi bakarlar. Ebu Bekirle (r.a) Ömer (r.a) (Bu gurfelerle ) nimetlendirildiler. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.) 225 7 Garib bir kişi hastalandığı zaman, sağına soluna, ön ve arkasına bakıp ta tanıdık bir kimse görmediği vakitte, Allah onun geçmiş günahlarını mağfiret edir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 225 8 Suda boğulan şehiddir, yangında ölen şehiddir. Garib ölen şehiddir. Zehirli hayvanla zehirlenen şehiddir. İç illeti ile ölen şehiddir. Yıkık altında kalan şehiddir. Kocasını kıskandığını saklayan, Allah yolunda mücahid gibidir ve o kadına şehid ecri vardır. Malı uğrunda öldürülen şehiddir. Nefsini müdafaa için ölen şehiddir. Kardeşi için öldürülen şehiddir. Komşusu için ölen de şehiddir. Marufla emreder ve mürkerden nehyederken ölen de şehiddir. Hz. Ali (r.a.) 225 9 Cuma günü gusl her baliğ müslümana vacibe yakın sünnettir. Bulursa, misvaklanmak ve koku sürünmekte böyle. Hz. Ebû Said (r.a.) 225 10 Gaflet şu üç halde olur: Aziz ve Celil olan Allah'ı zikirde gaflet, sabah namazını kıldıktan güneş doğuncaya kadar geçen zamandaki gaflet (Bu arayı zikirsiz geçirmesi) ve bir kimsenin borcunun kendi gücünü yenecek kadara getirmesindeki gaflet. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 225 11 Hile ve hased, ateşin odunu yemesi gibi, hasenatı yer. Hz. Hasan İbni Ali (r.anhüma) 225 12 Name (Şarkı v.s) kalbde nifakı yeşertir. Nasıl ki su otu yeşertiyorsa. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 225 13 Şarkı, oyun ve eğlence kalbde nifakı büyütür. Nasıl ki su otu büyütüyorsa. Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki, Kur'an ve zikir kalbde imanı büyütür, tıpkı suyun otu büyütmesi gibi. Hz. Enes (r.a.) 225 14 Zenginlik altmış bin dirhemledir. Bu miktara malik olmıyan fakirdir. Hz. Enes (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 226 1 Gıybet, bir adamın kusurunu arkasından söylemendir. Hz. Muttalib İbni Abdullah (r.a.) 226 2 Gıybet, zinadan daha şiddetlidir. Zina eden tövbe eder. Allah da onun tövbesini kabul eder. Fakat gıybet yapan, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, mağfiret olunmaz. (Gıybet edenin gıybet ettiği kimse ile helalleşmesi lazımdır.) Hz. Câbir (r.a.) 226 3 Namus gayreti imandandır. Kadın erkek bir arada eğlenmek te nifaktandır. Hz. Ebû Said (r.a.) 226 4 Taundan kaçan, harpten kaçan gibidir. Ona sabreden ise harbte sebat eden kimse gibidir. Hz. Câbir (r.a.) 226 5 Fitne uykudadır. Allah, onu uyandırana lanet etsin. Hz Enes (r.a.) 226 6 Baldır avrettendir. (onu örtün) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 226 7 Fıtrat beş tanedir: Sünnet olmak, kasıkları temizlemek, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyık kesmek. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 226 8 Allah'ın Rahmetinden ümidini kesmeyen fasık, Allah'ın rahmetinden ümid kesen abidden, rahmete daha yakındır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 226 9 Fecr iki türlüdür: Sahur yemeğinin haram, sabah namazı kılmanın caiz olduğu fecr, bir de yemenin caiz, sabah namazı kılmanın ise haram olduğu fecr. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 226 10 Fecr iki türlüdür: Birisi, deniz kurdunun kuyruğu gibi gider ki, bu yemeği haram kılmaz. Sabah namazını da caiz kılmaz. Diğeri, ufukta müstail şeklinde yaygın olarak görülür ki, namazı caiz, yemeği ise haram kılar. Hz. Câbir (r.a.) 226 11 Fıtrat icabı olan şeyler: Mazmaza (ağzı çalkalamak), istinşak (Burna su çekmek), misvak kullanmak, bıyık kesmek, koltuk altını temizlemek, parmak mafsallarını yıkamak, tırnakları kesmek, istinca mahalline (vesveseyi kesmek için) su serpmek ve sünnet olmaktır. Hz. Ammar İbni Yaser (r.a.) 226 12 Fakirler, Allah Tealanın dostlarıdır. Ve sermayeleri de gece ve gündüzleridir. Müjdeler olsun o kimseye ki, sermayasi gitmeden evvel ticaretini yaptı. Hz. Ali (r.a.) 226 13 Fakirlik, dünya ve ahiret yoksulluğudur. Dünya yoksulluğu ahiret zenginliği ve dünya zenginliği ise ahiret yoksulluğudur ki bu helak demektir. Dünya malını ve zinetini sevmek; işte bu ahiret fakirliği ve ahiret azabıdır. (Sevgi duymadan malı olursa bundan zarar görmeyecektir.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 226 14 Fakirlik, Allah tarafından sevilen bir şeydir ki, onunla ancak müminlerden sevdiğini mübtela eder. Hz. Ali (r.a.) 226 15 Fakirlik emanettir. Kim ki onu gizlerse, o kimse ibadette (ve emaneti muhafaza etmiş) olur. Ve kim de açığa vurursa din kardeşlerini borçlu kılmış olur. Hz. Ömer (r.a.) 226 16 Fakirlik mümine, atın yüzü üzerindeki gem ve yulardan daha ziyade yaraşır. Hz. Seddat İbni Evs (r.a.) 226 17 Fakirlik, insanlar arasında kusur, kıyamette süstür. Hz. Enes (r.a.) 226 18 Ümmetimin fesadı zamanında Benim sünnetimi ayakta tutan bir kimseye bir şehid sevabı vardır. Hz. Muhammed İbni Aclan (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 227 1 Harb iki türlüdür: Müşriklerle, onlar iman edinceye veya cizye verinceye kadar. Veya isyan etmiş taifeye karşı, Allah'ın emrini onlar kabul edinceye kadar. Eğer isyandan dönerlerse adeletle muamele edilir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 227 2 Allah yolunda öldürülmek, bütün günahlara kefaret olur. Yalnız emanete değil. Emanet , namaz, oruç ve söz de olabilir. Hepsinden muhimmi de elle getirilen emanete vefa etmektir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 227 3 Kıssalar anlatan adam lanete müstehak (aynen nakletmezse), dinleyen rahmete muntazır olur, tacirde rızka muntazırdır. Muhtekir ise laneti bekler. layiha (cenazelerde para ile tutulup ağlattırılan kadınlar) ve etrafında toplanan kadınlara, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 227 4 Namaz üzerinde oturan adam, ibadette oturan gibidir. Evinden çıkıp dönünceye kadar namazda yazılır. Hz. Ukbe İbni amir (r.a.) 227 5 Kaderiyye taifesi, bu ümmetin mecusileridir. Hastalanırlarsa onları ziyarete gitmeyin. Ölürlerse cenaze namazlarını kılmayın. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 227 6 Kur'an zenginliktir. Ondan sonra fakirlik yoktur. Kur'an'ın fakiri olan kimseye ise zenginlik yoktur. Hz. Enes (r.a.) 227 7 Kur'an bir milyon yirmi bin harftir. Kim onu Allah'dan ecrini umarak ve sabırla okursa, her bir harfine karşılık kendisine hurilerden bir zevce vardır. Hz. Ömer (r.a.) 227 8 Asıl deva Kur'an'dır Hz. Ali (r.a.) 227 9 Kur'an-ı Kerim şefaatçidir ve şefaati makbuldur. Riayet etmiyenlere ise hasım olarak isbatı vücud edecektir. Kim ki, Kur'an'ı öne alırsa, Kur'an onu Cennete götürür. Kim de arkasına bırakırsa onu da Cehenneme sürer. Hz. İbni Mes'ud (r.a.). 227 10 Kur'an Allah Azze ve Cellenin kelamıdır. Öyle ise Kur'an sahibi, Rabbinin, yasak ettiklerini yapmamak suretiyle, ona tazim etsin. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 227 11 Kur'an-ı Kerim, elfazı ve manası itibariyle ondan hoşlanmıyana çetindir. Hoşlanana ise her iki itibarla da müyesserdir. Ve O Hakemdir. Benim Hadisimde sözleri ve manası itibariyle çetindir, ve Hakemdir. Kim ki Ona tutunur, Onu anlar ve ezberlerse kıyamette Kur'anla beraber gelir. Kim Kur'ana ve Hadisime ehemmiyet vermezse dünya ve ahirette hüsrana uğrar. Hz. İbni Umeyr (r.a.) 227 12 Kur'an-ı Kerim Allah'a, gökten yerden ve içindekilerden daha sevimlidir. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 227 13 Kuran-ı Kerim, fasih bir Arabi lisanla inzal edildi. Keskese ve Keşkeşe ile indirilmedi. (S yi Ş yaparak bozanların dili ile değil) Hz. Hureyde (r.a.) 227 14 Kur'an okuyanlar, ehli Cennetin arifleridir. Hz. Enes (r.a.) 227 15 Kadılar üçtür: İkisi Cehennemde, biri Cennettedir. Hakkı bildi ve onunla hükmetti ise, o Cennettedir. Bilmeksizin hükmeden ateştedir. Ve Hakkı bilip te hükmünde zulmeden de ateştedir. Hz. Büreyde (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 228 1 Kalbler dört nevidir: Açık kalb; örtüsü, kılıfı olmayıb parlıyan nurlu bir kandil gibidir. Kılıflı kalb; Kılıfla örtülmüş ve bağlanmıştır. Dışı mühürlüdür. Ters kalb; (Aşağısı yukarı, yukarısı aşağıya gelmiş) yamuk kalb. Kılıfsız olan açık kalbe gelince, bu müminin kalbidir. Onun kandili içindeki iman nurudur. Kılıflı kalb, kafirin kalbidir. (Ne alır ne verir. Ona bir şey işlemez) Ters kalb, (tepesi aşağı olan kalb) münafığın kalbidir. Ki (Hakkı ve tevhidi bilir) ama inkar eder. Yamuk kalbe gelince; içinde imanda, nifakta olan kalbdir. Onun imanının misali, bir tane gibidir ki, o taneyi iyi su büyütür. Oradaki nifakın misali ise, irin ve kanın büyüttüğü çıban gibidir. O iki besleyiciden hangisi diğerine galib gelirse kalbde o hakim olur.(İman ile nifakı besliyen şeyler vardır. İmanı Zikir ve Kur'an, nifakı da oyun, eğlence, çalgı ve çağanak besler. Hangisini yenerse o galib gelir. Ya kalb alaşağı olur, ya da nifak körelir.) Hz. Ebû said (r.a.) 228 2 Kıntar, on iki bin okiyyeden ve her bir okiyye yer ile gök arasında olanlardan daha hayırlıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.). 228 3 Kıntar yüz rıtıl (batman)dır. Her rıtıl on iki okiyye, her okiyye yedi dinardır. Her dinar da yirmi dört kırattır. Hz. Câbir (r.a.) 228 4 Kafiri kıyamet gününde ter (ar, utanç) öyle sıkar ve bunaltır ki "Cehenneme de olsa beni kurtarın" der. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 228 5 Kebair (büyük günahlar): Allah'a şirk koşmak, (na-hak yere) insan öldürmek, ana-babaya isyan ve size en büyüğünü haber vereyim mi: Yalan söz söylemek ve yalan yere şahidlik etmektir. Hz. Abdullah İbni Bekir İbni Enes (r.a.) 228 6 Kebair: Allah'a şirk koşmak, ana-babaya isyan, insan öldürmek ve yalan yere yemindir. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 228 7 Kebair dokuzdur: En büyüğü Allah'a şirk koşmak, na-hak yere insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, iffetli kimseye zina isnadında bulunmak, cepheden kaçmak, ana babaya isyan, sizin dirinizin ve ölünüzün kıblesi olan Beytül Harama konan yasakları ayak altına almaktır. Hz. Ubeyd İbni Umayr (r.a.) 228 8 Büyük günahlar yedidir: Allah'a şirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek. Hz. Ebû Said (r.a.) 228 9 Büyük günahlar: Allah'a şirk koşmak, Allah'ın iyiliğinden ye'se düşmek ve Allah Azze ve Cellenin rahmetinden ümidini kesmektir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 228 10 Kebair; Allah'a şirk, namuslu kadına iftira, mü'min kimseyi öldürme, muharebe gününde cepheden kaçma, yetim malı yeme, müslüman ana-babaya isyan, ölü ve diri olarak kıblemiz olan Kabeye hürmetsizlik etmektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 228 11 Yalan yüzü karartır. Koğuculukta kabir azabıdır. Hz. Ebû Berze (r.a.) 228 12 Yalan imana aykırıdır. Hz. Ebû Bekir (r.a.) 228 13 Yalan, Adem oğlunun aleyhinde yazılır. (Müsabaha edilmez) Üç hal müstesna: iki kişinin bozulmuş olan arasını yatıştırmak için söylenen yalan, kendi ailesini (dirlik düzenlik düşüncesi ile) razı etmek için söylenen yalan bir de harbde yalan, Esasen harb hud'adır. Hz. Nuvas İbni Seman (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 229 1 Yalanın hepsi kaydolur. Müslümanın başından bir musibet defeden veya iyilik getiren yalan müstesna. Hz. Sevban (r.a.) 229 2 Hoş söz sadakadır. Ve camiye giderken atılan her adım da bir sadakadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 229 3 Mantar "'men'" (Beni İsraile inzal olunan nimet) dendir. Ve suyu da göze şifadır. H. Saad İbni Zeyd (r.a.) 229 4 Kem'e (mantar) Allah Tealanın Beni İsraile indirdiği "men'dendir. Suyuda göze şifadır. Hz Saad İbni Zeyd (r.a.) 229 5 "Kenud" ona derler ki, yanlız yer, taifesini men eder. Ve kölesini de döver. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 229 6 Kevser, Cennette bir nehirdir. Yanları altın, mecrası inci ve yakut, toprağı miskten iyi kokar ve suyu da baldan tatlı ve kardan beyazdır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 229 7 Akıllı, nefsini güden (te'dib ve muhasebe eden) ve ölümden sonrası için amel eden kimsedir. Aciz de odur ki nefsini hevasına koyuverir ve Allah'a (iyi yapar inşaallah) diye temennide bulunur. Hz. Seddat İbni Evs (r.a.) 229 8 Kur'an-ı meharetle okuyan kimse, vahiy memuru meleklerle beraberdir. Müşkilatla okuyan için ise iki sevap vardır. (emekleme ve okuma) Hz. Âişe (r. anha) 229 9 Müzzine sesinin gittiği kadar mağfiret olunur. Ve ona o mesafedeki yaş ve kuru herşey şehadet eder. Namaza gelen adama da yirmibeş namaz sevabı yazılır. Ve onun iki namazı arasındakilere kefaret olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 229 10 Ezanda müezzin, kamette imam sahibi selahiyettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.). 229 11 Allah rızası için ezan okuyan müezin, ezan okuduğu müddetçe, kanı içinde kımıldayan şehid gibidir. Ona yaş ve kuru her şey şehaded eder. Ölürse, kabrinde kurtlanmaz. Hz. İbni ömer (r.a.). 229 12 İhlaslı müezzin, kanı içinde yuvarlanan şehid gibidir. Ve o, ezanla kamet arasında istediğini Allah'tan ister. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 229 13 Müezzin Allah'ın davetçisi, imam Allah'ın nuru, saflar Allah'ın erkanı (izzeti ve askeri) ve Kuran Allah'ın kitabıdır. Öyle ise Allah'ın davetçisine icabet edin. Allah'ın nurunu alın. Allah'ın dininin erkanı (ana duvarı) olun ve Allah'ın kelamını da öğrenin. Hz. Ebû Saidil Ensari (r.a.) 229 14 Müezzinler, kıyamet günü boyca insanların en uzunudur. Hz. İbni Zubeyr (r.a.) 229 15 Müezzinler müslümanların iftarlarında da, sahurlarına da eminlerdir. Hz. Ebû Mahzure (r.a.)
ÜRÜN AÇIKLAMASI Bu kitapla beyninizin şifresini keşfedeceksiniz Her şey beynin yaratıcı üssü Ar-Ge laboratuvarını hissetmekle başladı. Yaratıcı üs Ar-Ge laboratuvarını hisseden beyin duyduğu uyarılar sayesinde şifrelerle ilişki kurmaya başlıyor. Algıladıklarını ön frontal lobda (beynin ön bölgesi) değerlendirdikten sonra yaratıcı üssü (Ar-Ge) araştırma geliştirme laboratuvarına gönderiyor. Keşif, icat, yenilik, buluş, yaratıcılık gibi tüm işlemler burada başlıyor. Çok yönlü beceriye sahip beynin yaratıcı üssü (Ar-Ge) araştırma geliştirme laboratuvarı keşif icat buluş şifrelerinin refleksiyle farkındalık yaratacak projeler üretiyor, hedef saptıyor, plan yapıyor ve uyguluyor. Beyin bütün bunları gerçekleştirmek için tek duyguya ihtiyaç duyuyor. Bu duygunun adı. Hissetmektir. Beynin keşfi neler kazandırır * Yaratıcılık * Özgüven * Aura * Empati * Hayal gücü * Analitik düşünce * Kararlılık * Hakimiyet * Vizyon * Karizma
DİZ ÇÖK! 27 Kasım 2017 YAZAR : Abdullah Mesud HIDIR mahidir@gmail.com
Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, 1865’te Van’ın Başkale kazasında doğdu. İlk derslerini babasından aldı. Başkale’deki iptidâî ve rüşdiye mekteplerini bitirdikten sonra Irak’a giderek eğitimine devam etti. Döndükten sonra kendisine miras kalan servetle bir medrese ve bir kütüphane yaptırdı. Kādirî tarîkatına mensup olan ve «Arvas seyyidleri» diye tanınan ailesinin mâzîsi yaklaşık altı yüz elli yıl öncesine dayanır.
1919 yılında İstanbul’a gelerek Bir süre Evkaf Nezâreti’nce Eyüp’te misafir edildikten sonra yine Eyüp’teki Kaşgârî Dergâhı şeyhliğine tayin edildi. Sultan Vahideddîn tarafından kendisine bir medresede müderrislik vazifesi verildi. Bu arada dergâh şeyhliği, imamlık ve vaizlik vazifelerini de îfâ etti. Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, Arvâsî Hazretleri’ne intisâb ederek ondan feyz aldı, istifade etti.
Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, 27 Kasım 1943’te vefat etti. Kabri, Ankara/Bağlum’dadır.
***
Talebesi Necip Fazıl anlatıyor:
Şimdi, garibinize gidecek bir şey söyleyeyim size… Bir gün Efendi Hazretleri’ne (Abdulhakîm Arvâsî) sordum;
Onunla her konuşmam virgülüne kadar hatırımdadır. Meselâ;
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
mısraı var ya… Bu daha evvel;
Diz çök zorlu kader, önümde diz çök!
idi. Şiiri okuduğum zaman, kendisi dikkatle dinledi ve sükût etti. Ne tasvip ne bir şey… Ürperdim. Ve hemen, şerîata en küçük mikyasta zıtlık ifade eden bir nokta var mı diye baktım. Bunu buldum: Kader diz çökmez!.. Onu «nefs» yaptım.
Sultan V. Mehmed Reşad, 2 Kasım 1844’te Çırağan Sarayı’nda doğdu. Saray an‘anelerine göre yetiştirildi. Arapça ve Farsça öğrendi. 31 Mart Vak’ası’nın ardından 1909’da tahta çıktı. 9 yıllık hükümdarlığı müddetinde on defa hükûmet değişti. Her bir hükûmetin değişmesi de sancılı oldu. Sultanda ise; veliahtlığı döneminde kısıtlanmasından ötürü, bu buhranları yönetebilecek tecrübe ve bilgi yoktu.
Sultan Reşad; halim-selim, yumuşak huylu, merhametli, dindar ve nâzik bir padişahtı. Tasavvufla ilgilenirdi, Mevlevîliğe müntesipti. Edebiyatla da ilgilenen Padişah, aynı zamanda şairdi. Çanakkale zaferi üzerine kaleme aldığı;
Savlet etmişdi Çanakkale’ye bahr ü berden, Ehl-i İslâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden.
şeklinde başlayan gazeli meşhurdur. Birçok şair tarafından tahmis edilmiştir.
Sultan Reşad, 3 Temmuz 1918 tarihinde vefat etti. Kabri, Eyüp’teki Sultan Reşad Türbesi’ndedir.
***
Dolmabahçe Sarayı’nda resmî merasime iştirak eden şeyhülislâmlar; büyük salonun kapısından girince doğrudan doğruya padişahın önüne teveccüh eder ve o da şeyhülislâmı oturduğu tahtta değil ayakta kabul eder, aralarında musâfaha ederler, şeyhülislâm da dönüşte arkasını padişaha dönmemek için halı boyunca geri geri gidermiş.
Bir sene Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’nin merasim için giydiği beyaz pabuçları ayağına bir hayli bol gelmiş. Geri geri giderken bir tanesi, bir iki adım sonra da diğeri ayağından çıkmış. Şeyhülislâm, pabuçlarla meşgul olmayı teşrifata muhalif bularak orada bırakmış ve çoraplarla yerine dönmüş. Teşrifat müdür muavini Ercüment Ekrem de pabuçları kılıcının ucu ile salonun bir köşesine fırlatmış. Merasimden sonra vükelâyı tekrar odasına kabul eden Sultan Reşad, Şeyhülislâm’a;
“–A hocam, insan hiç bu kadarcık gürültüye pabuç bırakır mı?” diye latîfe etmiş.
ALLÂH’IN YOLUNDAYIZ.
Asıl adı Osman Zeki YÜKSEL olan gazeteci, fikir ve icraat adamı Osman Yüksel SERDENGEÇTİ, 1917’de Antalya’nın Akseki ilçesinde doğdu. Eski Diyanet İşleri reislerinden Ahmet Hamdi AKSEKİ’nin yeğenidir. Üniversite tahsili için Ankara’ya giderek Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi felsefe bölümüne kaydolduysa da çıkan karışıklıklar sebebiyle üniversiteyi tamamlayamadı.
Dînî ve millî meselelerde son derece hassastı. İslâm’ın ateşli müdâfîlerindendi. Aylık çıkardığı «Serdengeçti» dergisindeki yazı ve şiirlerinde iğneleyici, sert bir dil kullanırdı. Devrin genç müslümanları üzerinde büyük tesirler uyandırdı.
Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bir Millet Neden Ağlar, Ayasofya Dâvâsı ve daha birçok eser kaleme alarak topluma yön gösterdi.
Osman Yüksel, 10 Kasım 1983’te vefat etti. Kabri, Ankara Cebeci Asrî Mezarlığı’ndadır.
***
Osman Yüksel, milletvekili olduğu dönemde radyoda yaptığı konuşma esnasında;
“–Allâh’ın, vatanın ve milletin yolundayız.” dediği için tutuklanır. Hâkim sorar;
“–Hakkında böyle bir suçlama var. Ne diyorsun?” der. Serdengeçti soruyu şöyle cevaplar:
“–Vallâhi hâkim bey! Günlük konuşmalarımızda «Allah» kelimesini kullanmak o kadar normal bir şeydir ki; «Allah yolunu açık etsin!» deriz; «Allâh’a ısmarladık!» deriz; «Allâh’a emânet ol!» deriz.
Allah kelimesini kullanmak bu kadar normal bir şey iken, benim Allah demem suç sayılıyorsa, benim buna karşı söyleyeceğim söz sadece; «Allah Allah!»
Bir devlet dairesinde memur olarak çalışan Doğrucu Dâvud; her gördüğü yanlışlığı ve hoşuna gitmeyen şeyleri, arkadaşlarının, hattâ şeflerinin, müdürlerinin yüzüne söyleyiverir.
Bir gün bu pervasız adamdan iyice bıkan bir grup memur, bu adamı hâkime şikâyet ederler:
“–Ne olursunuz Hâkim Bey, şu «Doğrucu Dâvud»u buradan sürünüz, hep doğruları söyleyip duruyor.”
Hâkim:
“–Sizin ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Biz zaten burada doğruların ortaya çıkması için uğraşıyoruz. Haklı ile haksızı ayırt etmek için çalışıyoruz.” der ve onları gönderir. Bir süre sonra aynı grup tekrar hâkimin karşısına çıkar, Doğrucu Dâvud’u yine şikâyet ederler:
“–Daha fazla dayanamayacağız!” derler. Bunun üzerine hâkim, Doğrucu Dâvud’u çok merak eder ve bizzat görmek ister, çağırtır. Doğrucu Dâvud, hâkimin karşısına çıkar çıkmaz:
“–Selâmün aleyküm şaşı gözlü Hâkim Bey!” deyiverir. Gerçekten de hâkimin gözü anadan doğma şaşıdır. Hâkim; bu söze içerler, canı sıkılır ve;
“–Bu kadar da doğruculuk olmaz!” der. Doğrucu Dâvud’un işine son verir, memurluktan atar. Dâvud, hâkime yalvarıp yakarırken bir yandan da kendini savunur:
“–Hâkim Bey! Ben yanlış bir şey söylemedim ki, sadece size şaşı gözlü dedim. Sizin gözünüz şaşı değil mi?” Fakat bu sözleri hâkimi kararından çevirmeye yetmez.
ABDÜLHAKÎM ARVÂSÎAHMET HAMDI AKSEKİÇIRAĞAN SARAYIDOĞRUCU DÂVUDDÜNYAEDEBIYATISLAMKĀDIRÎ TARÎKATIKALPKARAKTERKÜLTÜRMILLETNECIP FAZILOSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİSANATSULTAN V. MEHMED REŞADTARIHTOPLUMYÜZAKI DERGİSİ Yazı « OLMADAN OLMAZ!
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 230 1 Müezzinler müslümnların namazları ve hâcetleri (oruç vakitleri) üzerine eminleridir. Hz. Hasan (r.a.) 230 2 Müezzinler "emin" ve imamlar "Zâmin" (tekeffül edici) dirler. Allah, imamları irşad, müezzinleri mağfiret buyursun. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 230 3 Mü'min, insanların kendinden emin olduğu ve müslüman da müslümanların dilinden zarar görmediği kimsedir. Muhacir de fenalığı terkeden adamdır. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, komşusu kendisinin eziyetinden emin olmıyan kimse Cennete giremez. Hz. Enes (r.a.) 230 4 Mü'min bir, kafir ise yedi kursağına yer.( Bir gün bir adam geldi, Peygamberimiz (s.a.v) e misafir oldu. Yedi sefer süt getirdiler içti. O gün müslüman oldu, ertesi günü bir sefer süt ile doydu.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 230 5 Mümin bir, kafir yedi kursağına içer. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 230 6 Mü'min, Cennette evlad istediğinde, onun hamli, doğumu ve yaşı bir anda istediği şekilde olur. Hz. Ebû Said (r.a.) 230 7 Mü'min Mü'minin aynasıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 230 8 Mümin müminin aynasıdır. Ve mümin müminin kardeşidir. Nerede rastlarsa onu toparlar ve arkasından korur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 230 9 Mümin ülfet eder. Ülfet etmiyen ve ülfet edilmiyen kimsede hiç bir hayır yoktur. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.) 230 10 Mümin mümin için bir yapı gibidir. Birbirini bağlar. Hz. Ebû Mûsa (r.a.) 230 11 Kavi mümin Allah'a, zaif müminden daha hayırlı ve sevgilidir. Gene de her birinde hayır vardır. Sana menfaat verecek şeye haris ol. Fakat Allah'a dayanarak işe giriş ve acze düşme. Eğer sana bir şey isabet ederse şöyle yapsaydım, böyle olurdu, deme. Lakin Allah böyle takdir etti ve dilediğini yaptı de. Zira "Keşke" sözü şeytanın işine yol açar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 230 12 Mümin gayyur olur. (Irz ve namusu hususunda kıskanç olur) Allah (z.c.hz)'leri da gayyurdur. (Bunun için Allah fuhuşu haram etmiştir) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 230 13 Mümin alicenaptır ve kerimdir. (Hüsnü zannı sebebiyle aldanır) Facir ise hilekardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 230 14 Mümin her halinde hayır üzerindedir. Ruhu, Allah Azze ve Celle'ye hamd eder olduğu halde, iki yanı arasında kabzolunur. Hz. İbni Abbas (r.a.) 230 15 Mümin iki korku arasında bulunan bir kuldur. Geçmiş günahını anar ve bundan dolayı Allah ona ne yapacak, bilmez, korkar. Yaşadığı kadar daha nelere uğrayacak onu da bilmez ve korkar. Ravisi belli değil
Günahların Allah tarafından bağışlanması anlamında bir terim.
Sözlükte “örtmek, gizlemek, birinin kusurunu ifşa etmeyip bağışlamak” mânasına gelen gafr (gufrân) kökünden türemiştir. Allah’a nisbet edildiğinde “kulunun günahını örtüp kusurunu bağışlaması” anlamına gelir (Lisânü’l-ǾArab, “ġfr” md.). Râgıb el-İsfahânî, Allah’a izâfe edilen mağfireti kulunu azap görmekten koruması şeklinde yorumlamıştır. Aynı kökten gelen istiğfâr “kişinin kusurunun bağışlanmasını Allah’tan talep etmesi” demektir. İsfahânî’ye göre bu talebin hem
söz hem fiille olması gerekir; aksi halde istiğfar kişiyi yalancı durumuna düşürür (el-Müfredât, “ġfr” md.).
Kur’ân-ı Kerîm’de mağfiret kökünden türeyen toplam 234 kelimenin 229’u Allah’a nisbet edilmiştir (gāfir, gafûr, gaffâr, gufrân, mağfiret, istiğfâr). Bunların kırk ikisi istiğfar kavramı etrafında şekillenmiş olup sonuç itibariyle Allah’ın bağışlayıcı niteliğine râcidir. Bu arada mağfiret kelimesi bir yerde “başkasının kusurunu görmeme” anlamında insana (el-Bakara 2/263), yirmi yedi âyette de Allah’a nisbet edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ġfr” md.). Mağfiret kavramı, Kur’an’ın yaklaşık 100 sûresinde yer almak suretiyle Allah’ın engin merhamet ve bağışlayıcılığını ifade etmektedir. Ayrıca, “Şunu bilmelisin ki rabbinin bağışlayıcılığı engindir” (en-Necm 53/32) gibi müjdeleyici beyanlardan başka mağfiret kavramının geçtiği âyetlerin çoğunda mağfiretle birlikte büyük ecir, nicelik ve nitelik açısından üstün değerli rızık ve cennetlerin verileceği beyan edilmektedir.
İnsan ne kadar çaba sarfetse de kendi ölçüleri çerçevesinde bile ideal bir kişi olamaz. Hayatında yaratana ve yaratılmışlara karşı yanlış davranışlarda bulunmadığını kendi vicdanında kabul edecek birinin mevcudiyetini düşünmek kolay değildir. Bu açıdan bakıldığında en büyük saygıya lâyık olan Allah’ın kendisine karşı işlenen hataları affetmesi kişinin hayata bağlanmasını sağlamakta, ebedî âlem hususunda ümitsizliğe kapılmasını önlemekte ve onu yapıcı bir psikolojiye yükseltmektedir. Bu konudaki âyetlerin genel muhtevasından anlaşılacağı üzere affedicilik geniş kapsamlı ilâhî bir vasıf olmakla birlikte gerçekleşmesi insanda bulunması gereken bazı niteliklere bağlıdır. Bunların başında tereddütsüz iman gelir. Birçok âyette buna yararlı davranışlar da (amel-i sâlih) eklenmiştir. Enfâl sûresindeki âyetlerde (8/2-4) Allah katında yüksek dereceler, mağfiret ve tükenmez rızkın vaad edildiği tereddütsüz imanın vasıfları şöyle sıralanmıştır: Allah’ın anılması halinde kalbin korkuya yaklaşan bir saygıya bürünmesi, Kur’an âyetlerine vâkıf olunduğu oranda imanın pekişmesi, Allah’a tevekkül edilmesi, namazın kılınması ve Allah yolunda harcama yapılması.
Mağfiret kavramı hadis literatüründe de geniş bir yer tutmuştur. Wensinck’te bu kavramın geçtiği rivayetlerin kaynakları yirmi dört sütunu bulmaktadır (el-MuǾcem, IV, 528-540). Ebû Zer el-Gıfârî’den rivayet edilen kutsî bir hadise göre Cenâb-ı Hak, kendisinin özel olarak koruduğu kimseler hariç bütün insanların hatalı olduğunu bildirmiş, bu sebeple zâtından mağfiret dilenmesi halinde kusurları bağışlayacağını vaad etmiştir (İbn Mâce, “Zühd”, 30). İlgili hadislerde Hz. Peygamber’in belli şahıslar, muhacir ve ensar grupları ve bütün ümmeti için bağışlanma duasında bulunduğu nakledilmiştir (a.g.e., IV, 534-535).
Kur’an ve sahih hadislerden oluşan naslarda Allah’tan samimiyetle mağfiret dilenmesi halinde şirk dışındaki bütün günahların affedileceği belirtilmektedir. Bununla birlikte diğer bazı naslar göz önünde bulundurulduğunda kul hakkının bağışlanmayacağı anlaşılır, zira bu hakkın sahibi Allah değil kuldur. Ayrıca bağışlanma talebi bir nevi tövbe niteliği taşır. Tövbenin kabul edilmesi için de bazı şartların gerçekleşmesi söz konusudur (ayrıca bk. GÜNAH; KEBÎRE; TÖVBE).
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ġfr” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ġfr” md.; et-TaǾrîfât, “Maġfiret” md.; Wensinck, el-MuǾcem, IV, 528-540; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ġfr” md.; Buhârî, “Eźân”, 32, “Ĥudûd”, 27, “Tevĥîd”, 24, “Vuđûǿ”, 38; Müslim, “Ĥudûd”, 22, “Tevbe”, 45; İbn Mâce, “Zühd”, 30.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 231 1 Cesedde baş ne mevkide ise, ehli imana göre mümin de odur. Nasıl baş ağrıyınca beden elem çekerse, mümin de ehli imandan birinin zarar görmesi ile elem duyar. Hz Sehl İbni Saad (r.a.) 231 2 Mümin Allah'a, bazı melaike-i mukarrebinden daha şereflidir. Hz. Enes (r.a.) 231 3 İnsanlara karışıp da ezalarına sabreden mü'min, insanlara karışmayıp da ezalara sabretmiyen mü'minden daha faziletlidir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 231 4 Müminin külfeti azdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 231 5 Mümin, dünyada kendisine isabet eden şeyler (nimetler) sebebiyle ahirette muâhaze edilmez. Fakat kafir edilir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 231 6 Mümin Allah'a bazı melâikelerden daha mübarektir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 231 7 Mümin olduğu gibi menfaattir. Onunla yürürsün sana menfaat verir. Ortak olursun sana menfaat verir. Onun her bir işi menfaattir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 231 8 Mü'min yumuşaktır. O kadar ki, onu yumuşaklığından dolayı ahmak zannedersin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 231 9 Mümin her ahlak üzerine ahlaklanır. Fakat onda yalanla ihanet bulunmaz. Hz. Abdullah İbni Ebi Evfa (r.a.) 231 10 Mümin omuzlar yumuşak kimsedir. (İyi geçimlidir) O, din kardeşine rahatlık verir. Münafık ise uzak durur. Ve kardeşine sıkıntı verir. Mümin selam vermekte atılgandır. Münafık ise bakar ki önce kendisine versinler. Hz. Enes (r.a.) 231 11 Mümin beş türlü şiddet arasındadır. Müslaman kardeşi onu çekemez, münafık ona buğz eder, sevmez onu, kafir onun canına kasteder, kendi nefsi onunla uğraşır ve şeytan onu şaşırtmaya uğraşır. Hz. Enes (r.a.) 231 12 Müminin evi kamıştır, yemeği kırıntıdır, üstü başı perişandır, saçı dağınıktır, kalbi huşuyla doludur, aklı fikri ise bu dünya köprüsünü hayırlısı ile selametle geçmektir. Hz. Enes (r.a.) 231 13 Müminin lisanından melek söyler. Kafirin lisanından şeytan söyler. Mümin Allah'ın sevgilisidir. Müminin işini Allah görür. Hz. Enes (r.a.) 231 14 Mümin akıllıdır, basiretlidir, uyanıktır. Vukuf sahibidir. Her şeyde yönünü Allah'a çevirmiştir. Acele etmez, alimdir, verağ sahibidir. Münafık ise bunun aksine ne nederen geldiğine dikkat eder ne gittiğine. Ötekini berikini çekiştirir, harama dikkat etmez, sözünü karıştırır, nerden kazandığına ve nereye harcadığına bakmaz. Hz Enes (r.a.) 231 15 Mümin dünyada garib gibidir. Dünyanın izzetiyle ünsiyet etmez. İnsanların ikbal ettikleri hal, tevazu sebebiyle, onda görülmez. Onun öyle bir hali vardır ki, bu hal, başkalarını rahatlandırır. Amma bundan dolayı kendisinin bedeni meşakattadır. Hz. Behz (r.a.) dedesinden 231 16 Mümin, iyalinin iştahiyle yer (yani onların iştahı kaçmasın diye.) Münafığın iyali ise onun şehveti ile yer. (Yani onun yeyişi ötekilerini iştahlandırır.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 231 17 Mümin, kendisinin yaratıldığı nuru ilahi ile bakar. (Diğerlerinin nüfuz edemediği noktaları görür) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Mümin kabrinde "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" dediğinde ve Hz. Muhammed (s.a.v)'i tanıdığı takdirde, bu Aziz ve Celil olan Allah'ın şu mealdeki kavlinin mazmunu gereğince olur: " Allah, iman edenlere dünya hayatında da ahirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder." Hz Bera (r.a.) 232 2 Müminler dünyada üç sınıftır: Allah'a ve Resulallah'a inanıp şüphe getirmiyen ve mal ve canı ile Allah yolunda mücahede edenler. Kendisinden, insanların mal ve canı hususunda emin oldukları kimseler. Nefsi bir şeye tamah ettiğinde durup Aziz ve Celil olan Allah için onu terkedenler. (Böylece zühd ve takvaya nail olur ve bundan aşağı müslümanlık da yoktur) Hz. Numan İbni Beşir (r.a.) 232 3 Müminler tek bir kişi (vücud) gibidir. Başı ağrıdığı zaman bedenin sair azaları da ateş ve uykusuzlukla ona katılır.(Biri rahatsız olursa hepsi rahatsız olur) Hz. Numan İbni Beşir (r.a.) 232 4 Müminler yumuşak ve hafiftir. Munis bir deve gibi, boynunu "ey" deyince inkıyad eder. Sert bir yer de olsa "ıh" denilince çöker. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 232 5 Müminler birbirlerine muhabbetli ve hayırhahdır, evleri ve bedenleri ayrı olsa da. Facirler ise birbirlerini aldatıcıdırlar. Evleri ve bedenleri toplu olsa da. Ve birbirleriyle mücadele ederler. Hz. Enes (r.a.) 232 6 Allah uğrunda birbirine muhabbet eden kimseler, Onun gölgesinden başka gölge olmıyan günde, O'nun Arş-ı Alasının gölgesindedirler. Kendilerine nurdan kürsüler kurulur. Onların Rableri ile olan meclislerine, Peygamberler, sıddıklar ve şehidler bile imrenirler. Hz. Muaz İbni Cebel (r.a.) 232 7 Allah yolunda birbirlerini sevenler, arşın gölgesinden başka gölge olmıyan o günde, arşın gölgesindedirler. Nurdan minberler üzerinde. Onların mekanlarına Nebiler ve Sıddıklar gıpta ederler. Hz. Muaz (r.a.) 232 8 Allah yolunda muhabbet edenler, Arşı Ala etrafında yakuttan kürsüler üzerinde olurlar. Hz. Ebû Eyyüb (r.a.) 232 9 Cumaya erken gelen kimse deve kurban eden gibidir. Bunu takiben gelen sığır kurban eden gibi, bunu takiben gelen ise koyun kurban etmiş gibidir. İmam minbere orutduğunda defter kapanır ve melekler hutbeyi dinlemeye otururlar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 232 10 Müttekiler efendilerdir. Alimler ve fakihler de kılavuzlardır. Ve bunlardan misak (ahid) alınmıştır. Bunların meclislerinde oturmak berekettir. Yüzlerine bakmak ise nurdur. Hz. Âişe (r. anha) 232 11 Müttekiler efendi, fakihler kılavuzdur. Onların meclisinde oturmak insanın nurunu ziyade eder. İlminden istifade edilen bir alim, bin abidden efdaldir. Hz. Ali (r.a.) 232 12 Kocası ölen kadın renkli ve süslü elbise giymez. Ziynet de takmaz, kına sürmez ve sürme çekmez. (İddeti bitene kadar. Hamile değilse 4 ay 10 gün.) Hz. Ümmü Seleme (r.anha) 232 13 Seferde namazı tamam kılan, hazerde eksik kılan gibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 232 14 Meclisler emanettir. Sırrı ifşa edilmez. Üç meclis müstesna: Haram kan akıtılması konuşulan meclis, Haram fercin helal sayıldığı meclis ve helal olmıyan malın helal sayıldığı meclis.
Gazete Rize Ana Sayfa Kategoriler Galeri Video Yazarlar Künye İletişim Üyelik İşlemleri Kapat
(0) Bayram Ali Kavalcı - Mecelle Kanunu Nedir? 15 Kasım 2017, 15:36 YAZARIN DIĞER YAZILARI Asıl adı, Mecelle-i Ahkam-i Adliye olan meşhur Mecelle; Osmanlı Devleti zamanında, 1869–1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki 14 kişilik bir ilmî heyet tarafından, Hanefî mezhebine göre bölüm, bölüm hazırlanarak kabul edilen, İslâm dünyasının ilk ve en önemli medeni kanunudur.
Mecelle; bir giriş ile 16 bölümden meydana gelmiş ve toplam 1851 maddedir. İçinde umumî prensiplerle ilgili 100 maddeye ilâveten, borçlar, ticaret, eşya ve muhakeme hukukuna dair hükümler bulunan mükemmel bir eserdir. İslâm Hukuku denilince birçok kimsenin hatırına Mecelle gelirse de, İslâm Hukukunun tamamı Mecelle ‘den ibaret değildir. Mecelle, yalnız Hanefî mezhebinin muamelata ait hükümlerini ihtiva etmektedir.
Mecelle yazılmadan önce, asırlar boyunca bütün İslâm memleketlerinde ve bu arada Osmanlı Devletinde uygulanmış olan İslâm Hukukunun bazı hükümleri, fıkıh kitapları ve fetvalar yardımı ile hazırlanmış ve her an herkesin müracaat edip, kolaylıkla anlayıp tatbik edebileceği sade maddeler hâline getirilmiştir.
1918’den sonra Osmanlı Devleti’nden ayrılan memleketlerde, daha sonra buralarda kurulmuş olan devletlerde Mecelle, modern mahkemelerce medenî kanun olarak tatbik edile gelmiştir. Arnavutluk’ta 1928, Lübnan’da 1932, Suriye’de 1949 ve Irak’ta 1953’de Mecellenin yerini yeni medenî kânunlar almıştır. Kaynak: Tam İlmihal Saadeti Ebedîye. Daha önce 1878’de Osmanlı Devleti’nden ayrılmış olan Kıbrıs’ta ve İsrail ile Ürdün’de hâlâ medenî hukukun esasını, Mecelle teşkil etmektedir.
"Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme. Bir gönül yapamazsan yıkıp viran eyleme." Yunus Emre. "Nefse hasım olan Allah c.c.a dost olur. Nefse dost olan ise Allah c.c.a hasım olur". Zünnun-i Mısri.(Kuddise sirruhu) Sultanların devlet adamlarının bozulması zulümle, Alimlerin bozulması tamahkarlıkla, fakirlerin bozulması ise riya ile olur. Ebu Bekir Varrak (Kuddise sirruhu) Lale gül dergisi Aralık 2018.sy.88.
"Elinde Kur'an olanın ve onunla amel edenin sırtı yere gelmez". Mahmut Efendi hazretleri (kuddise sirruhu) "Bir mümine faydan dokunmuyorsa bari zararın dokunmasın Sevindirmen mümkün değilse bari üzme." Yahya bin Muâz (Rahmetullahi aleyh) "Dilini gıybetten, kalbini hasetten, mideni haramdan, amelini riyadan temizle!." Feriddüddin Attar (kuddise sirruhu) Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise ; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır. İmâm-ı Şafi ( Rahmetullahi aleyh) Lale gül dergisi Aralık 2018.sy.88.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 233 1 Meclisler emanettir. Bir müminin bir mümine çirkin bir şey götürmesi yakışmaz. Hz. Usame İbni Zeyd (r.a.) 233 2 Meclis üçtür. Ğânim, Sâlim ve Şâhip, Ğânim, zikredendir. O ganimet kazanır. Mecliste zikirde bulunur veya zikir meclisinde bulunur. Sâlim, mecliste sükut ederek salim olan kimsedir. (Yalan yanlış söz ederek zarara girmemiş) Şâhip ise, batıl şeylere dalıp zarara uğrıyan kimsedir. Hz. Enes (r.a.) 233 3 Meclis ehli üçtür. Ğânim, Sâlim ve Şâhip. Ğânime gelince; Allah'ı zikreden. Sâlime gelince; sükut eden. Şâhip ise, batıla dalandır. Hz Ebu Hureyre (r.a.) 233 4 Mücahid o kimsedir ki, Allah'ın Zatı uğrunda nefsiyle mücadele eder. Hz. Fudale İbni Ubeyd (r.a.) 233 5 Fisebilillah cihadda bulunan kimse, Allah (z.c.hz) lerince tekeffül edilmiş kimsedir. Ya mağfiretine ve rahmetine derhal kavuşturur veya ecir ve ganimetle yerine sağ-salim gelir gönderir. Mücahid fisebilillahın misali, gündüz oruçlu gece kâim olan kimsenin misalidir. Seferden dönünceye kadar böyle devam eder. Hz. Ebû Said (r.a.) 233 6 İhramlı kimse "izar" bulamazsa don giyer. Nalın bulamazsa mesh giyer (Koncu ve topuğu kesilmiş olarak) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 233 7 Kocasından talak talebeden ve kocasından izinsiz başını alıp giden kadınlar, münafıklardır. Hz. Eş'as (r.a.) 233 8 Müdebber (sahibi öldükten sonra azad olacak olan köle) satılmaz da hediye de verilmez. O terekenin üçte birinden hür kılınır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 233 9 Medine taybedir. Onun yol ve geçitlerinden hiçbiri yoktur ki, orada kılıcını çekmiş melekler bulunmasın. Onlar Medine'ye Deccal'ı ebediyen sokmazlar. Hz. Fatıma binti Kays (r.anha) 233 10 Medine de Mekke gibi Arz-ı Haramdır. Kur'an-ı Kerim'i Hz. Muhammed (s.a.v) e inzal eden Zata yemin ederim ki, her bir geçidini melekler tutmuştur, şeytandan korurlar. Hz. Câbir (r.a.) 233 11 Medine Mekke'den efdaldir. (Peygamberimizin bulunduğu mevki dünya üzerinde en faziletli yerdir.) Hz. Rafi İbni Hüdaye (r.a.) 233 12 Medine, İslamın kubbesi, imanın evidir. Hicret yeridir ve helal ile haramın hazırlandığı yerdir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 233 13 Medine Benim hicret ettiğim yerdir. Arzda yatacağım yerdir. Ümmetim üzerine komşularıma (ensara) yardım borçtur. Kebairden sakındıkları müddetçe. Kim bunu yapmazsa Allah ona Cehennem ehlinin irinlerinden akan sudan içirir ve onu perişan eder. Hz. Câbir (r.a.) 233 14 Kadın avrettir ve dışarı çıkınca şeytan onu gözler. Kadının Allah'a en yakın olduğu zaman ise evinin en derin yerinde olduğu vakittir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 233 15 Kadın kocasının bütün hakkını ödemedikçe Allah'ın hakkın ödemiş olmaz. Ve kocası onu, deve eğerinin üstünde iken de istese men etmemesi icab eder. Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.) 233 16 Kadın hamileliğinde, doğum yapıncaya ve çocuğu memeden keseceği güne kadar, Allah yolunda nöbet bekliyen kimse gibidir. Ve bunlar arasında ölürse ona şehid ecri vardır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 233 17 Kadın, hamile olduğunda, gündüz sâim, gece kâim ve Allah korkusu kendisinde galib olan bir mücahid sevabı hak eder. Onu ağrı tuttuğunda kendisine verilecek sevabı mahlukattan kimse bilemez. Bebeğin her emişinde ve soğurmasında bir can ihya etmiş gibi sevab alır. Ve sütten kestiğinde ise bir melek sırtını okşar ve: "Ha bir daha" der. Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
Gönüller Sultanı Merhûm Mehmed Zâhid Kotku Efendi’nin hadîs derslerinde verdiği öğütlerden bir derleme:
● Az ye. ● Az uyu. ● Az konuş. ● Cömert ol. ● Nefsine muhâlefet et. ● Tevâzu’lu, alçak gönüllü ol. ● Güler yüzlü ol. ● Dedikoduya karışma. ● Tefekkürü unutma. ● Mümkün olduğu kadar kimseden bir şey isteme. ● Kat’iyyen kimseyle münâkaşa etme. ● Kimsenin aybını görme ve araştırma. ● Halka fazla meyletme. ● Kim bir şey isterse vermeğe çalış. ● Tembellik etme. ● Zamanını boşa geçirme. ● Gaflet yerlerine hiç uğrama. ● Peygamber sav’in sünnetine tam sarıl. ● Kardeşlerine itirâz etme, peki demeyi öğren. ● Ruhsatlarla değil, azîmetle amel et. ● Muhakkak her gün Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm oku. ● Dersini her gün muntazam yap. ● Tam edepli ol. ● Sabır dinin yarısıdır; unutma. ● Mekrûhlardan mutlaka kaç. ● Şek ve şüpheden uzak ol, sıdk ehli ol. ● Öleceğini bilsen yalan söyleme. ● İzinsiz başkasının evine veya odasına girme. ● Aceleci olma. ● Asabî olma. ● Sûizannı bırak. ● Hırsı bırak. ● Her şeyin sonunu tevekkül ile bekle, Kadere her zaman teslîm ve râzı ol.
● Müslümana karşı aman buğzetme. ● Benlik taşıma.Eller yahşî, ben yaman; eller buğday ben saman* de ve öyle de ol. ● Nefsini dâimâ zemmet (kötüle). ● Duâ ederken kardeşlerini unutma. ● Uyuyan kardeşinin uykusunu hayırlı bil. ● Şeytâna fırsat verme; uyanık ol. ● Nefsine fırsat verme; kontrol et. ● Dilini zikrullahda dâim eyle. ● Evinden dışarı çıkınca nazar ber kadem eyle (ayak uçlarına bakarak yürü). ● Sadakayı unutma. ● Erken yat erken kalk. ● Akâid ve fıkıh öğren. ● Hadisleri öğren ve onlarla amel et/en az kırk tane. ● İlminle âmil ol ● Devamlı istiğfâr ehli ol. ● Kimden bir nasîhat duysan, kendi ayıplarını düşün. ● İbâdetleri beğenmezlik etme. ● Haktan uzaklaştıracak kötü arkadaşın bulunmasın; varsa terk et! ● Âsî kimselerin yüzüne bakma ki, basîret gözün kapanır. ● Sabah akşam murâkabeyi (iç kontrolü) elden bırakma. ● Kibir ve ucubu (amellerini beğenmeyi) terk et. ● Namazın vaktinden evvel abdest al, ezan okunmadan câmide bulunmağa çalış. ● Allah’ı ve ölümü aklından çıkarma. ● Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 234 1 Kadın beş vakit namazı kıldığı, bir ay orucu tuttuğu, kocasına itaat ettiği ve namusunu muhafaza ettiğinde, Cennetin hangi kapısından isterse oradan girer. Hz. Enes (r.a.) 234 2 Hastalık yeryüzünde Allah'ın kamçısıdır ve te'dibe müstehak kimse onunla uslandırılır. Hz. Cerir (r.a.) 234 3 Hastanın günahları, ağacın yaprağının döküldüğü gibi dökülür. Hz. Halid İbni Abdillah (r.a.) 234 4 Zahireden yapılan içimliklerin hangisi olsa, sekir verdimi, haramdır. Beyazı da, kırmızısı da, siyahı da, yeşili de haramdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 234 5 Kişi, dostunun dini üzerindedir. Senin kendisine tanıdığın hak ve saygıyı o sana tanımıyorsa, o adamla arkadaşlıkta hiç bir hayır yoktur. Hz. Enes (r.a.) 234 6 "Sual" (Allah'dan istemek) elini omuzların hizasına kaldırmak, "istiğfar" tek parmakla işaret, "ibtihal" (tazarru) ise elleri fazla uzatmaktır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 234 7 Camiler Allah'ın evleridir ve müminler de Allah'ın ziyaretçileridir. Ziyaretçisine ikram etmesi, ziyaret edilen üzerine haktır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 234 8 İsteme (dilencilik), insanın yüzünde tırmık yarası hasıl eder. Kim dilerse bu yarayı yüzünde bıraksın ve kim de dilerse dilenciliği terketsin. Ancak hükümetten hakkını istemek veya başka çıkar yol bulamadığı zaruret hali hariç. Hz. Semure (r.a.) 234 9 Camiler Allah'ın evleridir. Allah (z.c.hz)'leri cami kuşu olanların bedenen ve ruhen rahatını ve sırattan Cennete geçmesini tekeffül etmiştir. Hz. Ebud Derda (r.a.) 234 10 Camiler, ahiret çarşılarından bir çarşıdır. Kim camiye girerse Allah'ın misafiridir. İkramı mağfiret, hediyesi de keramettir. Bakınız camilerde "Yayılmaya". Sormuşlar: "Yayılmak nasıl olur?" Dua ve Allah Tealaya meyil etmek (yılışmak)la olur. Hz. Câbir (r.a.) 234 11 Hastalık sebebiyle kanı gelen kadın, hayız günlerinde namazı terkeder. Fakat adet sayısı geçtikten sonra yıkanır, namaz kılar. Yalnız abdestini her namazda yeniden alır. Hz. Adiy İbni Sabit (r.a.) 234 12 Müstehaza (özür kanı gören kadın) her ayda hayız günlerinde namazı bırakır, hayzın bitiminde özür kanı devam etse de yıkanır, namaz kılar, orucunuda tutar. Lakin, her namaz vakti girince abdest alır. (Özürlü gibi) Hz. Adiy (r.a.) 234 13 Danışılan adam emindir. (Kendi olsa yapacak gibi akıl vermezse hiyanet etmiş olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 234 14 Danışılan adam emindir. İsterse akıl verir, isterse susar. İşaret ederse kendi yapacağı şekilde akıl versin. Hz. Semure (r.a.) 234 15 Mekir, hile ve hiyanet Cehennemdedir. Adamın kardeşine, kardeşi bilseydi hayra ulaşacağı veya bir kötülükten kurtulacağı şeyi söylememesi hiyanettendir. Denildi ki: "Ya Resulallah", birimiz nefsinde gizli olanı kardeşine izhar etsin mi?" Ona zararı ve faydası olmıyan hariç. (Sana zararı yok, ona faydası varsa esirgemiyeceksin. Söyliyeceksin) Hz. Ebû Ubâde (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 235 1 Sağdaki melek, soldaki melek üzerine emin (amir)dir. Bir sevab işlendiği zaman arkadaşına "Onu yaz" der. Günah işlendiği zaman ise ona "Bırak, yedi saat yazma. Olur da istiğfar eder." Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 235 2 İnsanlara karışıb da ezasına sabreden müslüman, insanlara karışmayıb ezalarına sabretmeyenden hayırlıdır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 235 3 Müslüman müslümanın kardeşidir. Bir müslüman, kardeşine bir şey satar ve kusurunu bilip de söylemezse bu helal olmaz. H.z Ukbe İbni Amir (r.a.) 235 4 Müslümana (hayvan keserken) Allah'ın ismini söylemesi kafidir. Eğer keserken besmeleyi unutursa yerken söylesin. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 235 5 Müslüman, kabirde sual olunduğunda şöyle şehadet getirsin: "Eşhedü en la ilahe illallah ve enne Muhammeden Resulallah" ki bu Allah (z.c.hz) lerinin şu mealdeki "Allah, iman edenlere dünya hayatında da ahirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder." Ayeti muktezasıdır. Hz. Bera (r.a.) 235 6 Müslüman, insanların dilinden ve elinden salim olduğu, mümin de insanların kanları ve malları üzerine emin olduğu kimsedir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 235 7 Müslüman, müslümanların dilinden ve elinden salim olduğu kimsedir. Muhacir de Allah'ın nehyettiği şeyi terkeden (Kendisinden uzaklaştıran) kimsedir. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 235 8 Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulüm de etmez. Onu tehlikeye de atmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun hacetini görür. Kim, müslümandan bir sıkıntıyı defederse, Allah da bu sebeble kıyamet gününün sıkıntılarından onu kurtarır. Kim de, müslümanın ayıbını örterse Allah da kıyamette onun ayıbını örter. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 235 9 Müslünan müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet isnad etmez. Yalan da isnad etmez. Ona lakayd kalmaz. Her müslümanın müslümanlar üzerine ırzı, malı ve kanı haramdır. Takva buradadır. (Kalbine işaret etti) Bir kimseye müslüman kardeşini tahkir etmesi şer olarak kafidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 235 10 Müslüman Cuma günü ihramdadır. Namaz kılınca ihramdan çıkar. Eğer ikindiyi kılana kadar (camide) oturursa hac ve umre yapmış kimse gibi olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 235 11 Müslümana ölüm geldiğinde azaları birbirini selamlar. Ve şöyle derler: "Selam sana. Sen benden, ben de senden kıyamete kadar ayrılıyoruz." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 235 12 Müslümanlar, biri diğerlerine karşı bir tek el halindedir. Onların yakınındaki, uzaktakini müdafaa eder. Süratli olanı oturanı savunur. Kavisi de zayıfı korur.(Hepsi yekdiğerini korur) Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.) 235 13 Müslümanlar, biri diğerine karşı tek bir el gibidir. Kanları (kısas ve diyetleri) denktir. Onların en zaifi bile verilen ahdi yerine getirir. (Zimmet değişmez. Birdir) Müslüman, bir kafir karşılığında kısas edilmez. Eman verilmiş bir zımmi kafire karşı öldürülmez. Hz. Hasan (r.a.) 235 14 Müslümanlar, Hakk'a (şeriata) uydukça, şartları üzerinde sabittir. Hz. Enes (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 236 1 Müslümanlar kardeştir. Kimsenin kimseye bir fazileti yoktur. Ancak takva hali hariç. Hz. Muhammed İbni Habib (r.a.) babasından 236 2 Müslümanlar tek bir adam gibidir. Onun bir azası hasta olduğunda vücudun diğer azaları da müteessir olur. Hz. Numan İbni Beşir (r.a.) 236 3 Müslümanlar şu üç şeyde ortakdır: Ot, ateş ve su, Muhacirlerden bir zattan 236 4 Müslümanlar şu üç şeyde ortaktır: Su, ot ve ateş, Bunların parası haramdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 236 5 Karanlıkta mescidlere yürüyenler, Allah'ın rahmetine dalanların ta kendileridir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 236 6 Cumalara yaya olarak yürümek günahların kefaretidir. Soğuk sabahlarda abdesti tamam almak ve namazdan sonra namazı gözlemek de öyledir. Hz. Nafi' İbni Cubeyr (r.a.) 236 7 Asa ile yürümek tevazudandır. O kimsenin her bir adımına bir sevab yazılır ve bin derece yükseltilir. Hz .ümmü Selem (r.a.) 236 8 Dünyadaki musibetler, hastalıklar ve hüzünler cezadır. (Karşılıktır)(Ahirette kefaret olup karşılığı hayır olan şeylerdendir.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 236 9 Musibet, yüzlerin kararcağı günde sahibinin yüzünü ağartır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 236 10 İtikafta olan kime, günahları defeder ve kendisine bütün sevapları yapıyormuş gibi ecir verilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 236 11 Maruf (iyilik) cennet kapılarındandır. Ve fena ölümü defeder. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 236 12 İylik, ismi gibi iyidir. Ve dünyada iyilik adamı olan ahirette de iyilik ehli olur. Hz. İbni Şihab (r.a.) 236 13 İyiliğin hepsi sadakadır. Peygamber kelimelerinden olup, cahiliyet ehlinin tutunduğu söz "Haya etmezsen istediğini yap"tır. Hz. Huzeyfe (r.a.) 236 14 Malı uğrunda öldürülen şehiddir. Ehli iyali uğruna öldürülen şehiddir. Ve kendi canını müdafaa esnasında ölen de şehiddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 236 15 Adalet yapanlar kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde, Allah'ın sağında bulunurlar. Allah'ın her iki tarafı sağdır. Ehli iyaline, evladına, hakimi bulunduğu sınıfa adalet yapanlar da öyle. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 236 16 Zinada devam eden adam putperest gibidir. Hz. Enes (r.a.) 236 17 Riyada devam eden adam puta tapan gibidir. Hz. Enes (r.a.) 236 18 Melhametül kübra (büyük harb). Kostantaniyye'nin fethi ve Deccal'in çıkması yedi ay içinde olur. Hz. Muaz (r.a.) 236 19 Mulk (idare) Kureyş'te, kadılık Ensar'da, müezzinlik Habeş'te emanet Ezd (Yemen) kabilesindedir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 236 20 Mehdi, Amcam Abbas 'ın sülalesindendir. Hz. Osman İbni Affan (r.a.) 236 21 Mehdi, benim Ehli Beytim'den ve evladı Fatımadandır. Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
Musa Topbaş Efendinin hikmetli sözlerinden bazılarını* sizler için derledik.
“Mü’min, güzel hâlinin değişip kötüye dönmesinin, bilerek veya bilmeyerek işlediği bir günahın neticesi olduğunun idrâki içinde bulunmalıdır.”
“Mü’min, işlemiş olduğu küçük günahını dâimâ büyük görmelidir. Allah dostları en ufak zellelerini dahî dağlar gibi cesîm görürler, derin bir mahviyet içinde Cenâb-ı Hakk’a gözyaşları ve büyük bir teessür içinde istiğfâr ederler.”
“Akıllı kişi, evvelâ çuvalın deliklerini yamar, ondan sonra içini doldurur. Delik yahut çatlak olan kaba ne konursa konsun, içindekini muhâfaza edemez.”
“Akıllı insan; düşük ahlâklı, diyâneti zayıf insanlardan hem kendisini hem de yakınlarını korumalıdır. Mümkün mertebe onlarla mesâfeli kalmalıdır. Çünkü kişi, kiminle ülfet ederse, onun hâli ve ahlâkı kolaylıkla kendisine in’ikâs eder.”
KULU MARİFETULLAH’A ULAŞTIRACAK ÖZLER
“Kulu mârifetullâh’a ulaştıracak özler, yani tohumlar vücut toprağında hazır beklemektedir. Bunların filizlenmesi için hamd, şükür, zikir ve fikre devam etmek lâzımdır… Mârifet ilminin başı, ilâhî sanatın sırları üzerinde tefekkürdür.”
“Sâlim ve mâsivâdan arınmış bir kalple yapılan murâkabe ve tefekkür neticesinde insan, kitaplardan öğrenemediği birçok rûhânî bilgilere sahip olur.”
[Zira Cenâb-ı Hak buyurur:
“…Allah’tan korkun (takvâ üzere olun!) Allah size bilmediklerinizi öğretir!..” (el-Bakara, 282)]
“Kötü ahlâklı kişilere tebliğde bulunurken leyyin/yumuşak bir lisan kullanmalı ve mütevâzı davranmalıdır. Onları kat’iyyen ayıplamamalıdır. Çünkü kişi ayıpladığı şeye daha hayattayken kendisi de müptelâ olabilir.”
“Dînî hükümleri sâlih âlimlerden sorup öğrenmek lâzımdır. Zira onlar takvâ sahibi oldukları için fetvâları daha isâbetli ve daha tesirlidir. Diğer taraftan ilmi, mal ve mevkiye kurban eden dünyacı âlimlerden de mümkün mertebe uzak durmalıdır.”
“Evlâdına dînini öğretmeyen ana-babalar, dünyanın en merhametsiz insanlarıdır… Dînî terbiye vermeden evlât yetiştirmek, sobada yakmak için ağaç yetiştirmek gibidir.”
“Yüz tâne yarım insanı toplasanız, bir (tam) insan etmez.”
Müslüman temkinli ve tedbirli olacak, ama aslâ korkak olmayacak.
“Büyükler nefs tezkiyesinin farz-ı ayn olduğunu ifâde buyurmuşlardır.”
FARZLARDAN SONRA EN MÜHİM İBADET
“Farzlardan sonra en mühim ibadet, mü’minlerin gönüllerini almaktır.”
“İnsanlarla iyi geçinmek kadar kişinin aklının, ilminin ve hilminin çokluğuna delâlet eden başka bir şey yoktur.”
“Şunu iyi bilmelidir ki asıl kerâmet, riyâdan uzak kalarak ve kullardan hiç karşılık beklemeden, tam bir ihlâs ve teslîmiyet üzere son nefesimize kadar Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk vazifemizi îfâ etmektir. Yani esas kerâmet, istikâmettir.”
“Sâlik, bir taraftan büyük bir îtinâ ile evrâdını yapmalı, bir taraftan da lâzım, hattâ elzem olan kendi nefsindeki ayıp ve kusurları arama vazifesini îfâ eylemelidir.”
“Mürşidler, sâliklerin merhamet, sehâvet, güzel ahlâk sahibi ve mütevâzı olanlarını severler ve onlar ile ferahlanırlar.”
“Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- borcu müslümanlara mekruh kılmıştır. Zira, hür ve sağlam insanın nazarında borç, dâimâ ağır bir yük, acı bir minnettir.”
“İslâm’ın emrettiği ibadetler, hep kulların menfaat ve maslahatları içindir. Yoksa Allah Teâlâ’nın bunlara hiç ihtiyacı yoktur. Hak Teâlâ, müstağnî olduğu hâlde kullarını emir ve nehiylerle yüceltmiş ve onlara yükselme yollarını açmıştır. Biz âcizlere düşen de bu büyük nîmetin şükrünü tam olarak îfâ eylemektir.”
“Hak dostları herkesin ağırlığını yüklenmeyi kendilerine düstûr edinmişlerdir.”
“Gayretimiz hizmet etmektir, ama nefer olarak!”
“Ben işin büyüğünü yapıyorum diye küçüğünü ihmâl etmek olmaz. Zira küçükler birikince büyük olur.”
*Allah Dostunun Dünyasından ve Altınoluk Sohbetleri kitaplarından alınmıştır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları
AHİRET HAYATININ AŞAMALARI NELERDİR? 0 7 ARALIK 2018 AHIRETE İMAN,AKAID,SORULARLA İSLAM Ahiret hayatının evreleri nelerdir? Kabir hayatı nasıl olur? Sûr’a ne zaman üflenecek? Haşr nasıl olacak? Amel defterleri nasıl verilecek? Hesap günü neler sorulacak? İşte sırasıyla ahiret hayatının aşamaları…
İnsanın ölümüyle başlayan ahiret hayatının safhaları şöyledir:
I. KABİR HAYATI
İnsanın ölümüyle kabir hayatı (berzah) başlar. Bir hadiste “Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa sonraki durakları daha çabuk geçer. Kurtulamazsa sonraki durakları geçmek zor olacaktır.”[1]buyrulmuştur. Ölümle başlayıp, yeniden dirilmeye kadar devam edecek olan hayata kabir hayatı denilir. Kabir hayatı, dünya ile ahiret arasında bir ara dönem olduğu için berzah hayatı diye de anılmıştır. Nitekim berzahın kelime manası “İki şey arasında engel”dir.
Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizde kalsın veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka ruhen bir kabir hayatı geçirecek sonrasında kıyamet günü diriltilecektir. Genellikle insanlar ölünce kabre konulduklarından bu gibi durumlarda da kabir hayatı ifadesi kullanılmaktadır. Fakat kabir hayatı her insan için vardır.
İnsan öldükten sonra kabre konulunca Münker ve Nekir adlı iki melek kendisine gelerek “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?”gibi sorular sorar. İman ve güzel amel sahipleri bu sorulara doğru cevaplar verirler, kendilerine cennet kapıları açılır ve cennet gösterilir. Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara doğru cevap veremezler, onlara da cehennem kapıları açılır ve cehennem manzaraları gösterilir. Kâfirler ve münafıklar kabirde sıkıntı ve ıstırap çekerken mü’minler mutlu ve huzur içinde bir kabir hayatı geçirirler.[2]
Kabir azabı ve huzuruyla ilgili olarak Kur’an’da bazı âyeti kerimelerde işaretler ve sahih hadislerde açık bilgiler bulunmaktadır.
Allâh Teâlâ buyurur:
“(Son) Sûr’a üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar. «Vah hâlimize! Bizi uykumuzdan kim kaldırdı?» derler. Onlara: «İşte Rahman olan Allâh’ın vâdettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi.» denir.” (Yâsin, 51-52)
Allah Resülü buyurur:
“Müslüman kabirde sorguya çekildiği zaman, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet eder. İşte bu şehâdet, Kur’ân-ı Kerîm’deki‘Allah, kendisine iman edenleri hem dünyada hem de âhirette sağlamlaştırır.’[3]âyetinin delâlet ettiği manadır.”[4]
Allah Resülü bir sahabisinin vefatının ardından ona dua etmiş ve Allah’ım‘‘… Onu cennete koy, kabir ve cehennem azabından koru. ”buyurmuştur.[5]
Resûlullâh yine bir sahabisinin ardından şöyle buyurmuştur:
– “Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” Ashâb-ı kirâm:
– İhsan sahibi bir kişinin pişmanlığı nedir Yâ Resûlallâh? deyince Efendimiz:
– “Muhsin bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artırmamış olduğuna; kötülük eden bir kişi ise o kötülükten vazgeçmemiş olduğuna pişman olacaktır.”[6]buyurmuşlardır.
Kelime olarak sûr, seslenmek, boru, üflenince ses çıkaran boynuz anlamlarına gelir. Terim olarak kıyametin kopuşunu belirtmek ve kıyamet koptuktan sonra bütün insanların mahşer yerinde toplanmak üzere dirilmelerini sağlamak için İsrafil aleyhisselâm tarafından üfürülecek olan boruya sûr denilir. Hz. Peygamber bir hadislerinde sûrun, kendisine üflenen bir boru ve boynuz olduğunu haber vermişlerdir.[7] Fakat bu borunun mahiyeti insanlar tarafından bilinemez. Sûr da bütün ahiret hallerinde olduğu gibi dünyadaki borulara benzetilemez.
Kur’an ayetlerinden anlaşıldığına göre İsrafil aleyhisselâm sûra iki defa üfürecektir. İlkinde Allah’ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde olan her şey dehşetinden sarsılacak ve kıyamet kopacak, ikincisinde de insanlar dirilecek ve mahşer yerinde toplanmak üzere Rablerine koşacaklardır.[8]
İsrafil’in sûra iki defa üfürmesi arasında geçecek zaman ise bilinmemektedir.
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor:
“Resûlullah: “İki sur arasında kırk vardır!” buyurmuştur.
Bunun üzerine oradakiler: “Ey Ebû Hureyre! Kırk gün mü?” diye sordular. Fakat o: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. Tekrar: “Kırk ay mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk yıl mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi ve devamında:
“Sonra Allah gökten su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu’z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkib edilecektir.” (Buhârî, Tefsiru Sûreti Zümer 3; Amme 1; Müslim, Fiten, 141; Muvatta’, Cenâiz, 48; EbûDâvûd, Sünnet, 24; Nesâî, Cenâiz, 117.)
Sözlükte toplanmak, bir araya gelmek demek olan haşr, terim olarak Allah’ın, insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilttikten sonra bir araya toplamasıdır. İnsanların toplandıkları yere mahşer veya arasat denir. Kur’an’ı Kerim’de mahşerden ve bu sırada yaşanacak olaylardan bahseden pek çok ayeti kerimelerden birinde şöyle buyrulur:
“Allah onları, sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını sandıkları bir durumda yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında birbirleriyle tanışırlar. Allah’ın huzuruna varmayı yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Çünkü onlar doğru yola gitmemişlerdi.”[9]
Haşr günü, insanlar kendi durumunun ne olacağını bilemediğinden en yakınlarıyla bile ilgilenmeyeceklerdir. O gün mü’minlerin yüzleri parlayacak, kâfirlerin yüzü ise kararacaktır.
Abese Sûresi’nin 33-42. ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar, Gülerler, sevinirler. O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler. Onları bir siyahlık bürür. İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır.”
Hz. Peygamber her kulun, öldüğü durum üzere, iyilik üzere ölmüşse iyi, kötülük üzere ölmüşse kötü olarak diriltileceğini, yalın ayak, ilk yaratılışları gibi haşredileceklerini bildirmiştir.[10]
İnsanlar hesaplarının görülmesi için toplandıktan sonra, kendilerine dünyadayken yapmış oldukları işlerin yazılı bulunduğu amel defterleri verilir. Bunlar dünyadaki defterlere benzemez. Bu defterlerin hakikatini ancak Allah bilir. Dünyadayken her mekânda ve her an Kiramen Katibin (yazıcı melekler) tarafından doldurulan bu defterler hakkında Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Kitap ortaya konmuştur. Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. Vay halimize derler, bu nasıl kitapmış. Küçük, büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş. Böylece onlar yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”[11]
Amel defterleri cennetliklere sağdan, cehennemliklere soldan veya arkadan verilir. Defteri sağdan verilenlere “ashâb-ı yemin”, soldan veya arkadan verilenlere “ashab-ı şimal” adı verilir. Defterin sağdan verilmesi bir cennet müjdelerken, soldan verilmesi ise cehennem azabının habercisidir.
Bugünün teknolojik gelişmeleri ışığında yorumladığımızda ‘‘amel defteri’’ni bir video CD’sine benzetebiliriz. Hayattayken yaptığımız tüm iyi ve kötü işler, adeta kameraya çeker gibi Kirâmen Katibin melekleri tarafından kaydedilmektedir. Kıyamet gününde herkesin doldurduğu video CD’si bir ekranda gözleri önüne serilir. Ayeti kerimede buyrulur:
‘‘Ve her insanın amelini, kendi boynuna bağladık. Kıyamet günü onun için (o amellerinin yazıldığı) bir kitap çıkarırız ki, onu açılmış olarak önünde bulur. “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak nefsin yeter!” (denilir).’’[12]
İnsanlar amel defterlerini ellerine aldıktan ve yaptıklarını en ince detayına kadar gördükten sonra Yüce Allah tarafından hesaba çekileceklerdir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?”[13]
Hesap ve sorgulama sırasında amel defterlerinden başka, insanın organları ve yeryüzü de insanların yaptıklarına şahitlik edecektir.
Fussilet Suresi’nin 20-23. âyetlerinde bu hakikat şöyle anlatılır.
‘‘Nihayet oraya ulaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. Derilerine: “Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” deyince onlar: “Bizi konuşturan, her şeyi konuşturan Allah’tır. Zaten sizi ilkin yaratan ve sonunda da huzuruna götürüleceğiniz Rabbiniz de O’dur.” Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin, derilerinizin, aleyhinizde şahitlik edecekleri bir günün geleceğine inanmıyor ve ondan sakınmıyordunuz, ayrıca siz, yaptıklarınızın çoğunu, Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zandır ki sizi mahvetti de, o yüzden hüsrana uğrayanlardan oldunuz.’’
Zerre ölçüsü hayır işleyenin mükâfatını, kötülük işleyenin cezasını göreceği[14] ve hiçbir adaletsizliğin söz konusu olmayacağı o günde insanların şu beş şeyden hesaba çekileceği hadis-i şerifte bildirilmiştir:
Çeşitli hadislerde de bütün insanların, aracı olmaksızın Allah tarafından hesaba çekileceği, mü’minler sorulan sorulara kolaylıkla cevap verirken, kâfirlerin ince ve zor bir hesap ve sorgulamadan geçirilecekleri haber verilmektedir.[16]
ÂHİRETE İMAN NEDİR? 0 15 KASIM 2018 AHIRETE İMAN,İSLAM Ahiret nedir? Ahiret nerededir? Ahiret neden var? Ahirete iman nasıl olmalıdır? Ahirete iman ne demek kısaca…
Âhiret, sözlükte “son, sonra olan ve son gün” anlamlarına gelir.
AHİRET NE DEMEK?
Terim olarak âhiret, İsrâfil’in (a.s.) Allah’ın emriyle, kıyametin kopması için sûra ilk defa üflemesiyle başlayacak olan ebedî hayata denilir. İsrâfil (a.s.) sûra ikinci defa üfleyince insanlar diriltilip hesaba çekilecek, sonra dünyadaki iman ve amellerine göre ceza ve mükâfat görecek, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme girecek ve orada kalacaklardır.
ÂHİRETE İNANMAK NEDEN ÖNEMLİDİR?
Âhirete iman, iman esaslarından olup genellikle Kur’an’da “el-yevmü’l- âhir” (son gün) şeklinde, Allah’a imanla yan yana zikredilmiştir. Bu da âhiret inancının iman esasları arasında çok önemli olduğunu göstermektedir. Allah’a ve O’nun birer yol gösterici olarak peygamberler gönderdiğine inanmak, insanların sorumlu olduğuna inanmayı da gerekli kılar. İnsandaki sorumluluk duygusu da kişiyi, yaptıklarının karşılığını göreceği âhiret hayatına inanmaya götürür.
AHİRETE İMANIN ÖNEMİ NEDİR?
Âhirete inanmayan kimse Kur’an âyetlerini inkâr ettiği için kâfir olur: “…Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse o tam mânasıyla sapıtmıştır.” (en-Nisâ 4/136) meâlindeki âyet bunu açıkça belirtmektedir.
AHİRETE İMAN İLE İLGİLİ AYETLER
Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde dünya hayatının geçici, âhiretin ise ebedî olduğu, insanların dünyanın geçici zevklerine ve aldatmacalarına kanmamaları, daha hayırlı ve kalıcı olan âhiret mutluluğunu yakalamaları gerektiği vurgulanmaktadır. Bununla birlikte Kur’an, dünya hayatının da ihmal edilmemesi gerektiğini, çünkü âhiretin dünyada kazanılacağını, âhirette mutlu olmanın, dünyadaki yaşayışa bağlı bulunduğunu ifade etmektedir: “Fakat siz (ey insanlar) âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (el-A‘lâ 87/16-17), “…Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten kalınacak bir yurttur.” (el-Mü’min 40/39), “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu da iste; ama dünyadan da nasibini unutma…” (el-Kasas 28/77)
ÂHİRETİN DİĞER İSİMLERİ
Kur’an’da âhiret ve âhiret hayatı ile ilgili verilmiş olan pek çok isim vardır. Bu isimlerden bazıları şunlardır: el-yevmü’l-âhir (son gün, âhiret günü), yevmü’l-ba‘s (diriliş günü), yevmü’l-kıyâme (kıyamet günü), yevmü’d-dîn (ceza ve mükâfat günü), yevmü’l-hisâb (hesap günü), yevmü’t-telâk (kavuşma günü), yevmü’l-hasre (hasret ve pişmanlık günü).
Peygamber Efendimiz’in de âhiret ve halleri ile ilgili pek çok hadisi vardır. Özellikle kıyamet alâmetleri, kabir hayatı, mahşer, hesap, mîzan, sırat, şefaat, cennet ve cehennemle ilgili çok sayıda hadis bulunmaktadır.
ÂHİRETİN VARLIĞININ DELİLLERİ – Detaylı bilgi için tıklayınız ÂHİRET HAYATININ DEVRELERİ NELERDİR? – Detaylı bilgi için tıklayınız Kaynak: İslam İlmihai 1, TDV Yayınları
Fıkıh usulünde bir kaidedir.Aynı konudaki fıkhi iki delilin birbiriyle çelişmesi halinde, her ikisininde hükmünün düşeceğini ifade eder. Risale-Nur kulliyatından Mesnevi-i Nuriye. Diyanet İşleri Başkanlığı. sy.257.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 237 1 Mehdi Bizdendir. Ey Ehli Beyt! Size müjdeler olsun. Allah (z.c.hz.)'leri onu bir gecede ihraz eder. (Olgunlaştırır.) Hz. Ali (r.a.) 237 2 Mehdi'nin ismi, İsmime, babasının ismi de Babamın ismine uyar. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 237 3 Fisebilillah ata infak eden, elini sadaka hususunda açan gibidir. Hz. Ebû Hanzaliyye (r.a.) 237 4 Elbiseye isabet eden meni; tükürük ve sümük gibidir. Onu bir bez veya izhar otu ile silmen kafidir. (Bu Şafilerin delilidir. Hanefi mezhebinde kuru olacak) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 237 5 Muhacirin ve Ensar, dünya ve ahirette birbirlerinin velileridir. Kureyşin fukarası (Tatlı dilli ve beşuş yüzlü) ile Sakifin azadlıları da dünya ve ahirette birbirlerinin velileridir. Hz. İbni Mes'ud (r.a.) 237 6 Mahvedici şeyler üçtür: Kişinin kendini beğenmesi, kendisine boyun eğilen hasislik, sahibini esir eden heva. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 237 7 Mizanlar Allah (z.c.hz) lerinin elindedir. Dilediği kavmi yükseltir, dilediği kavmi yere vurur. Adem oğlunun kalbi de Rahmanın parmaklarından iki parmağı arasındadır. Dilediği zaman (Hakdan) kaydırır, dilerse (Hak üzere) sabit kılar. Hz. Sem(r.a.) İbni Felek (r.a.) 237 8 (Her müslümana) ölüm ganimettir. Masiyet musibettir. Yoksulluk da rahatlıktır. (Ahiretçe hesabı yoktur, dünyada ise gailesi yok) Zenginlik ukubettir. Akıl Allah'ın hediyesi, cehalet dalalet, zulm nedamet, taat gözbebeğidir. Allah korkusundan ağlamak ateşten kurtuluştur. Gülmek bedenin helakidir, günahtan tövbe eden hiç günahsız gibidir. Hz. Âişe (r. anha) 237 9 Ölüm her müslümana kefarettir. (Ölüm acısı ile günahları siliniyor) Hz. Enes (r.a.) 237 10 Ölüm mü'minin armağanı, altın ve gümüş ise münafıkın bahası ve Cehenneme azığıdır. Hz. Câbir (r.a.) 237 11 Ölü kendi üzerine ağlanılmakla kabirde azab görür. Hz. Semure (r.a.) 237 12 Ölü, dirinin şöyle diyerek ağlamasiyle azab görür: "Ey kolum kanadım, ey mededim yardımım, ey karım kazancım ve benzeri sözler." Ve ona (meleklerce): "Sen şöyleydin, sen şöyleydin" denilir. Hz. Ebû Mûsa (r.a.) 237 13 Birinin ağlaması ile, ölününü üzerine kaynar su dökülür. Hz. Ebû Bekir (r.a.) 237 14 Ölü, içinde öldüğü elbise ile baas olunur. (Elbise, amel diye de tefsir edilmiş, ekseriyetle kefeni ile denmiş) Hz. Ebû Said (r.a.) 237 15 Pişman olan kimse, Allah'ın Rahmetini gözler, Kendini beğenen de Allah'ın gazabını bekler. Herkes Allah'ın huzuruna, ölümünden önce yaptığı amel ile gelir. Ve muhakkak ki amellerin sahipleri hatimelerine göre hüküm giyerler . Gece ile gündüz birer binektir. Ahirete iletme vasıtası olarak bunlara bininiz. (Ömrünüzden istifade edin) Zinhar tövbeyi geciktirmekten sakının. Allah (z.c.hz)'lerinin hilmine de mağrur olmayın (yaptığınız günahtan musibet gelmedi diye aldanmayın) Bilmiş olunuz ki, Cennet ile Cehennem, her birinize, nalınınızın tasmasından daha yakındır. Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar şer yaparsa onu görür. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 238 1 Pişmanlık tövbedir. (tövbeye sebebtir) Hz. Enes (r.a.) 238 2 İnsanlar hayır yaparlar. Mükafatları akıllarına göre verilir. Hz. Muaviye İbni Kurre (r.a.) 238 3 İnsanlar iki kişidir. Alim ve müteallim (Talebe). İkisi ecirde müsavidir. İnsanlardan bu ikisi arasındakilerde hiç bir hayır yoktur. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 238 4 İnsanlar, tarak dişleri gibi müsavidir. Fazilet farkları, ancak ibadet farkları iledir. Sakın, kendisine verdiğin kıymeti sana vermiyenle arkadaş olma. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.) 238 5 Ölü arkasından ağlamayı san'at edinen kadınlar, ölümünden önce, tövbe etmezlerse, üzerlerinde katrandan gömlekler ve uyuzlu olarak haşrolunurlar. Hz. Ebû Malik (r.a.) 238 6 Abdestli olarak uyuyan kimse, gece ibadet eden ve gündüz oruç tutan kimse gibidir. Hz. Amr İbni Hureyre (r.a.) 238 7 Fisebilillah uyuyan (Allah hizmetinde iken) hiç bozmadan oruç tutan ve usanmadan kesiksiz gece ibadeti yapan kimse gibidir. Hz. Amr İbni Hureys (r.a.) 238 8 Cumada uyku veya uyuklama şeytandandır. Sizden birisi uyukladığı zaman yerini değiştirsin. Hz. Hasan (r.a.) 238 9 Nebiler yüzyirmi dört bindir. Mürseller ise üçyüz onüçtür. Adem (a.s) Allah'la kelam eden bir Peygamberdir. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 238 10 Peygamberler ve Resuller, Cennet ehlinin efendileridir, şehidler ise ehli Cennetin rehberleridir. Hameli-i Kuran ise ehli Cennetin arifleridir. Hz Ebu Hureyre (r.a.) 238 11 Yıldızlar, gök elhi için emandır. Ehli Beytim de ümmetim için emandır. Hz. İyaz (r.a.) 238 12 Yıldızlar, arz ehli için, boğulmaktan emandır. Ehli Beytimde ümmetim için ihtilaftan emandır. Her hangi bir kabile ehli Beytime muhabbeti terkederse ihtilafa düşerler ve böylece şeytanın cemaatından olurlar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 238 13 Kadınlar zayıf yaratılmıştır ve avretlerdir. Onların avretlerini evlerle örtünüz. Zaaflarını da susmakla önleyiniz. Hz. Enes (r.a.) 238 14 Kabe'ye bakmak ibadettir. Ana babanın yüzüne bakmak ibadettir. Allah'ın kitabına bakmak da ibadettir. Hz. Âişe (r. anha) 238 15 Şu üç şeye bakmak ibadettir; Ana babanın yüzüne bakmak, Kur'an'a bakmak, denize bakmak. Hz. Âişe (r.a.) 238 16 Nazar, iblisin zehirli oklarından biridir. Kim ki Allah korkusundan bu bakışı terkederse, Allah ona öyle bir iman ihsan eder ki, onun tadını kalbinde duyar. Hz. Huzeyfe (r.a.) 238 17 Allah'a şükrederlerse; hurma ve ağaç, sahiplerine ve onlardan sonra gelenlere berekettir. Hz. Abdullah İbni Hasan (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 239 1 Adak iki türlüdür. Birisi Allah'a taat için olan adaktır ki o Allah içindir ve buna vefa lazımdır. Yapılmalıdır. Diğeri, Allah'a masiyet yolunda olan adaktır, o, şeytan içindir. Buna vefa yoktur. Böyle adak için yemin kefareti gibi kefaret vardır. Hz. İmran İbni Hüseyin (r.a.) 239 2 Allah'ın yardımı, kulun sabrı ile bebaberdir. Derdin ferahlayıp açılmasıda musibetle beraberdir. Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Hz. Enes (r.a.) 239 3 Nafakanın hepsi Allah yolundadır. Ancak, şu binalar için harcanan hariç. Onda hiç bir hayır yoktur. Hz. Enes (r.a.) 239 4 Hac yolunda harcanan fisebilillah harcanan gibidir. Yedi yüz misli sayılır. Hz. Abdullah İbni Büreyde (r.a.) 239 5 Nikah, Benim sünnetimdir. Kim ki Benim sünnetimi yapmazsa Benden değildir. Evlenin, Zira Ben, sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar ederim. Kim güç sahibi ise evlensin. Kim de bulamazsa oruç tutsun. Zira oruç onun için bir enemedir. Hz. Âişe (r. anha) 239 6 Güzel niyet, sahibini cennete sokar. Güzel ahlak da sahibini cennete sokar. Ve güzel komşu da koşmusunu Cennete sokar. Birisi sordu: "Ya Resulallah, kendisi kötü (komşuluğu iyi) olsa da mı?" Evet sen istemesen de. Hz. Câbir (r.a.) 239 7 Niyet-i sadıka Arşa ilişiktir. Kul niyetinde sadık olursa Arş (sevincinden) hareket eder ve niyet sahibi mağfiret edilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 239 8 Nil, Fırat, Dicle, Seyhun ve Ceyhun cennet nehirlerindendir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 239 9 Hicret iki türlüdür. Şehirlinin hicreti, bedevinin hicreti. Bedevi olanın vazifesi, çağrıldığında icabet eder ve emredilenlere de itaat eder. Şehirlinin hicretine gelince; o, ikisinden belası büyük ve mukafatı da daha büyük olanıdır. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 239 10 Hicret iki türlüdür: İkisinden biri, senin günahları terketmendir. Diğeri ise Allah ve Resulüne hicret etmendir. Hicret, tövbenin kabulu devam ettikçe, kesilmez. Ve güneş garbtan doğuncaya kadar tövbe de makbul olmakta devam eder. Doğunca da, herkesin kalbi, içinde bulunduğu hal üzere mühürlenir ve insanlara amel kafi gelir. (İyi ise iyi, kötü ise kötü tarafa yazılır) Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.) 239 11 Umera için hediye kabul etmek hiyanettir. Hz. Câbir (r.a.) 239 12 İmama hediye hiyanettir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 239 13 Hediye, işitmeyi ve duyguyu giderir. (Hediye veren adamın kusuru görülmez, sözleri işitilmez olur.) Hz. İsmail İbni Malik (r.a.) 239 14 Hediye halîm'in bir gözünü kör eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 239 15 Hediye, Allah tarafından güzel bir rızıktır. Sizden birisine hediye verildiğinde onu kabul etsin ve kendisi daha güzelini versin. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 239 16 Hediye, Allah'ın güzel rızıklarından biridir. Kim kabul ederse Allah'dan kabul eder. Kim reddederse Allah'a karşı reddetmiş olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 239 17 Vitir her müslümana vacibtir. Kim dilerse yedi, beş, üç veya bir rekat yapsın. Kimin uykusu gelirse, imayla kılsın. Hz. Ebû Eyyub (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 529 1 Abdest aldıkarında, sakallarını ayrı su ile hilallerlerdi. Hz. Âişe (r.anha) 529 2 Abdest aldıklarında, bir avuç su ile çeneleri altından sakallarını hilallerler ve şöyle buyururlardı: "Rabbim Bana böylece emretti." Hz. Enes (r.a.) 529 3 Abdest aldıklarında, kulaklarını ovarlar ve sonra parmakları ile sakallarını alttan hilallerlerdi. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 529 4 Abdest aldıklarında, iki rik'at namaz kılar sonra namaza çıkarlardı. Hz. Âişe (r.anha) 529 5 Abdest aldıklarında, küçük parmakları ile ayak parmaklarını hilallerlerdi. Hz. Müstevrit (r.a.) 529 6 Abdest aldıklarında, yüzlerini elbiselerinin bir tarafına sürdükleri vaki idi. Hz. Muaz (r.a.) 529 7 "Ğayril mağdûbi aleyhim veladdallin" dedikten sonra, ön safta olanların işiteceği bir sesle "amin" derlerdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 529 8 Kış geldiğinde kışlığa Cuma gecesi taşınırlardı. Yaz gelince de yazlık eve yine Cuma gecesi taşınırlardı. Yeni elbise giydiklerinde Allah'a hamd eder, iki rek'at namaz kılar ve eskisini de birine verirlerdi. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 529 9 Cebrail (a.s) kendine gelip "Bismillahirrahmanirrahim" diye okuduğunda bir surenin nazil olacağını bilirlerdi. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 529 10 Kendilerine bir mal geldiğinde sabah geldi ise akşamlatmaz, akşamsa sabahlatmazlardı. Hz. Muhammed İbni Ali (r.a.) 529 11 Kendilerine gülme geldiğinde ellerini ağızlarına tutarlardı. Hz. Murre Es-Sakafi (r.a.) 529 12 Sevinç verici bir iş olduğunda Allah'a şükür olarak secdeye kapanırlardı. Hz. Ebû Bekre (r.a.) 529 13 Bir mecliste oturduğu zaman kalkmak istediklerinde, on onbeş defa "estağfirullah" derlerdi. Hz Ebu Umame (r.a.) 529 14 Oturduklarında elleriyle "ihtiba" ederlerdi. (Elleriyle dizlerini tutarak oturmak, Peygamberler oturuşu.) Hz. Ebû Said (r.a.) 529 15 Konuşmak için oturunca, çok kere nazarlarını semaya dikerlerdi. Hz. Abdullah İbni Selam (r.a.) 529 16 Konuşmaya oturduklarında, ayakkabılarını çıkarırlardı. Hz. Enes (r.a.) 529 17 Oturduklarında, ashabı kendisini halka halka çevirirlerdi. Hz. Kurre İbni İyaz (r.a.) 529 18 Bir şey kendilerini sıktığında namaza dururlardı. Hz. Huzeyfe (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 530 1 Kendilerine üzücü bir şey isabet ettiğinde: "Lâ ilâhe illallahü'l-halimül kerim, Subhânellahi Rabbil arşil azim, Elhamdülillâhi Rabbil alemin" diyerek dua ederlerdi. Hz. Abdullah ibni Cafer (r.a.) 530 2 Kefarete izin oluncaya kadar yeminlerinde hânis (yemin bozma) olmamışlardı. Hz. Âişe (r.anha) 530 3 Yemin ettiklerinde, "Muhammed (s.a.v)'in nefsi kudret elinde olan Zata yemin ederim ki" şeklinde buyururlardı. Hz. Rifaa el Cuheni (r.a.) 530 4 Kendilerini sıtma veya ateş bastıklarında bir kırba suyu başlarından döküp yıkanırlardı. Hz. Semure İbni Cundeb (r.a.) 530 5 Bir kavmin şerrinden korktuklarında: "Allahım onlara karşı bizi korumanı diler ve şerlerinden Sana sığınırız" diye dua ederlerdi. Hz. Ebû Mûsa (r.a.) 530 6 Bir şeye nazar isabet etmesinden korktuklarında: "Allahım onu ona mubarek et ve onu zarardan koru" diye dua ederlerdi. Hz. Said İbni Hakim (r.a.) 530 7 Abdest bozmaktan çıktıklarında "Gufrâneke" (Bizi mağfiret et) derlerdi. Hz. Âişe (r.anha) 530 8 Heldan çıktıklarında: "Elhamdülillahillezî ezhebe annil ezâ ve âfânî": (Hamd olsun o Allah'a ki, eza veren şeyden beni kurtarıp bana afiyet verdi) buyururlardı. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 530 9 Defi hacetten çıktıklarında: "Elhamdülillahillezi ahsene ileyye fi evvelihî ve ahirihî": (Evvelinde ve sonunda bana ihsan eden Allah'a hamd olsun) buyururlardı. Hz. Enes (r.a.) 530 10 Evden çıktıklarında: "Bismillâhi't-tüklânu 'alellâhi, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi": (Allah'ın adıyla, itimad ancak Allah'adır. Ne men edici ne de yapıcı bir kuvvet vardır, ancak Allah'a mahsustur) diye buyururlardı. Hz. Enes (r.a.) 530 11 Evden çıktıklarında: "Bismillâh tevekkeltü 'alellah, Yarabbi, kaymaktan, dalâlete düşmekten, zulmetmek ve edilmekten, cahillik etmek veya edilmekten Sana sığınırız" diye dua ederlerdi. Hz. Ümmü Seleme (r.anha) 530 12 Evden çıktıklarında: "Bismillâhi Rabbî, eûzubike min en ezille ev edılle ev azlime ev uzleme ev echele ev yüchele aleyye) diye dua ederlerdi. Hz. Ümmü Seleme (r.anha) 530 13 Bayram günü sokağa çıktıklarında başka bir yoldan dönerlerdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
5 Şubat 2014 YAZAR : Yard. Doç. Dr. Mustafa CANLI canli20@hotmail.com
Bir yanık besmele çektikçe gönüller yeşerir; Kor yüreklerde yanan kırmızı güller yeşerir… (Seyrî)
Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; hayırlı işlerimize; Allâh’ın zikriyle yani «Bismillâhirrahmânirrahîm» sözü ile başlamamızı tavsiye ediyor. Eğer işlerimizin başarıya ulaşmasını ve hayırla neticelenmesini istiyorsak, besmeleyle işe başlamamız gerekmektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm, kudsî anlamları içinde barındıran ve aynı zamanda bir âyet olan (Neml, 27/30) yüce bir ifadedir. Bu ifadenin terkîbinde;
Allah, er-Rahmân ve er-Rahîm olmak üzere üç önemli kudsî kelime vardır. Bu üç mukaddes kelimenin başında, yüce Rabbimiz’in güzel isimlerinin en güzeli ve sadece O’na has olan; «Allah» ism-i celîli yer alır. Elmalılı merhumun ifadesiyle:
“«Allah» yüce ismi; bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı hâlinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce Allâh’ın Zâtına delâlet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir.” Bu anlamda ne Türkçedeki «Tanrı» kelimesinin, ne de İngilizcedeki «God» kelimesinin; «Allah» ism-i celîlinin yerini tutması mümkün değildir.
Bismillâhirrahmânirrahîm ifadesinde; «Allah» ism-i celîlinden hemen sonra Cenâb-ı Hakk’ın iki önemli sıfatı yer alıyor.
Bunlardan birincisi er-Rahmân; yüce Rabbimize mahsus bir isim olup, O’nun dünyada hem mü’minlere hem de kâfirlere olan merhametini sembolize etmektedir.
İkinci sırada yer alan er-Rahîm sıfatı ise;
“Allah mü’minlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (el-Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde belirtildiği üzere, âhirette yalnız mü’minlere olan rahmetini ifade eder. İşte besmele çeken bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellîsini hayatına yansıtmış olur.
Arapça gramer kurallarına göre; «Bismillâhirrahmânirrahîm» ifadesinde, fiil hazfedilmiştir. Besmele çekenin yapacağı işe göre; okurum, yazarım, yerim, içerim, kalkarım, otururum, başlarım gibi fiiller takdir edilebilir. Meselâ yemeğe başlarken besmele çeken bir insan;
“Rahmân, Rahîm olan Allâh’ın adıyla yerim.” demiş olur.
Besmele ilk sözdür.
Yüce Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sözü ve insanlığa verdiği ilk mesaj, Bismillâhirrahmânirrahîm ifadesidir. Allah -celle celâlühû-, sanki insanlığa bir mesaj gönderiyor ve diyor ki:
“Ben kelâmıma Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlıyorum. Siz de hayatınıza besmeleyle başlayın.” Seyrî şu mısralarda bunu ne güzel dile getirir:
Sırr-ı bismillâh ezelden her işin başlangıcı, Lâfz-ı Kur’ân onla başlar, izzet eyler besmele… Tâ yürekten, cân içinden, kim ki bismillâh dese, El çeker menfî tecellî, müsbet eyler besmele…
Besmele anahtardır.
Besmele, her hayırlı işimizin başlangıcında yolumuzu aydınlatan bir kandil gibidir. Olmaz işler onun feyz ve bereketiyle oluverir.
Yüce Rabbimiz; Kur’ân-ı Kerîm’e besmeleyle başlayarak, onu her şeyin anahtarı olarak biz kullarına ihsan etmiş ve İslâm ümmetinin kitaplarında, hitaplarında ve diğer önemli işlerinde en önce yapmaları gereken şey olarak besmeleyi kıymetli bir gelenek olarak yerleştirmiştir.
Besmele duâ ve zikirdir.
İçinde barındırdığı kudsî kelimeleriyle birlikte besmeleyle iç içe olan insan; besmele yoluyla Rabbini hatırlamakta, her an O’nun zikriyle hemhâl olmaktadır. Bunun yanında besmele, Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in duâlarını süsleyen kutlu bir ifadedir. Kâinâtın Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her gece yatağına yattığında şöyle duâ ederdi:
Yaptığımız işin başında, kendimizin, onun, bunun değil; hemen Rabbimiz’in ismi ile başlamak, her şeyi O’na bağlamak, insana müthiş bir tevhid şuuru verir.
Her güzel işimizin başında Bismillâhirrahmânirrahîm dediğimizde; arı ve duru bir şekilde zihinlerimizde hemen O beliriverir ve neticede; «Lâ ilâhe illâllah» sırrı, gönüllerimize açılır.
Besmele berekettir.
Rabbimiz’in isim ve sıfatlarıyla bereketlenmektir. İnsan; «Bismillâhirrahmânirrahîm» diyerek bereket bulur aşında ve işinde. Meselâ yemeğin öncesinde besmele çekerse bir insan, o yemek ona bereket olur ve az yese de bir doygunluk hisseder. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemek yedikleri hâlde doymadıklarını söyleyen kimselere;
“Yemeği topluca yiyin ve başlarken Allâh’ın adını anın ki, bereketli olsun.” (Ebû Dâvûd, Et‘ıme, 14) buyurmuştur.
Hadîs-i şerifteki أَقْطَعُ / أَبْتَرُ kelimelerinin; «kesik olan, sonu gelmeyen, bereketsiz olan, başarıya ulaşmayan» anlamlarını dikkate aldığımızda, besmele çekmeden yaptığımız işlerin sonunda, başarı ve bereket beklemek, pek akıllıca gözükmemektedir.
İçinde barındırdığı yüce ve kudsî kelimelerden mürekkeb olması itibarıyla besmele, temiz ve pak bir ifade-i celîledir. Temiz olduğu gibi temizleyicidir de. Besmelenin bulunduğu yerde şeytan kendine yer bulamaz. Rabbimizin yeryüzüne koymuş olduğu kanun gereği, kurbanlık ve av hayvanları Bismillâh ile helâl olur.
Besmele hiçliğimizi fark edişimizdir.
Besmelenin odak noktasında, başındaki bâ (ب) harf-i cerri yer alır. Müfessirler, «bâ» harf-i cerrinin bitiştirilmesinden doğan mânânın ya sığınma ve beraberlik ya da yardım dilemek olduğunu zikrederler. Yani hayırlı işinin başında besmele çeken biri, lisân-ı hâl ile şöyle demektedir:
“Yâ Rabbî! Ben acziyetimi itiraf ediyorum. Sen’in vereceğin güç olmasa ben bu işi yapamam. Sen’in bana verdiğin güç ile ben bu işimi yapabiliyorum. Ne olur bana yardım et yâ Rabbî! Hem bu iş benim kendi başıma yaptığım bir iş değil. Ben sadece bir vasıtayım. Bir güzellik varsa Sen’dendir yâ Rabbî!”
Besmele zırhtır.
Besmele çeken bir insan, isim ve sıfatlarının kudsî sırlarıyla birlikte Cenab-ı Hakk’ın koruması altına girmiş olur ve her türlü maddî-manevî tehlikelerden, çirkinliklerden emin olur. En önemlisi besmele, şeytana karşı bir zırhtır. Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in veciz ifadesiyle;
“Şeytan, besmeleyle kapanan bir kapıyı açamaz.” (Ebû Dâvûd, Eşribe, 22)
Şeytanın en sevmediği, eûzü besmeledir. Her sabah şeytanın üzerimize attığı düğümler besmeleyle çözülmeye başlar. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in haber verdiğine göre; besmele çekilerek girilen bir evde şeytan yer bulamaz. (Müslim, Eşribe, 103)
Besmele şuurdur.
Besmele, insana Allâh’ın zikriyle gafletten uyanıp şuurlu olma hâli verir. Besmeleli bir hayat yaşayan mü’min, her an Allah -celle celâlühû- ile beraber olma şuuruna erer. Meselâ yemeğe başlamadan önce Bismillâhirrahmânirrahîm diyen bir mü’min, önüne gelen nimetlerin Rabbi tarafından kendisine lutfedildiğinin şuurunda olur.
Ve besmele, son sözdür…
İnsan, son yolculuğuna besmeleyle uğurlanır.
Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın naklettiğine göre; cenâze kabre konulurken Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle derdi:
“Bismillâhi ve alâ milleti Rasûlillâh: (Seni) Allâh’ın adıyla ve Rasûlullâh’ın dîni üzere (kabre koyuyoruz).” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 38)
Böylece mikro plânda günlük yaşantısında besmeleyle gözünü açan ve besmeleyle uykuya varan insan; makro plânda hayata besmeleyle; «Merhaba!» der ve sonunda besmeleyle ebedî âleme yolcu edilir.
Ne mutlu besmeleyi dilinden düşürmeyip O’nunla beraber olabilenlere!..
Cibril Hadis-i Şerifi Bu hadis-i Şerif, en önemli hadis-i Şeriflerden bir tanesidir.Bilhassa kıyamet alametleri bölümünde geçen: -Cariyenin, efendisini doğurması.. Cümlesi çok manalıdır.Kısacası ulema: -Nesebin ve sülâlenin ortadan kaybolacağı.. Şeklinde şerh etmektedir. Muhtar'ül-ehadisin-nebeviyye İzahlı Tercümesi. Hadis-i Şerifler Vaaz Örnekleri.sy.502.
Paylaş Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google+'ta Paylaş Linkedin'dePaylaş Pinterest'te Paylaş Whatsup'da Paylaş Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'in de aralarında bulunduğu bir sahabe' topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, İslâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasûlüne sorarak cevaplarını almıştır. İşte Cebrail (a.s.)'in bizzat soru sorarak ve cevaplarını tasdik ederek telkin ettiği bu hadise "Cibril hadîsi" adı verilmiştir.
Abdullah b. Ömer'in, babası Hz. Ömer'den naklettiği bu hadis şöyledir:
"Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)'in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru peygamber (s.a.s.)'in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:
"Ya Muhammed! Bana İslâm'ın ne olduğunu söyle?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "İslâm; Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir." buyurdu. O zat: "Doğru söyledin." dedi. Babam dedi ki: "Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu."
"Bana imandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Âllah'a, Allah'ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır." buyurdu. O zât yine: "Doğru söyledin." dedi. Bu sefer:
"Bana ihsandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): " Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür." buyurdu. O zat:
"Bana kıyametten haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) "Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir." buyurdular. "O halde bana alâmetlerinden haber ver." dedi. Peygamber (s.a.s.):
"Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir." buyurdu. Babam dedi ki:
Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü bana: "Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun?" dedi. "Allah ve Rasûlü bilir." dedim.
Abdullah b. Ömer bu hadîsi Basra' dan Hacc veya Umre için Hicaz'a gelen Yahya b. Yamer ve Humeyd b. Abdirrahmân el-Himyerî'nin kader hakkında soru sormaları üzerine rivayet etmiştir. Basra'da ilk olarak Ma'bed el-Cühenî ve ona tabi olanlar kaderi inkâr etmişler; hâdiselerin, Allâh'ın hiç bir takdir ve bilgisi olmaksızın yeni yeni husûle geleceğini ileri sürmüşlerdir. Abdullah b. Ömer onları dinledikten sonra şöyle demiştir:
"Sen Basra'da onlarla görüştüğün zaman kendilerine söyle ki, ben onlardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Allah'a yemin olsun ki onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa da onu hayra harcasa, kadere inanmadıkça Allâh onun hayrını kabul etmez." Sonra Abdullah (r.a.) yukarıdaki hadisi nakletmiştir (Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul 1977, I, 106).
Kader, sözlükte; miktar, meblağ, büyük sayma, güç, kudret ve bir şeyi kısmak anlamlarına gelir. Şer'î bir terim olarak; meydana gelecek şeyleri ve o şeylerin ne zaman nerede, ne gibi nitelik ve özelliklerle meydana geleceğini Allâhü Teâlâ'nın takdir ve tahdîd etmesi demektir. Takdir buyurduğu şeyleri, zamanı gelince birer birer icad etmesine de "kazâ" denir. Bu duruma göre, kader ilim ve irade sıfatına; kaza da tekvin (yaratma) sıfatına döndüğü için kaza ve kadere inanmak, temelde Allâhü Teâlâ'ya imanla eş değerdedir. Bütün sıfatlariyle Allah'a iman eden, bunlara da inanmış olursa da, önemine binâen kaza kader meselesi kelâm ilminde ayrıca ele alınmıştır. Kader konusunu daha önce Mekke'de öne sürüp, bunu inkâr edenlerin bulunduğu da nakledilir. Abdullah b. Zübeyr'in ordusu Mekke'de Haccac-ı Zâlim, tarafından muhasara edildiği zaman Kâbe-i Muazzama yanmıştı. O zaman bazıları bunun bir ilâhi takdir (kader konusu) olduğuna inanmış, bazıları da Kâbe'nin takdirle yanmadığını söyleyerek kaderi inkâr etmişlerdir (A. Davudoğlu, a.g.e., I, 106-108).
Cibril hadisinde ikinci soru ve cevabı, iman esaslarını bildirir. Bunlar altı tanedir:
1) Allah'a iman: Bu iman, Allah'ın varlığını ve hakkında vacip, mümteni; (imkânsız) ve caiz olan bütün sıfatları bilerek tasdik etmekle meydana gelir. Bazı kelâm bilginleri Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını selbiyye ve sübütiyye olmak üzere ikiye ayırırlar:
selbiyye ve sübütiyye olmak üzere ikiye ayırırlar:
Selbî sıfatlar altı tane olup şunlardır:
a) Vücud: Allah'ın varlığı, b) Kıdem: Ezelî olması, yani varlığının evveli olmaması, c) Bekâ: Ebedî olması, yani varlığının sonu bulunmaması, d) Muhâlefetün li'l-havâdis: Allah'ın varlıklardan hiçbir şeye benzememesi, e) Kıyam bi zâtihi: Varlığının kendisinden olması, f) Vahdaniyet: Allah'ın bir olmasıdır.
Sübûtî sıfatlar sekizdir:
a) Hayat: Allahu Teâlâ'nın diri olması, b) İlim: Her şeyi bilmesi, c) İrade: Her mümkünü caiz olan bir şekle ve vakte tahsis etmesi, d) Kudret: Her şeye gücünün yetmesi, e) Semî': Her şeyi işitmesi, f) Basar: Her şeyi görmesi, g) Kelâm: Ses ve harfe muhtaç olmadan konuşması, h) Tekvin: Var etme, yok etme, yaşatma ve öldürme gibi fiillerin başlangıcı olan bir sıfattır.
2) Meleklere iman: Bu, Allah'ın melek denilen, nurdan yaratılmış ve istediği şekle girebilen bir takım masum kulları olduğuna inanmaktır. Ban bakımlardan meleklere benzeyen, diğer bir takım görünmez yaratıklar vardır ki, bunlara da "cin" denir. Cinler saf ateş alevinden yaratılmış olup, melekler gibi onlar da ağır işleri yapabilir ve istedikleri şekillere girebilirler. Yalnız bunlar melekler gibi masum (günah işlemez) değildir. Mümini, kâfiri vardır, "yer, içer, ürer ve ölürler " (en-Neml, 27/87; ez-Zümer, 39/68; İnfitar, 82/10-12; el-Kehf, 18/50; er-Rahmân, 55/31; Müslim, Zühd, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 153, 168; Taberi, XX, 29; İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye, Kitâbu'r-Ruh, Haydarâbâd 1357, s. 41; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, cin bahsi).
3) Kitaplara iman: Allahu Teâlâ, bazı peygamberlerine gerçek ve hükümleri bildiren bir takım ibareye lafızlar indirmiştir ki; bunlara "kitap" denir. Büyük kitaplardan Tevrat Hz. Musa'ya, Zebur Hz. Dâvud'a, İncil Hz. İsa'ya, Kur'an-ı Kerîm de Hz. Muhammed (s.a.s.)'e indirilmiştir. Bunlardan başka çeşitli peygamberlere yüz adet suhuf (sahifeler) verilmiştir. İşte bütün bu kitaplara iman etmek farzdır (eş-Şûrâ, 42/51; el-A'lâ, 87/67; el-Hıcr, 15/9; Hud 11/49; İsrâ, 17/88.)
4) Peygamberlere iman: Allâh'u Teâlâ hazretleri kullarına doğru yolu göstermek için bir takım peygamberler göndermiştir. Bunlardan kendilerine kitap ve şerîat verilenlere "Rasul" denir. Başka bir peygamberin şeriatiyle amel ve onun getirdiği hükümlerini insanlara bildirmeye memur olanlara ise "nebî" adı verilir. İlk peygamber Hz. Âdem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. (en-Nahl, 16/36; en-Nisâ, 4/164; el-Ahzâb, 33/40).
5) Âhiret gününe iman: Âhiret günü haşirden, bütün ölenlerin diriltilmesinden başlayan sonsuz bir gündür. Kıyametin kopması, sûrun üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, kitapların verilmesi, mîzanın kurulması, kulların sorguya çekilmesi, havz-ı kevser, şefâat, sırat, Cennet ve Cehennem ahiret gününün muhtevasına dahil olduğundan bütün bunlara inanmak farzdır. (Âli İmrân. 3/185: Duhân, 44/56; Mü'min, 40/11; Tâhâ, 20/74; el-Bakara, 2/28; et-Tür, 52/45; el-En'âm,6/93; el-Fecr, 89/27-30; eş_Şems, 91/97; ez-Zümer, 39/42; Buhârî, Husûmât, Müslim, Fezâil,10,161, 162; Tirmizî, Kıyâme, 26; Kurtubî Tefsiri, Tûr Sûresi 45. ayetin tefsiri).
6) Kadere İman: Yukarıda kadere imandan söz etmiş, Cibril hadisinin kaderi inkâr edenlerle ilgili bir soru üzerine nakledildiğini belirtmiştik. Hadis-i şerifte kadere imana özellikle yer verilmesi, bu konuda ümmetin ileride görüş ayrılıklarına düşeceğini Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bildiğini gösterir. (et-Talâk, 65/3; Buhârî, Cenâiz, 83; Tefsîru Sûre, 92/6; Müslim, Kader, 1,8; İbn Mâce, Mukaddime, 10).
Hadîs-i şerifte ilk soru İslâm'ın şartlarını telkin için sorulmuştur. Bunlar; Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek,. namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yeterse hacc etmektir. Bu şartlar Kur'an-ı Kerîm'in çeşitli ayetlerinde yer almış ve tekrarlanmıştır (el-Bakara, 2/238; Buhârî, İman 1, 2; Zekât, 41, 63; Meğâzî, 60, Tevhîd, 1 ; Müslim, İman, 19-22; Nesâî, Zekât,1; İbn Mâce İkâme,193; Ahmed b. Hanbel, I, 72; Dârimî, Zekât 1).
Üçüncü soru "İhsân nedir?" sorusu ve Hz. Peygamberin "İhsan, Allah'ı görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir..." cevabı, mümini ibadet sırasında manevî âlemlere yüceltmek içindir. Her şeklin bir de gerçeği vardır. Namaz da bir şekildir. O şeklin içindeki gerçek ihsandır. Meselâ İslâm'da fıkıh ilmi namazın dış şekli ile uğraşır; tasavvuf ise bu şeklin içindeki gerçeği yani ihsan derecesini bulmaya çalışır. İbadeti kuru bir şekil ve beden hareketleri olarak değil, Allah'ın huzurunda bulunduğunu bilerek ve düşünerek yapmak gerekir. İbadetin asıl hedefi Allah'u Teâlâ ile bu mânevi diyalogu kurmak ve bunu ibadet süresince devam ettirmektir.
Hadisteki diğer bir soru kıyamet zamanı ile ilgilidir. Hz. Peygamber bu konuda soru sorandan daha fazla bilgi sahibi olmadığını bildirmiştir. Cenâb-ı Hak kıyametin kopma zamanını gizli tutmuştur. İnsanların ileride meydana gelecek bir takım olayları önceden bilmemesi çoğu zaman bir nimettir. Müminin önceki tecrübelerine ve bilimin kurallarına göre gerekli önlemleri aldıktan sonra, sonucu Allahu Teâlâ'dan beklemek gerekir. Bütün önlemler alınmasına rağmen doğacak olumsuz sonuçlardan insanın sorumluluğu bulunmaz. Zaten böyle bir sonucu önleme gücü de insanoğluna verilmemiştir. Çünkü o, ancak gücünün yeteceğinden sorumludur.
Kur'an-ı Kerîm'de beş şeyin insanlardan gizlendiği bildirilir ki, bunlara "muğayyebât-ı hamse" denir. Bunlardan ilki kıyametin kopma zamanıdır.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 240 1 Vitir Bana farz, size nafile. Kurban Bana farz, size nafiledir. Cuma günü guslü de Bana farz, size nafiledir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 240 2 Yalnızlık, fena arkadaştan hayırlı, iyi arkadaş ise yalnızlıktan hayırlıdır. İyi şey yazılması sükuttan hayırlı, sükut da şer yazılmasından hayırlıdır. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 240 3 Evlat, kalbin semeresidir. (Göz nurudur) Ve o evlat korku, hasislik ve hüzün tevlid edicidir. Hz. Ebû Said (r.a.) 240 4 Çocuk, döşek sahibinindir. Zinada mahrumiyet vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 240 5 Evlat, Cennet reyhanındandır (rızıkdandır) Hz. Havle binti Hakim (r.a.) 240 6 Birinci günkü düğün yemeği (velime ) borç ve haktır. İkinci günü iyidir. Üçüncü günkü gösteriş ve riyadır. Hz. Zuheyr (r.a.) 240 7 Düğün yemeği borçtur. Kim bu davete icabet etmezse Allah ve Resulune asi olur. Kim de davetsiz giderse, girerken hırsız olarak girer, çıkarken yağmacı çıkar. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 240 8 Sevgi de husumette miras olurlar. Hz. Ebû Bekre (r.a.) 240 9 (Kur'an'daki) "Vürûd" (cehenneme) duhuldür. İyi olsun, kötü olsun ona girmiyen kalmaz. Yalnız mümine, serin ve selamet olur. Hz. İbrahim (a.s)'a (ateşin serin) olduğu gibi. Öyleki müminlerin soğukluğundan Cehennem bağırır (müminin nuru onu yener). Bundan sonra Allah, takva ehlini kurtarır, zalimleri ise orada yüzüstü bırakır. Hz. Câbir (r.a.) 240 10 Verâ (şüpheden kaçma) amelin seyyididir. Bir kimse de, masiyetle yalnız kaldığı zaman (kötülüğe fırsat bulduğu vakit) Allah'a isyandan onu alıkoyan bir verâ' yoksa, Allah o kimsenin amellerinden hiç bir şeye kıymet vermez. İnsanda Allah korkusu gizli ve aşikarede, iktisad fakirlik ve zenginlikte, adalet ise hoşnudluk ve gadapta olmalıdır. Agah olun ki, "mümin" nefsine hakim olan kimsedir. Ve kendisine hoş gördüğünü başkalarına da hoş görmelidir. Hz. Enes (r.a.) 240 11 Verâlı adam, şüphe üzerine duraklıyan, hemen atılmıyan kimsedir. Hz. Vasile (r.a.) 240 12 Vesvese imanın ta kendisidir. (İtikada gelir, boş eve hırsız gelmez, imanın alameti demektir) Hz. İbrahim (r.a.) 240 13 Namazda vesvese dindendir ve açık imandandır. Hemen hemen hiç bir mümini şaşmaz. Hz. Ali (r.a.)
İslâm dininde bütün emir ve yasaklar müslümanlar nazarında dinî inanç ve mükellefiyet boyutuna sahip olduğu gibi fert ve toplumun umumi menfaatiyle ilgili birtakım hikmet ve amaçlar da taşır. Özellikle muamelât alanında dinin emir ve yasaklarının hikmeti insanlar tarafından çok defa kolaylıkla anlaşılabilmektedir. İslâmiyet’in ticaret ve kazancı serbest bırakırken faizi yasaklamış olmasının bilinemeyen bazı hikmetleri bulunsa bile öncelikle fert ve toplumun ortak yararını korumayı hedef aldığı muhakkaktır. Ekonomik hayatta faiz, kaynakların tam kapasite ile kullanılmasını ve sermaye sahiplerinin yatırıma yönelmesini önlediği için toplum içinde işsizliği arttırmakta, yatırımlarda faizli kredilerin kullanımı üretimde maliyetlerin yükselmesine ve sunî fiyat artışına yol açmakta, bu arada kalıcı, fakat az kâr getiren yatırımların ihmal edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Faizle giderek katlanan ve çoğalan sermaye her yönden toplum üzerinde hâkimiyet kurup onu yönlendirebilecek bir konuma gelmekte, topluma yön vermesi gereken asıl değerler ise sermaye ile ilişkileri derecesinde rağbet görmektedir. Değerlerin altüst olup yardımlaşma, dayanışma, sevgi ve şefkat gibi insanî hasletlerin yerini daha çok para ve itibar kazanma hırsının aldığı cemiyetlerde yeni nesillerin de bu değerlerle yetişeceği, bencilliğin körüklenip insanların barbarca bir hayat mücadelesine sürükleneceği açıktır. Faizli dış borçlar da kalkınmakta olan ülkeleri giderek ağır bir borç batağına sürüklemekte, neticede iktisadî hatta siyasî istiklâllerini ciddi ölçüde tehdit etmeye başlamaktadır. Faiz, var olduğu günden itibaren daima güçlünün ve sermaye sahibinin yararına çalışan, zayıf, muhtaç kimselerin durumlarını da gittikçe kötüleştiren bir işleve sahip olmuştur. Çağımızda küçük tasarruf sahiplerinin faiz yoluyla gelir elde ettiği, faizin sermaye birikimine ve gelirin tabana yayılmasına hizmet ettiği söylense de aracı kurumların düşük faizle topladıkları sermayeyi yüksek faizle yatırımcılara verdiği, yüksek faiz oranının sebep olduğu maliyet artışlarının ve enflasyonun sonuçta küçük tasarruf sahiplerinin kazancını yok ettiği ve toplumun daha büyük kesimini teşkil eden dar gelirlileri ezdiği bilinmektedir. Bu sebeple İslâm dini faizi yasaklayarak ekonomik hayatta kâr ve riskin emek ve sermaye tarafından birlikte paylaşılmasını, alınterini, ticaret ve yatırımı teşvik etmiş, dünya ve âhireti birlikte ele alarak insanî ve ahlâkî hasletlerin hâkim olduğu bir toplum düzeni kurmayı amaçlamıştır.
1. Borç Faizi. Faiz teorilerinin faiz hakkında açık ve kesin bir hükme varamamış olması, bir iktisatçının tartışmasız bir gerçek olarak kabul ettiği faiz teorisinin bir süre sonra başka bir iktisatçı tarafından anlamsız bulunması, ayrıca iktisat düşüncesinde devrim yaptığı kabul edilen J. M. Keynes’in sıfır faiz haddini savunması (Yk. bk) gibi faiz karşıtı görüşler faizin gerekliliği ve doğruluğu konusundaki şüpheleri arttırmaktadır. Bununla birlikte faiz teorilerinin hemen hemen hepsinin birleştiği ortak nokta, faizi iktisadî hayatın ayrılmaz bir parçası ve zaruri bir vak‘a olarak görmeleridir. Ancak bu husus faizin haklı ve meşru olmasından kaynaklanan bir durum değildir. Bunun sebebi, üretim unsuru olarak sermayenin sahip bulunduğu potansiyel (bilkuvve, takdirî) nemâdır. Sermayenin bu özelliği kapitalizmde, ona mutlaka faizin ödenmesi gerektiği şeklinde bir düşüncenin doğmasına yol açmıştır. İslâmiyet de sermayenin potansiyel nemâya sahip olduğunu kabul eder. Nitekim zekâtı verilecek mallarda aranan şartlardan biri de malın üretken (nâmî) olmasıdır. Ancak bu konuda İslâm’ı kapitalizmden ayıran özellik şudur: Kapitalizm, sermayede bulunan potansiyel nemâyı sermaye ödünce verilir verilmez derhal hakiki nemâya dönüşmüş farzederek faiz tahakkuk ettirir. İslâm ise bu potansiyel nemânın bilfiil gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin önceden bilinememesi, gerçekleşse bile miktarının ne olacağının kestirilememesi sebebiyle kazancın baştan tahakkuk ettirilmesini kabul etmez. Şu halde İslâm’ın faizi yasaklamasının sebebini, sermayede bilkuvve bulunan bu nemâ hakkında daha fiile çıkmadan verilen kesin hükmün ve nemânın ödünç alanla veren arasında bu şekilde bölüşülmesinin isabetsizliğinde aramak gerekir. Buna göre, kredi kullanımı neticesinde ortaya çıkacak kâr veya zarar miktarının önceden bilinememesine rağmen faiz nisbetinin baştan tesbit edilmesinin, kredi kullanımından elde edilen sonucun taraflar arasında âdil ve dengeli bir şekilde paylaştırılma imkânını ortadan kaldırması ve neticede ister alan isterse veren olsun taraflardan birinin mutlaka zarara uğraması faizin İslâm’da yasaklanmasındaki en önemli sebep olmalıdır. Nitekim Kur’an’da faizin iki taraftan biri için haksızlık sebebi
olduğuna işaret edilir: “Eğer tövbe eder, faizden vazgeçerseniz ana paranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz” (el-Bakara 2/279).
Tüketim amaçlı borçlanmalarda bu haksızlık tamamen borçlu aleyhinde tezahür etmektedir. Üretim amaçlı borçlanmalarda da faizli kredi ile girişilen teşebbüs sonucu kâr sağlanamaması, hatta zarar edilmesi halinde bile alacaklıya ana parasıyla birlikte ayrıca faizin ödenmesi borçlu açısından apaçık bir haksızlık sebebi olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber, “Bir ağacın meyvesini satan kimse, meyve henüz toplanmadan bir âfete mâruz kalırsa müşterisi olan kardeşinden parasını almasın; müslüman kardeşinizin parasını neye karşılık alacaksınız ki?” (İbn Mâce, “Ticârât”, 33) diyerek ticarî işlemlerde tarafların hak ve borçları arasındaki dengenin korunması gerektiğini vurgulamış, bir zararın ortaya çıkması halinde bunun taraflar arasında paylaşılmasını tavsiye etmiştir. Öte yandan meseleye borç veren açısından bakıldığında, borç verdiği kişi onun parasıyla çok büyük kârlar elde etse bile sadece önceden belirlenen miktar kadar bir pay alabilecektir. Bu durumda da ödünç veren haksızlığa uğramış olmaktadır. Şu halde iki tarafın da razı olabileceği âdil çözüm, ödünç muamelesinden doğacak bütün sonuçların her iki taraf arasında dengeli bir şekilde paylaşılmasıdır.
Belli bir faiz yüzdesinin baştan tesbit edildiği bütün kredi işlemleri Kur’an ve Sünnet tarafından kesin olarak yasaklanmıştır. Faizin mürekkep veya basit olması, ana paraya eklenen fazlalığın ilk akidde veya vadesi gelip de ödenmeyen borcun vadesinin yeniden uzatılması sırasında konulmuş olması, kredinin üretim veya tüketim amaçlı bulunması, faiz haddinin yüksek veya düşük olması, ana paraya eklenen fazlalığa ribâ, faiz, fayda, nemâ veya gelir payı denmesi, faizin reel veya nominal, pozitif veya negatif olması, faizi ödeyen veya alanın fakir veya zengin yahut şahıs veya kurum olması haram oluş hükmünü değiştirmez. Aynca ağırlık dereceleri ve cezaları farklı olmakla birlikte haramın bütün şekilleri o haramın kapsamı içinde değerlendirilir (Karaman, İslâm Hukuku, II, 224). İslâm’ın faizi yasaklamakla ulaşmak istediği en önemli amacın, onun gelir dağılımında yol açacağı dengesizlikleri ortadan kaldırılması olduğu anlaşılmaktadır.
Negatif Faiz. Faizli bir ödünç akdinde ana para ile faiz toplamı vade sonunda, vade başındaki ana paradan daha az mal ve hizmet satın alıyorsa buna negatif faiz denir. Bu durum faiz haddinin enflasyonun altında tesbit edilmesi halinde ortaya çıkar. Herhangi bir sebeple zimmete geçen borca karşılık ödenecek mal veya parada şart kılınan fazlalık demek olan borç faizindeki bu artıklık iki taraftan birinin lehine, öbürünün aleyhine gerçekleşir. Ancak faiz denilince genellikle bunu veren kişinin zarara girdiği düşünülür, alanın zararlı çıkabileceği pek hesaba katılmaz. Faiz her iki şekilde de gerçekleşebileceğine göre negatif faiz pozitif faizle aynı hükme tâbi olmalıdır. Esasen faiz taraflardan biri için fazlalık şeklinde olup pozitif değer taşıyorsa diğeri için negatif değer taşıyor demektir. Buna göre İslâmî mânada faiz ekonomide olduğu gibi reel faizden, fazlalık, emek sarfedilmeden kazanılan para ve enflasyonun üzerindeki fazlalıktan ibaret değildir. İki taraftan birinin lehine dengeyi bozan fazlalık faiz sayıldığı gibi öbür tarafın aleyhine olan eksilme de faizdir. Negatif faiz borcun daha azıyla ödenmesinin şart kılınması açısından da haram faize girer. Nitekim İbn Hazm, borcun daha azıyla ödenme şartının koşulmasını faiz olarak kabul etmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki negatif faizin pozitif faizle aynı hükme tâbi olması, faiz haddinin taraflarca bilerek enflasyonun altında tesbit edilmesi durumunda söz konusu olur. Karz-ı hasenden veya bir satım akdinden doğan borcun gecikmesi halinde enflasyon sebebiyle meydana gelen kayıp ise negatif faiz olarak değerlendirilemez. Böyle bir durumda alacaklının enflasyon sebebiyle uğradığı zararın tazmin edilmesi gerektiği konusunda günümüz hukukçuları arasında ittifak bulunduğunu söylemek mümkündür.
Enflasyon ve Faiz. Enflasyonla faiz arasında bir ilişki kurularak enflasyonun faize gerekçe gösterilmesi doğru değildir. Faiz haddinin enflasyonun üstünde, altında veya ona eşit olması, faizin sebebiyet verdiği haksızlığı ortadan kaldırmamaktadır. Ayrıca enflasyon gerekçesiyle faize izin verilmesi, sermaye sahibinin enflasyondan doğan kaybının telâfi edilmesi gibi cüzi bir fayda için faiz sisteminin sebep olduğu sayısız zararlara kapı açılması demektir.
Enflasyondan dolayı paranın satın alma gücünde meydana gelen azalmanın telâfi edilmesi, özellikle vadeli borç ilişkisinde paranın enflasyona karşı değerinin korunması ve bunu sağlayacak birtakım yöntemlerin geliştirilmesi İslâm’ın hukukî işlemlerde gözettiği denge, açıklık ve hakkaniyet ilkesinin de gereğidir. Çağımızda birçok müslüman araştırmacı, enflasyonun yol açtığı değer kaybını önleyici ve paranın reel değerini koruyucu tedbirleri faiz yasağının dışında mütalaa etmektedir. Ancak paranın enflasyona karşı değerinin korunması gibi bir kaygı faizin kural olarak caiz görülmesinin gerekçesi olmamalı ve enflasyon karşısında alınacak tedbirlerde paranın değerini koruma amacı hâkim kılınıp değişmez bir oran söz konusu edilmemelidir. Bununla birlikte enflasyonun önemli sebeplerinden birini faizin teşkil ettiği, bu yüzden vadeli para borçlarında enflasyon oranına endeksli bir arttırımın en azından faiz şüphesi taşıyacağı da belirtilmelidir.
İskonto Faizi. Vadeli bir alacağın belli bir miktarının düşülerek vadesinden önce tahsil edilmesine iskonto denir. İbn Abbas, Hanefîler’den İmam Züfer, bir rivayete göre Şafiî ve Ahmed b. Hanbel, İbn Kayyim ve İbn Teymiyye iskontonun cevazına; Abdullah b. Ömer, Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, meşhur olan görüşlerine göre Şafiî ile Ahmed b. Hanbel ve Süfyân es-Sevrî haram olduğuna hükmetmişlerdir (İbn Rüşd, 11, 119; İbn Cüzey. s. 217). İskontoyu caiz gören günümüz araştırmacılarından Salih b. Fevzân el-Fevzân’a göre vadeye karşılık artışın (faiz) yasaklanmasının sebebi, bir istifadesi olmaksızın borçlunun yükünün artmasına engel olmaktır. Bunda ise borçlunun yükü hafifletilmektedir (Ađvâǿü’ş-şerîǾa, X/3, s. 246-247). İbn Kayyim şöyle der: “Faiz, bedellerden birinde vade karşılığında tutulan fazlalıktır. İskonto ise vadenin kalkması karşılığında zimmetin borcun bir kısmından kurtulma sıdır. Bu ne hakikat ne lügat ne de örf açısından faizdir. Faiz artış demektir, burada ise zıddı söz konusudur. Nitekim, ‘Artırıyor musun, ödüyor musun?’ ile ‘Şimdi öde, ben de şu kadarını hibe edeyim’ arasındaki fark açıktır” (İǾlâmü’l-muvaķķıǾîn, III, 371). Bu grubun dayandığı delil İbn Abbas’ın rivayet ettiği, Medine’den sürülen yahudilere Hz. Peygamber’in vadeli alacaklarını iskonto ile tahsil etmelerine izin veren hadistir. Bu muamelenin haram olduğuna hükmedenler ise iskontoyu vadeye paralel olarak borcun artmasına benzetmişlerdir. Bu benzetme
her iki durumda da zamana belli bir fiyatın biçilmesinden dolayıdır. Birincide zaman uzadıkça fiyat artarken ikincide zaman kısaldıkça fiyat düşmektedir. Bu grubun delilleri de şunlardır: Beyhaki’in kaydettiğine göre ashaptan Mikdâd b. Esved bir kişiye 100 dinar borç vermiş ve alacağını vadesinden önce 10 dinar eksiğiyle tahsil etmişti. Durum kendisine arzedildiğinde Hz. Peygamber, “Ey Mikdâd! Hem faiz yedin hem yedirdin” demiştir (es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 28). Abdullah b. Ömer de vadeli alacağın bu şekilde tahsil edilmesini hoş karşılamamıştır (el-Muvatta, “Büyûc”, 82), Aynı görüşü teyit eden başka deliller de vardır (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 81; Beyhakī, VI, 28). İskontoyu faiz addeden gruba göre karşı grubun delil olarak ileri sürdüğü yahudilere iskonto izni verilmesi olayı. Uhud Gazvesi’nin ardından ve faiz yasaklanmadan önce vuku bulduğu için muteber sayılmaz (Bayındır, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, s. 139).
Vadenin uzatılmasına karşılık borca yapılan ilâve ile vadenin kaldırılması için borçtan yapılan indirimin aynı mahiyette iki işlem olduğu görüşü daha mâkul görünmektedir. Çünkü her iki durumda da zamana bir fiyat biçilmektedir. Halbuki zamanın iki taraf açısından ne getirip ne götüreceği belli olmadığından ona biçilen fiyatın iki taraftan birini zarara sokma ihtimali her an mevcuttur. Fevzân’ın ileri sürdüğü gibi vadeye karşılık faizin yasaklanması, yalnız borçlunun yükünün artmasına engel olmak için değil böyle bir işlemin sonunda iki taraftan birinin haksızlığa uğrama ihtimalinin bulunması sebebiyledir. Zamana fiyat biçerek borçtan bir indirim yapma halinde de aynı haksızlık söz konusudur. İskontonun, vadeli 100 liranın peşin 90 liraya satılması şeklinde cereyan etmesi dolayısıyla sünnette yasaklanan fazlalık faizi kapsamına girdiği de söylenebilir.
2- Alışveriş Faizi. Bu kavramla, Hz. Peygamber’in büyük ölçüde aynî mübadele ekonomisini asgariye indirmek amacını güttüğü anlaşılmaktadır. Hadislerde aynî mübadeleye getirilen sınır ve ince ölçüler Resûl-i Ekrem’in para ekonomisini tercih ettiğini ortaya koymaktadır. Bu ekonomiye verilen önem vadeli satışlarda kendini daha fazla göstermektedir. Malların birbirleriyle vadeli satışına hiçbir şekilde izin verilmediği halde satışın para mukabilinde yapılmasına iznin verilmiş olması mallara karşı paraya tanınan bir imtiyaz olarak görülebilir. Öte yandan paraların kendi aralarındaki vadeli işlemlerine de izin verilmemiştir. Çünkü vadeli bir para mübadelesinde vade sebebiyle iki bedel arasında meydana gelebilecek değer farklılaşması ve eşitsizlik, aslında metre ve kilo gibi bir değer ölçüsü olan paranın bu fonksiyonunu kaybetmesi mânasına gelir. Aynı paranın vade yüzünden bugünkü değeriyle yarınki değeri eşit olmayacaktır. Bu durum günümüzde fiyat artışlarının da bir sebebini açıklamaktadır. Çünkü bugünkü 100 liranın yarınki 110 liraya eş tutulması, bugünden yarına mal ve hizmet üretiminde % 10’luk artış olmadığı takdirde fiyatlarda % 10’luk bir artış olması anlamına gelir.
Peygamber’in vadeli para mübadelesine getirdiği yasağın hikmeti eskiye göre bugün daha iyi anlaşılabilmekte ve bu işlemlerdeki faiz özelliği daha açık görülebilmektedir. Nitekim bugün dünyada borsa ve para işlemlerinin hızla gelişmesi, başlıca para birimlerinin kendi aralarında vadeli fiyat esası üzerine satış türlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı her para biriminin diğer paralarla mübadele edildiği milletlerarası para piyasasında her gün açıklanan bir peşin fiyat, bir de vadeye göre değişen fiyatlar yer alır. Vadeli fiyatın peşin fiyata bazan eşit, bazan ondan daha yüksek, bazan da daha düşük olması şeklinde tezahür eden bu fiyat farkının her para biriminin bağlı olduğu ülkedeki câri faiz hadleriyle doğrudan ilgisi vardır.
Bir dövizin ilân edilen vadeli alım satım fiyatının, o dövizin bağlı olduğu ülkedeki carî faiz haddiyle mübâdelesinin yapıldığı dövizin bağlı olduğu ülkedeki câri faiz haddi arasındaki farkı da mahsuben içine aldığı görülmektedir. 1974 yılında Londra, New York, Cenova ve Frankfurt gibi büyük merkezlerde vadeli fiyatlarla işlem gören bankaların döviz fiyatlarında meydana gelen değişiklikler İflâslara kadar varan büyük zararlara sebebiyet vermiştir (Sâmî Hasan Ahmed Hamûd, Taŧvîrü’l-aǾmâli’l-maśrifiyye, s. 136-138, 353-355). Bu husus, Hz. Peygamber’den rivayet edilen, “Gümüş para ile altın paranın mübadelesi peşin olmadıkça faizdir” (Müslim, “Müsâķāt”, 79) hadisindeki prensiplere günümüz toplumunun daha çok ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Bugün vadeli fiyat esası üzerine döviz muameleleri, döviz ve faiz fiyatları arasındaki farklardan kazanç sağlamaya çalışan spekülatörlerin işine yaramaktadır. Bundan dolayı birçok ülkede millî bankalar daha çok kumara yakın olan bu riskli mübâdele yoluna girmemektedir.
Malın mal karşılığında veya paranın para karşılığında vadeli mübâdelelerinin yasaklanmasının önemli sebeplerinden biri, araya vade girmesi dolayısıyla iki bedel arasında ortaya çıkabilecek olan değer farklılaşması ve eşitsizliktir. Aslında İslâm ekonomisi, zamanın para ve malların değerinde değişiklikler meydana getirebileceğini kabul etmektedir. Bir yandan zaman içinde para ve mal piyasalarında görülen yükselme ve düşmeler, öte yandan ödeme yapılacak tarafın bu süre içinde parasını veya malını kullanma imkânından mahrum kalması yüzünden uğrayacağı kayıplar bu değişikliklerin önemli sebeplerindendir. Ancak İslâm ekonomisinde vade tek başına bir kazanç ve değer artış sebebi görülmeyerek hem ticarî hayatta ve borç ilişkilerinde açıklık ve bilinirlik ilkeleri ve emek faktörü korunmaya, hem de taraflardan birinin haksız ve beklenmedik şekilde zarara uğraması önlenmeye çalışılmıştır.
İslâm’ın izin verdiği vadeli tek satış türü bedellerden birinin para olduğu muameledir. Bu izni, veresiye alışverişlere olan İhtiyaçtan dolayı sadece paraya tanınan bir imtiyaz gibi görmek mümkündür. Bunun sebeplerini para ile malın farklı iki cinsten olması, yani birinin diğerinden aritmetik olarak ölçülebilen bir fazlalığından söz edilememesi, insanların para ile mal arasındaki değer farklılaşmasına iki mal arasındaki farklılaşma kadar önem vermemeleri ve enflasyona rağmen paranın değer ölçüsü olma özelliğini kabullenmeleri, daha önemlisi de paranın hiçbir malın sahip olamadığı ölçüde bir likiditeye sahip bulunması şeklinde açıklamak mümkündür. Hayber valisiyle ilgili olayda (Yk. bk) Hz. Peygamber’in sonucun aynı olmasına rağmen devreye paranın sokulmasını istemesi, insanların parayı değer ölçüsü olarak telakki edişleriyle açıklanmalıdır. Paranın bu özelliğini daima koruduğu kabul edilmektedir. İbn Kayyim el-Cevziyye, alışveriş faizinin yasaklanma gerekçelerinden birinin de İslâmî teşrîde ve hukuk metodolojisinde gözetilen “kötülüğe giden yolun kapatılması” (sedd-i zerâî) ilkesi olduğunu ileri sürmekte, peşin mübâdelelerdeki fazlalık faizinin kişileri giderek veresiye faizine yönlendireceğini
İslâm’ın izin verdiği vadeli tek satış türü bedellerden birinin para olduğu muameledir. Bu izni, veresiye alışverişlere olan İhtiyaçtan dolayı sadece paraya tanınan bir imtiyaz gibi görmek mümkündür. Bunun sebeplerini para ile malın farklı iki cinsten olması, yani birinin diğerinden aritmetik olarak ölçülebilen bir fazlalığından söz edilememesi, insanların para ile mal arasındaki değer farklılaşmasına iki mal arasındaki farklılaşma kadar önem vermemeleri ve enflasyona rağmen paranın değer ölçüsü olma özelliğini kabullenmeleri, daha önemlisi de paranın hiçbir malın sahip olamadığı ölçüde bir likiditeye sahip bulunması şeklinde açıklamak mümkündür. Hayber valisiyle ilgili olayda (Yk. bk) Hz. Peygamber’in sonucun aynı olmasına rağmen devreye paranın sokulmasını istemesi, insanların parayı değer ölçüsü olarak telakki edişleriyle açıklanmalıdır. Paranın bu özelliğini daima koruduğu kabul edilmektedir. İbn Kayyim el-Cevziyye, alışveriş faizinin yasaklanma gerekçelerinden birinin de İslâmî teşrîde ve hukuk metodolojisinde gözetilen “kötülüğe giden yolun kapatılması” (sedd-i zerâî) ilkesi olduğunu ileri sürmekte, peşin mübâdelelerdeki fazlalık faizinin kişileri giderek veresiye faizine yönlendireceğini
veya kişilerin fazlalık faizi perdesi altında veresiye faizini meşrûlaştıracaklannı, bu yüzden de para ve malların kendi aralarındaki değişimlerde karşılıklı teslim-tesellümün şart koşulduğunu ifade etmektedir (İǾlâmü’l-muvaķķıǾîn, II, 136-143).
İslâm dini vadeli mübâdelelere getirdiği sınırlamalarla haksız kazançları ve belirsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçladığı gibi ekonominin önemli unsurlarından biri olan üretimle tüketim arasında denge kurmayı da hedeflemiştir. Paranın ekonomiye girmesi piyasada canlılık sağlamış, ancak bazı problemleri de beraberinde getirmiştir. Nitekim en büyük ekonomik krizlerden biri olan 1929 krizi paranın piyasadan çekilmesi, dolayısıyla mübâdele sürecinin durmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu problemin kaynağı, paranın bir mübâdele vasıtası ve değer ölçüsü olmasının ötesinde bizzat eşyanın yerine geçmesi, yani araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesidir (Samuelson, s. 49).
Takas ekonomisinde kişi ürettiği malın ihtiyacından fazla olan kısmını ihtiyaç duyduğu başka bir malla değişir. Çok büyük zorlukları olmasına rağmen takasta üretimle tüketim arasında denge vardır. Para devreye girdiği zaman ise faaliyet ikiye bölünmektedir: Malı para karşılığında satma ve eldeki para ile başka mal satın alma. Bu husus, parayı elde tutanlara bir müddet risksiz ve maliyetsiz seçim yapma imkânı verir. Böylece mübadele faaliyeti kesilmekte ve paranın bu fonksiyonu eksik bırakılmaktadır. Ayrıca üreterek sattığı mallar karşılığında elde ettiği parayı başkalarının mallarını satın almada kullanmayan ve onu biriktiren kişi topluma zarar vermektedir; zira üretimle tüketim arasındaki denge ve ekonominin tabii akışı bozulmaktadır. Dolayısıyla takas ekonomisinin zorluklan ile disiplinsiz bir para ekonomisinin problemleri karşısında İslâm yine itidali seçmiş, disiplinli bir para ve mal piyasasını amaçlamıştır.
Haram kılındığı ittifakla kabul edilmekle birlikte faiz bazı açılardan tartışma konusu olmuştur. Sahâbe arasındaki faiz tartışmaları tipik bir muhtelefü’l-hadîs konusudur. Bu hususta muhtemelen ilk ihtilâf, peşin mübâdelelerdeki fazlalığı da faiz kapsamına alan hadislerle, sahabeden Üsâme’nin rivayet ettiği, “Faiz ancak veresiyede cereyan eder” hadisi arasında görülmektedir. Nitekim bu hadise dayanarak Abdullah b. Abbas”ın, sahâbe ve tabiînden bazı âlimlerin fazlalık faizini câiz gördüğü rivayet edilmişse de İbn Abbas’ın daha sonra bu görüşünden rücû ettiği kaynaklarda belirtilmektedir. Böylece faiz konusunda birinci grup hadislerin esas alınması üzerinde âdeta görüş birliği oluşmuştur (Serahsî, XII, 111-112).
Fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilâfların ağırlık noktasını ise. faizde illet konusu ve hangi malların faiz kapsamına gireceği hususu teşkil etmiştir. Faizin illeti konusunda fıkıh mezheplerinin ve İslâm hukukçularının farklı ölçüler benimsemiş olması faizin tanım ve kapsamı, faizin hangi tür mallar arasında ne şekillerde cereyan edeceği gibi hususlarda farklı görüşlerin ortaya çıkmasının temel sebebi olmuştur (Yk. bk). Bu arada diğer bazı hususlar da tartışma konusu edilmiştir.
Hayvan Ticareti. Bununla ilgili hadislerin bir kısmı hayvanın hayvanla vadeli satışına izin verirken (el-Muvaŧŧaǿ “BüyûǾ”, 63-66; Buhârî, “BüyûǾ”, 108) diğer bir kısmı bunu yasaklamıştır (İbn Mâce, “Ticârât”, 56; Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 15). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre veresiye hayvan ticareti câiz olup veresiye satışı yasaklayan İbn Mâce’deki Câbir ve Semüre hadislerinin senedleri zayıftır. Buna rağmen Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel bu vadeli satışları câiz görmemişlerdir. İmam Şafiî ise şöyle bir yorum yapmıştır: “Veresiye satışı yasaklayan hadisler, alınan hayvanla satılan hayvanın ikisinin de veresiye olması hakkındadır. Birisi peşin, diğeri veresiye olursa veresiye olan hayvan sayısı fazla da olsa bir sakınca yoktur.”
Hayvanın hayvan karşılığında satışıyla ilgili bu tartışmaların ev, arsa, antika eşya gibi piyasada eş değeri bulunmayan kıyemî malların birbirleriyle vadeli mübâdelesini yakından ilgilendirdiği ileri sürülebilirse de garârlı alışverişler, hayvanların henüz doğmadan satımı, hayvanın etle mübâdelesi gibi konularda hadislerde görülen yasak ve kayıtlar dikkatle incelendiğinde hayvanın hayvanla vadeli olarak değişiminin faiz şüphesinden çok garar ve bilinmezlik sebebiyle yasaklandığı söylenebilir.
Devlet Faizi. Mezhepler baba-oğul, karı-koca ve köle-efendi gibi aralarında özel ilişki bulunan fertler arasında faizin cereyan edip etmeyeceğini tartışmışlardır (İbn Hazm, VIII, 515; Nevevî, IX, 442; İbn Âbidîn, V, 185-186;). Bu mesele günümüzde, devletle onun vatandaşları arasında faizin cereyan edip etmeyeceği hususuyla ilgili olarak gündeme getirilmiştir (Hemşerî, s. 106-107). Bu konudaki mezhep görüşleri, bağımsız bir malî zimmete sahip özel veya tüzel kişiler arasında faizin cereyan edeceği noktasında birleşmektedir. Bundan dolayı Hanefîler, kölenin kendine ait bir malı olmadığından hareketle köle-efendi arasında faizin cereyan etmediği görüşüne karşılık baba-oğul ve karı-koca arasında faizin oluşacağını kabul ederler (Serahsî, XIV, 60). Buna göre müstakil malî zimmete sahip devletle vatandaşlar arasında faizin cereyan etmeyeceğini söylemek mümkün değildir.
Dârülharpte Faiz. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre dârülharpte müslümanla harbî arasında faiz muamelesi câizdir. Aynı şekilde Hanefî mezhebine göre fâsid kabul edilen alışveriş ve ticari muameleler, bu arada kan, domuz ve ölü hayvan eti satmak, bahis ve kumar oynamak da câizdir. Ancak müslümanın bu işlemlerden kazançlı çıkması şarttır. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf gibi hukukçuların çoğunluğuna göre ise müslümanların dârülharpte faizli işlemlerde bulunmaları haramdır. Zâhirî mezhebi de bu görüştedir (Bk. DÂRÜLHARP).
Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’in müslümanın kazançlı çıkması şartıyla cevaz verdikleri harbîlerle faizli işlemlerde bugün müslümanlann ne fert ne de devlet seviyesinde kazançlı oldukları söylenebilir. Birçok İslâm ülkesi kalkınabilmek için sermaye sıkıntısı çekerken zengin müslüman kişi veya devletler paralarını düşük faizle yabancı bankalara yatırmakta, fakir İslâm ülkeleri ise daha yüksek faizlerle bu ülkelerden borç almaktadırlar. Ayrıca yabancılar, müslümanlara sattıkları malların fiyatlarına onlara yaptıkları faiz ödemelerini de yansıtmaktadırlar. Müslümanların kat kat zarara uğradığı bu şartlar altında yabancılarla faizli işleme Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’in ictihadları da izin vermemektedir. Bu işleme cevaz verilmesi, müslümanların araya bir yabancıyı sokarak kendi aralarındaki faiz yasağını ihlâl etmelerine de sebep olabilir. Öte yandan İslâm tebliğini bütün insanlığa, bu arada esasen kendilerine de Allah’ın faizi yasaklamış bulunduğu hıristiyan ve yahudilere ulaştırmakla yükümlü olan Müslümanların (el-Enbiyâ 21/107; el-Enfâl 8/39)
faizden uzak kalmaları İslâm’ın ulviyet ve kutsiyetine daha uygundur.
Vade Farkı. Eski hukukçuların tartıştıkları, günümüzde de önem taşıyan vade farkı müctehidlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilirken bunu faiz gerekçesiyle reddedenler de vardır. Vade farkını reddeden âlimler bir satış içinde iki satışı (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 72; Müsned, II, 174), bir satış içinde bir veya iki şartı yasaklayan hadislere (Müsned, II, 179; Dârimi, “BüyûǾ“, 26; Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 68) ve faiz şüphesine dayanmaktadırlar. Hukukçuların çoğu bir satış içinde iki şartı, “Şu malı peşin 100 liraya, vadeli 150 liraya sattım” veya. “Sana şunu 10 ton buğday veya 15 ton arpa karşılığında sattım” şeklinde hangi fiyat üzerinde anlaşmaya varıldığı belli olmayan bir satış veya, “Senin bana evini şu fiyata satman şartıyla ben de otomobilimi sana şu fiyata sattım” tarzında gerçekleşmesi başka bir şarta bağlanan bir satış olarak ele almışlar ve bu tür akidlerin caiz olmayışını da satışın peşin mi vadeli mi veya hangi fiyattan olduğunun kesinleşmiş olmamasına bağlamışlardır (Kâsânî, V, 158; Karaman, İslâm Hukukuna Göre Vade Farkı, s. 31). Akid bitmeden tek fiyat üzerinde anlaşma olduğu ve satış buna göre yapıldığı takdirde belirsizlik ortadan kalkacağından satış caiz olacaktır. Buna göre vade farkı satışın caiz olmasına engel görülmemiş ve vade sebebiyle fiyatın arttırılabileceği kabul edilmiştir (Kâsânî, V, 224; Karaman, İslâm Hukukuna Göre Vade Farkı, s. 32). Bu çerçevede vade farkının faiz kabul edilmemesinin sebebi, vadeye paralel olarak artan fiyatın karşısında bir malın bulunması, yani bedellerden birinin para. diğerinin mal olmasıdır.
Ancak Ebû Dâvûd’un rivayet ettiği, “Kim bir satış içinde iki satış yaparsa ya az olan bedeli alır yahut faiz olur” (Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 53) mealindeki hadis vade farkının faize yol açabileceği bir durumu açıklamaktadır. Şöyle ki: Vadeli satılan bir malın bedelinin vade dolduğunda ödenememesi üzerine vadenin yeniden uzatılması karşılığında fiyatın da arttırılması sonucu biri vadesi dolmuş olan ilk fiyat, diğeri de ikinci ve daha yüksek fiyat olmak üzere iki satış ortaya çıkmış olur. Hadise göre bu ikinci fiyattaki fazlalık faizdir (Şevkânî, Neylü’l-evŧâr, II, 171-173). Bunun faiz olarak görülmesi, ikinci fiyat karşısında artık bir malın değil daha önceki satıştan doğan borcun bulunduğu gerekçesine dayanır. Paranın para karşılığında vadeli ve fazlalıklı satılması demek olan bu işlemin İslâm hukukundaki klasik anlayışa göre faiz olduğunda şüphe yoktur.
Usulüne uygun vadeli satışta vade farkının câiz olmasının başka sebepleri de vardır. Piyasada her malın ilân edilen bir fiyatı olmakla beraber genelde satışa konu olan malın fiyatı, alışverişin esasını teşkil eden icap ve kabulün üzerinde birleştiği yani tarafların anlaştığı fiyattır. Bu ise bir pazarlık sonucu ortaya çıkar ve bu arada müşteri fiyatı düşürmeye, satıcı da yükseltmeye çalışır. Fiyatın tesbitinde piyasa şartlarının yanı sıra tarafların pazarlık gücü ve ödeme şartları da etkili olur. Sonuçta müşterinin peşin ödeme ile teklif ettiği düşük fiyat nasıl mala ve aynı zamanda satıcının elde ettiği peşin kâra tekabül ediyorsa, vadeli satışta satıcının veya müşterinin teklif ettiği yüksek fiyat da aynı şekilde mala ve satıcının vadeli satış dolayısıyla karşılaştığı bazı güçlüklere tekabül etmektedir.
Günümüzde Faiz Tartışmaları. Bugün faiz tartışmalarının çok farklı bir boyutta cereyan ettiği ve faizin tanım ve kapsamından yasaklanış amacına kadar birçok konunun tartışmaya açıldığı görülmektedir. Çağımızda faiz hususunda ortaya çıkan ilk tartışmalardan biri, Kur’an’da asıl yasaklanan faizin katlı veresiye faizi (ed’âf-ı mudâafe) olduğu iddiasıdır. Bu görüşün sahibi olan Mısırlı âlim Abdülaziz Çâvîş fikrini 1908 yılında bir konferansta ortaya koydu (el-Livâ, 16-26 Nisan 1908; Fethi Sıdvan, el-Ehrâm, Haziran 1975). Sağlam bir mesnede dayanmamakla birlikte Abdülaziz Çâvîş’in iddiası kendinden sonra bu yöndeki birçok görüşe kaynaklık etmiştir. İsmail Hakkı İzmirli onunla aynı görüşü paylaşmış ve Kur’an’daki faiz âyetlerinin mutlak olup ed’âf-ı mudâafe âyetinin bu ıtlâkı sınırlandırdığını ileri sürmüştür (Usûl-i Fıkıh Dersleri, s. 160). Süleyman Uludağ da İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış adlı eserinde bu yaklaşımı esas alıp savunmaktadır (Bu görüşün tenkitleri için bk. Özsoy, Faiz ve Problemleri, s. 274-365).
Abdülaziz Çâvîş’in açtığı bu çığırın en önemli takipçisi olan Reşîd Rızâ da haram olan faizin katlı birleşik faiz olduğu görüşündedir. İbn Kayyim’in “zannî faiz” dediği fazlalık faizinin ihtiyaç halinde caiz olabileceği görüşü ile, ilk zamanlar Üsâme hadisine dayanarak bu faiz türüne izin veren İbn Abbas’ı esas alan Reşîd Rızâ vadeli ve fazlalıklı bir mübâdeleye cevaz vermiştir. Böylece esas aldığı, vadeli mübâdelelere kesinlikle izin vermeyen bu görüşlere de ters düşen Reşîd Rızâ, haram faizin ancak ikinci bir vadeye karşılık ilâve bir fazlalığın talep edilmesi halinde gerçekleşeceğini savunmuştur (Tefsîrü’l-menâr, III, 113-114, IV, 124; a.mlf., er-Ribâ, s. 52-53, 76-77, 83; a.mlf., Fetâvâ, III, 608). Ancak Reşîd Rızâ’nın görüşü kabul edildiği takdirde İslâm’daki haram olan faizden geriye bir şey kalmamaktadır. Zira faizle borç verenin, vade sonunda borçlu ile her defasında yeni bir akid yapıp bu akidlerdeki fazlalığı ilk fazlalık olarak değerlendirmesini önlemek mümkün değildir. Öte yandan borçlunun vadesi dolan borcunu ödeyememiş olması ikinci akiddeki faizi çirkin ve haram kılıyorsa borçlunun ilk akdi de böyle bir aczin zorlamasıyla yapması halinde onun da aynı hükmü taşıması gerekir. Basit faizle mürekkep faiz arasında mahiyet itibariyle önemli bir fark yoktur. Zira gayri meşrûluk ve çirkinlik işin aslında yani faizdedir.
Mısır’da XX. yüzyılın başında kurulan Posta Yatırım Sandığı halktan topladığı mevduata banka gibi sabit bir faiz veriyor, ancak hükümet buna faiz demekten kaçınıyordu. Halkın gerçekleşen faizleri almaması sebebiyle hükümetin isteği üzerine Mısır müftüsü Muhammed Abduh’un buna fetva verdiği iddia edilmesine rağmen Reşîd Rızâ hocası Abduh’a ait böyle resmî bir fetvanın mevcut olmadığını belirtmiş; ancak hükümetin ısrarı üzerine hocasının sözlü olarak, “Bu haliyle faiz hiçbir şekilde helâl olmaz, fakat bu paraları mudârebe şirketinin esaslarına göre işletmek mümkündür” dediğini kaydetmiştir (el-Menâr, 5 Aralık 1903, 22 Şubat 1917; Sâmî Hasan Ahmed Hamûd, Taŧvîrü’l-aǾmâli’l-maśrifiyye, s. 249-251). Buna rağmen Abduh’un sözleri banka faizine cevaz vermek isteyenler tarafından ısrarla kullanılmıştır. Nitekim aynı meselenin 1951 yılında bir okuyucu tarafından kendisine sorulması üzerine Şeyh Abdülvehhâb Hallâf, benzer soruya daha önce Reşîd Rızâ’nın hocası Abduh’tan naklen, “Kişinin, işletilmek ve kazançtan belirli bir pay almak üzere parasını bir başkasına vermesinin kesin olarak yasaklanan birleşik faize girmediği, sadece fakihlerin koyduğu kaidelere aykırı olduğu” cevabını verdiğini ifade etmişse de (Mecelletü Livâǿi’l-İslâm, s. 822) bu sözler Hallâf’in iddia ettiği gibi Abduh’a değil tefsirinde de görüldüğü
üzere Reşîd Rızâ’ya aittir (Tefsîrü’l-menâr, III, 116). Posta Yatırım Sandığı’nın verdiği faizin mudârebe kârı olduğunu ileri süren ve Reşîd Rızâ’ya ait bulunduğu anlaşılan bu fetvalar (el-Ehrâm, 16, 23, 30 Mayıs 1975; Sami Hasan Ahrrıed Hamûd, Taŧvîrü’l-aǾmâli’l-maśrifiyye, s. 229-230, dipnot), bugünkü banka faizlerinin de mudârebe kârı olabileceği iddiasında mesnet olarak kullanılmaktadır. Şüphesiz ki bankaların bir mudârebe şirketi şeklinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira bankaların faizi önceden sabit bir miktar olarak belirlenmişken mudârebede kârın oran üzerinden paylaşılması söz konusudur (Bk. mudârebe) 1951 yılında Paris’te düzenlenen İslâm Hukuku Konferansı’na katılan Ma‘rûf Devâlîbî’ye göre haram faiz, ancak ribâcıların fakirleri istismar edip yüksek faizle onları ezdikleri tüketim kredilerinde söz konusudur. İktisadî şartların değişip şirketlerin yaygınlaştığı günümüzde ise kredilerin çoğu üretim kredisidir. Şartlardaki bu değişme hükümlerin de değişmesini gerekli kılmaktadır. Bundan dolayı mâkul olması kaydıyla üretim ödüncüne izin verilmelidir. Bu hükmü zaruret ve kamu maslahatını özel maslahata tercih esası üzerine bina etmek mümkündür (Senhûrî, III, 259-260). 9 Mayıs 1975’te el-Ehrâm gazetesinde yayımlanan görüşleriyle Şeyh Abdülcelîl Îsâ da Devâlîbî’ye katılmıştır.
Şartların değiştiği görüşü tarihî açıdan doğrulanmamış olup tamamen aksi bir durum söz konusudur. Ayrıca Kur’an’ın üretim kredisini değil tüketim kredisini yasakladığı iddiası ne tarihî gerçeklerle ne de Kur’an’ın faiz anlayışıyla bağdaşabilir. Zira Kur’an’ın yasaklaması sırasında Araplar’ın kullandıkları krediler esas itibariyle ticarî amaçlıydı. Geçimleri ticarete dayanan Kureyş ileri gelenleri İranlılar, Habeşliler ve Yemen’deki Himyerîler’le ticaret antlaşmaları yapmışlardı (Ali Ahmed es-Sâlûs, Hüķmü vedâǿiǾbünûk, s. 14). Bunlara dayanarak ülkeler arasında büyük ticaret kervanları düzenliyor ve ticaretin finansmanını çoğunlukla faizli kredilerle sağlıyorlardı. Ziraata elverişsiz bir vadi olan Mekke çok canlı bir ticarî hayata sahipti ve borsa simsarları, komisyoncularla bankerler için elverişli bir yer durumundaydı. Kervanların yollarda geçirdiği tehlikeler, yabancı paralardan oluşan para piyasasında spekülatif faaliyetlere imkân sağlıyordu (Muhammed Akram Khan, s. 40-41). Hz. Peygamberin amcası Abbas bu bankerlerden biriydi. Resûl-i Ekrem Vedâ hutbesinde Abbas’ın faiz alacaklarını da kaldırdığına göre İslâm’ın faiz yasağı kesin olarak ticarî faizleri de içine almaktadır. Diğer taraftan tüketim amaçlı ödünce, ihtiyaçların çoğaldığı günümüzde insanların eskisinden çok daha fazla ihtiyacı olduğu açıktır. Şu halde şartların değiştiği iddiası, günümüzde tüketim ödüncüne ihtiyacın eskisinden daha fazla olması açısından doğrudur. Buna göre faiz yasağına bugün daha çok İhtiyaç var demektir.
Öte yandan kredilerin üretim kredisi-tüketim kredisi şeklinde ayrılması da gerçekçi değildir. Bir kredi hem üretimde hem tüketimde kullanılabilir. Ayrıca her tüketim ödüncü borçluyu ezmeyeceği gibi her üretim ödüncü de ekonomik açıdan üretken olmayabilir. Tarihî, ekonomik ve sosyal gerçekler İslâm’daki faiz yasağının bütün faizli kredileri içine aldığını göstermektedir. Nitekim Abdürrezzâk es-Senhûrî, üretim kredisiyle tüketim kredisinin birbirinden ayrılmasını mümkün görmediği için ya bütün ödünçlerdeki faize izin verilmesi ya da hepsinin yasaklanması gerektiğini savunmuştur.
Faiz, haram kılınmasındaki temel unsur her halükârda sebebiyet verdiği, önüne geçilmesi mümkün olmayan haksızlık olduğuna göre ya alanı veya vereni kaçınılmaz bir şekilde zarara uğratacaktır. Nitekim eskiden faizli krediyi zayıflar kullanıyor ve bundan dolayı eziliyordu. Bugün de güçlü kuruluşlar halktan düşük faizle topladıkları sermayelerle büyük kârlar elde etmekte ve ürettikleri mal ve hizmetlere bu kredi maliyetlerini yansıtarak ödedikleri faizleri de halktan geri almaktadırlar. Burada ezilen ve kredi sisteminden zararlı çıkan yine halk kitleleri olmaktadır.
Devâlîbîve Şeyh Abdülcelîl Îsâ’nın görüşlerini zaruret ve maslahat esaslarına dayandırmaları isabetli değildir. Çünkü zaruret, kişinin temel haklarını ciddi ölçüde tehdit eden bir haldir ve bu durumda ancak ferdî ve geçici olaylarda söz konusu olup toplum düzeninin bütününde sürekli şekilde görülmez. Başka çaresi kalmayan borçlu için faiz zaruret hali çerçevesinde câiz görülse bile bunu alacaklı hakkında düşünmek mümkün değildir. Olağan üstü durumlarda kabul edilebilecek zaruret halleri üzerine daimî ve genel hükümler bina edilemez. Zaruretin gerçekleşmiş sayılabilmesi için başka çarenin bulunmaması şart olduğuna göre müslümanlann öncelikle meşru yollara başvurmaları ve faize alternatif sistemler geliştirmeleri gerekmektedir.
Faizde hukuken maslahat olduğunu söyleyebilmek için hakkında onu yasaklayan nasların bulunmaması gerekir. Halbuki faize dair birçok âyet ve hadis mevcut olup kesin şekilde yasaklandığı bilinmektedir. Faizde iki taraftan biri lehine veya fertlerden bir kısmı adına mevcut olan maslahat ise umumun maslahatı sebebiyle geçersiz sayılmıştır.
Pakistanlı âlim Fazlurrahman ilk akiddeki fazlalığın faiz olmayacağını söyleyerek Reşîd Rızâ’ya tâbi olmuştur. Zeyd b. Eslem’in. “Câhiliye döneminde ribâ uygulaması şöyle olurdu: Bir kişide vadeli alacağı olan kimse vade dolunca borçlusuna, ‘Ödüyor musun, yoksa arttırıyor musun?’ derdi. Verirse alır; vermezse borçlu borcun miktarını arttırır, alacaklı da vadeyi uzatırdı” (el-Muvaŧŧaǿ, “Büyû’“, 39) şeklindeki rivayetini ve ed’âf-ı mudâafe âyetini esas alan Fazlurrahman, bu rivayette sözü edilen vadeli ilk alacağı faizli alacak olarak değerlendirip şöyle demektedir: “Bu ilk faiz haram değildir. Haram olan faiz, belli bir vade ile faiz karşılığında verilen paranın, vade dolunca borçlunun ödeyememesi üzerine ödenmesi zor bir artış karşılığında vadesinin uzatılması halinde söz konusu olur. Sonra borç ekseriyetle ödenemeyecek miktarlara ulaşır” (ed-Dirâsâtü’l-İslâmiyye, s. 7).
Fazlurrahman ayrıca hayvanın hayvan karşılığında vadeli ve fazlalıklı olarak satılmasına izin veren hadislerle (et-Muvaŧŧaǿ “BüyûǾ”, 63-66; Buhârî, “BüyûǾ“, 108) hüsn-i kazâyı (borcunu isteyerek ve şart kılmaksızın fazlasıyla ödeme) caiz gören hadisleri (Müslim, “Müsâķāt”, 119) ilk akiddeki fazlalığın cevazına delil olarak göstermekte ve bunların, menfaat sağlayan her ödüncün faiz olduğunu bildiren hadisin sıhhatini de büyük ölçüde gölgelediğini ileri sürmektedir (ed-Dirâsâtu-İslâmiyye, s. 17-18, 23-24, 28-29). Halbuki hayvanda faiz cereyan etmezken diğer eşyada faizin gerçekleşmesinin sebebi birincinin kıyemî, ikincinin mislî mal olmasıdır. Mislî malların mübadelesinde bedellerin birbiriyle karşılaştırılması halinde aralarında miktar olarak ölçülebilen birim farklılıkları tesbit edilebilir ve fazla veya az olan bu miktar faiz ilişkisine esas teşkil eder. Fakat hayvan vb. kıyemî malların arasındaki değer farkı objektif olarak değil ancak tarafların sübjektif hükümlerine göre tesbit edilir.
Bundan dolayı kıyemî malların peşin mübadelelerinde hiçbir şekilde faiz cereyan etmezken vadeli mübadelelerinde cereyan edip etmediği ihtilaflıdır.
Hüsn-i kaza (hüsn-i edâ) hadislerde teşvik edilmekle birlikte kesinlikle faize mesnet olmamalıdır. Zira faiz şart kılınmış bir fazlalık olup müeyyidesi vardır ve borçlunun üzerine bir vazifedir; hüsn-i kaza ise zorunlu değildir. Nitekim Abdullah b. Ömer bir kişiden ödünç dirhem almış, daha sonra fazlasıyla ödemişti. Borç veren kişi, “Bu benim sana verdiğimden fazladır” deyince de, “Biliyorum, fakat gönlüm böyle istedi” cevabını vermiştir (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 90).
“Menfaat sağlayan her ödünç faizdir” mealindeki hadise gelince, bu hadis rivayet ve hadis tekniği bakımından sahih olmasa bile mâna yönünden doğrudur. Çünkü şart kılındığı takdirde bir ödüncün sağlayacağı menfaatin faiz olduğu açıktır. Nitekim Ebû Bekir el-Cessâs, Câhiliye faizinin belli bir fazlalığın şart koşulduğu vadeli ödünç olduğunu ve bu fazlalığın vadeye karşılık tutulduğunu ifade etmektedir (Aĥkâmu’l-Ķurǿân, 1, 467). Bir kişi Abdullah b. Ömer’e gelerek, “Bir adama ödünç verdim ve verdiğimden daha fazlasını şart koştum, ne dersiniz?” diye sormuş, İbn Ömer de, “Bu faizdir” cevabını vermiştir (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 92). Yine Abdullah b. Ömer, “Borç veren kişi bu borcun geri ödenmesinden başka bir şey şart koşmasın” demiştir (a.e., “BüyûǾ”, 93). Abdullah b. Mes‘ûd’un da şöyle dediği rivayet edilir: “Borç veren kimse verdiğinden daha fazlasını şart koşmasın. Bu fazlalık bir tutam ot bile olsa faizdir” (a.e., “BüyûǾ“, 94).
Abdürrezzâk es-Senhûrî’ye göre faizin istisnasız her çeşidi haram kılınmakla birlikte Kur’an’da esas olarak yasaklanması hedeflenen türü bugün mürekkep faiz denilen, sermayenin birkaç yılda katlandığı Câhiliye ribâsıdır. Faizin diğer şekilleri ise temel hedef olarak değil asıl faize giden yolları kesmek için yasaklanmıştır. Haram olmakla birlikte bunlar istisnaî hallerde caiz görülebilir. Bugün birçok ülkede hâkim olan kapitalist ekonomik düzende umumi bir sermaye ihtiyacı söz konusu olup bunu temin etmenin birinci yolu ödünce başvurmaktır. Bu ihtiyaç devam ettikçe kanunun çizdiği sınırlar içinde mâkul bir faiz istisnaî olarak câiz görülebilir. Bu düzenin değişmesi, dolayısıyla ihtiyacın ortadan kalkması halinde bu faiz de haram olur (Senhûrî, Meśâdîrü’l-ĥaķ, III , 241-244).
Senhûrî’nin ileri sürdüğü ihtiyaç gerekçesi basit faizin câiz görülmesini yeterince açıklamaktan uzaktır. Esasen basit faizle katlı faiz arasında yakın ilişki vardır; çünkü sonuçta katlı faiz de basit faize dayanmaktadır. Ayrıca ihtiyaç hali de faizi câiz kılmaz; zira Câhiliye toplumunda da ribâ ticaret için vazgeçilmez bir ihtiyaçtı. Diğer taraftan kapitalist sistem içinde bile olsa sermaye temini sadece faizli ödünçlerle olmamaktadır. Meselâ Amerika Birleşik Dev-letleri’nde 1980 yılında 299.1 milyar dolarlık yatırımın sadece 28, 2 milyarlık kısmı faizli kredi yoluyla gerçekleştirilmiştir (Salih b. Abdurrahman el-Husayn, XXXV [1412], s. 125).
Ekonomik bir araç olarak kabul edildikten sonra faize kanunî bir sınır getirilmesi fazla bir anlam ifade etmez. Çünkü arz-talep dengesinin bu sınırın üzerinde oluşması halinde sınırlamanın pratik bir değeri kalmamaktadır. Bu durumda görünüşte kanunî faizden, fakat esasta piyasa fiyatından işlemler yürütülür. Nitekim Orta çağ’lardan beri İngiltere’de ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde faize getirilen kanunî sınırlamalar istenilen sonucu vermemiştir (Noorzoy, XIV/1, s. 8). Hıristiyan dünyasında asırlar süren bu düzenlemelerin uzun tekâmül süreci sonunda bugün geleneksel sınırlamacı görüşün yerini ödünçlerin serbest piyasada fıyatlandırılmasını savunan ekonomik görüşün almış olduğu görülmektedir.
Faizin yasaklanması halinde onun el altından yine hükmünü icra edeceği, alternatif metotlar geliştirip insanları buna hazırlamadan faizi kaldırmanın yalnız şeklen bir yasaklama olacağı ileri sürülmektedir. Bu metotların geliştirilmesi halinde ise faiz haddinin yerini kâr haddinin alacağı ve kâr haddinin, kaynakların verimli alanlara tahsisi ve sermaye birikimi gibi bütün ekonomik fonksiyonları, faizin sebep olduğu istikrarsızlık ve gelir dağılımı dengesizliği gibi sıkıntılara meydan vermeden görebileceği savunulmaktadır (Ayrıntılı bilgi için bk. Chapra, The American Journal, I/2, s. 23-40).
Faizle İlgili Milletlerarası Kararlar. Banka faizleriyle ilgili olarak 1975 yılında Kahire’de toplanan ve İslâm hukukçularıyla birlikte diğer hukukçu, iktisatçı ve mütefekkirlerin de katıldığı II. İslâm Araştırmaları Kongresi’nde, ödünç türleri üzerine tahakkuk ettirilen her çeşit faizin haram olduğu ve bu konuda tüketim kredisiyle üretim kredisi arasında bir fark bulunmadığı gibi faizin azıyla çoğu arasında da fark olmadığı, faizli kredinin her çeşidinin Kur’an ve Sünnet’in yasakladığı haram kapsamına girdiği, ihtiyaç ve zaruretin faiz almayı caiz kılmayacağı, aynı şekilde faizli kredi almanın da haram olduğu ve bunu ancak zaruret halinin caiz kılabileceği, faizle ilgili olmadıkça câri hesap, çek bozdurma, kredi mektubu gibi işlemlerin câiz olup bunlardan alınan komisyonun faiz sayılmayacağı, vadeli hesapların, açılan faizli kredilerin ve faiz karşılığında verilen diğer kredi türlerinin haram olduğuna karar verilmiştir.
20-22 Mayıs 1979’da Birleşik Arap Emirliklerinin Dübey şehrinde yapılan I. İslâm Bankası Kongresi’nde İslâm ülkelerine, bankalarını İslâm bankacılığı prensiplerine göre kurmaya yönelmeleri ve bu konuda müteşebbislere her türlü kolaylığı göstermeleri, aralarındaki ticari mübadeleleri İslâmî prensiplere uygun olarak doğrudan yapmaları çağrısında bulunulmuştur.
23 Mart 1983 tarihinde toplanan II. İslâm Bankası Kongresi faizin şer’an haram olduğunu teyit etmiş ve müslümanlara paralarını İslâmî banka ve şirketlere yatırmalarını, yabancı ülkelerdeki bankalara yatırılan paraların getirdiği faizi o bankalarda bırakmayıp müslümanların amme hizmetlerinde kullanmak suretiyle bu gayri meşru kazançtan kurtulmalarını tavsiye etmiş ve meşru imkânlar varken faizli kuruluşlara para yatırmayı da haram olarak değerlendirmiştir.
25 Ekim 1985’te yapılan III. İslâm Bankası Kongresi’ ndeki ulemâ meclisinin fetvalarında İslâm bankalarının kurulmasının şer‘î bir zaruret, ümmetin temel maslahatlarından biri ve farz-ı kifâye olduğu, mevcut bankalarla şer‘an mahzurlu işlem yapmanın haram bulunduğu, İslâm bankalarıyla iş yapmanın müslümanların görevi sayıldığı, bu imkânı bulanların yurt içinde ve dışında bankalarla iş yapmalarının haram olduğu, faiz yoluyla elde edilen her kazancın şer‘an haram kılındığı, müslümanın bu kazancı kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler için kullanmasının câiz olmadığı, böyle bir kazancı okul, hastahane gibi kamu hizmeti veren kurumlara sadaka olarak değil haramdan temizlenmek amacıyla vermeleri gerektiği belirtilmiştir.
Bu arada İslâm ülkelerindeki sorumlular ve banka yetkilileri Allah’ın, “Eğer müminseniz mevcut faiz alacaklarınızı terkedin” (el-Bakara 2/278) emrince bankalarını faizden arındırma yarışına davet edilmiştir (Bu konudaki milletlerarası kongreler, alınan karar ve fetvalar için bk. Ali Ahmed es-Sâlûs, el-MuǾâmelâtü’l-mâliyyetü’l-muǾâśıra, s. 223 vd., 403-406; Ahmed Bâzi’ el-Yâsîn, III/3, s. 1821-1825).
Faizsiz Ekonomi ve Banka. İslâm Ülkeleri, özellikle XIX ve XX. yüzyıllarda faize dayalı kapitalist-Batı ekonomisinin gerek doktrin gerekse uygulama ve kurumlaşma açısından ağır tesiri altında kaldığından çok defa bu ülkelerde faizsiz bir ekonominin mümkün olmayacağı, faizle çalışan bankaların iktisadî hayatta önemli bir role sahip olduğu iddiası gündeme gelmekte ve bu kanaat zaman zaman bazı müslüman iktisatçı ve düşünürleri de etkisi altına almaktadır. Fakat bu görüşün tarihî ve halihazır uygulama örnekleriyle çeliştiği açıktır. Faizin ekonominin vazgeçilmez bir şartı olduğu iddiası sadece kapitalist - liberal ekonomi için kısmen geçerli olabilir. Çünkü kapitalist ekonomi içinde de kâr-zarar ortaklığı esasına dayalı bir şekilde tasarrufun teşviki, sermaye birikimi ve kredi kullandırılması mümkündür. Ayrıca sosyalist ekonomi de faizi öngörmemektedir. Bugün başta Pakistan, İran, Suudi Arabistan olmak üzere bazı İslâm ülkelerinin ekonomilerini faizden arındırmaları ve birçok İslâm ülkesinin bu alanda giderek mesafe alması, faizin ekonominin vazgeçilmez şartı olduğu iddiasını fiilen de çürütmektedir. Ancak bütün alt yapısı ve kurumlan faize dayalı kapitalist ekonomiye göre şekillenmiş, fertleri bu yönde eğitilmiş ve şartlandırılmış toplumlarda faizsiz ekonomiye geçmenin zorluğu da ortadadır. Bundan dolayı öncelikle fertlerin İslâm inanç, ahlâk ve düşüncesiyle yetişmiş olması, faizsiz ekonomiye geçiş yönünde ciddi azim, talep ve girişimlerin bulunması gerekir. İslâm toplumlarında faizin tamamen devre dışı bırakılabilmesi için sermaye birikimini ve yatırımlara kaynak teminini sağlayacak ve tasarrufları değerlendirecek olan alternatif faizsiz modellerin geliştirilmesi zorunludur.
Tasarrufların sermaye birikimine ve yatırıma dönüştürülmesi, sermayeye üretim ve kârdan pay verilmesi ve yatırımlar için kredi temininin tek yolu şüphesiz ki faiz değildir. Ancak bütün bunlar için alternatif faizsiz kurum ve modeller geliştirilemediğinden müslüman toplumlarda faiz sisteminin giderek güçlendiği, âdeta istemeyerek de olsa kabullenilme aşamasına gelindiği de bir gerçektir. Bu olumsuz gelişmeler sonucudur ki İslâm dünyasında özellikle XX. yüzyılın ortalarından itibaren faizsiz ekonomik model arayışları hızlanmış, sermaye sahibiyle yatırımcıyı kâr ve zararda ortaklık esasına göre bir araya getiren aracı kurumların nasıl oluşturulabileceği, ayrıca faizsiz sermaye birikimi ve faizsiz kredi gibi ekonomik konular İslâm iktisatçıları arasında tartışılmaya başlanmıştır. İslâm ülkelerinde çeyrek asırlık geçmişi bulunan faizsiz banka veya İslâm bankası uygulamaları bu çabaların sonucudur. 1963 yılında Ahmed Neccâr’ın öncülüğünde Mısır’da kurulan ve birkaç yıl uygulamada kalan faizsiz banka örneği. 1974’te İslâm Konferansı Teşkilâtına dahil kırktan fazla müslüman ülkenin ortaklığıyla kurulan İslâm Kalkınma Bankası bu yönde atılmış ciddi adımlardır. Bugün birçok İslâm ülkesinde faaliyet gösteren özel finans kurumları ve faizsiz bankalar meşru ölçüler içinde kalmaları, dolaylı yoldan da olsa faizli işlemler yapmamaları şartıyla bu olumlu adımların devamı sayılabilir. Mısır, Ürdün, bazı Körfez ülkeleri gibi İslâm ülkelerinde bu kurumlar özel bir hukukî statü içinde yasallaştırılmış ve kendilerine birtakım imtiyazlar tanınmıştır. Üç yıllık geçiş döneminden sonra faizsiz ekonomiyi uygulamaya başlayan Pakistan’da ve İran’da ise sadece bu tür kurum ve bankalar faaliyet gösterebilmektedir. Özel finans kurumları ve faizsiz bankaların faize dayalı ekonominin boşluklarından, enflasyonun olumsuz sonuçlarından veya vade farkıyla ilgili yerleşik ticarî uygulamalardan geniş ölçüde faydalanmakta olduğu, bu yüzden faizli ekonomiden tamamıyla ayrı düşünülemeyeceği görüşleri de mevcut olmakla birlikte bu kurumların topladıkları tasarrufları klasik fıkıh literatüründe yer alan ve kural olarak meşru görülen murabaha, mudârebe, müşâreke ve icar usulüyle nemâlandırdıkları göz önüne alındığında yaptıkları işlemlerin prensip itibariyle faizli işlem sayılmaması gerekir. Murabaha, vade farkıyla alım satım esasına dayanan üretim desteği sağlama usulüdür. Mudârebe ve müşâreke, emek-sermaye ortaklığı, kâr ve zarara katılım, icar i
ılım, icar ise finansal kiralama usulüdür. Bu kurumların toplumun iktisadî gelişmesinde aktif rol oynayacak kalıcı yatırımlara, üretim ve ticarete yönelebilmesi ise tasarruf sahiplerinin beklenti ve güvenleriyle de ilgili bir konudur. Çünkü tasarruf sahiplerinin kısa dönemde ve yüksek gelir elde etme beklentileri, uzun vadede gelir sağlayacak köklü yatırımlara gidilmesine pek imkân vermemektedir. Faizsiz finans kurumlarının, faize dayalı sistemle yabancı ülke paralarının enflasyona karşı sağladığı güvencenin ikileminde sıkışıp kalan günümüz insanı için alternatif bir çözüm getirdiği ve bu yönde gösterilecek çabaların sonucunda kurulacak faizsiz ekonomik model için de önemli bir başlangıç teşkil ettiği söylenebilir.
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “rbv” md.; el-Muvattaǿ”, “BüyûǾ’“, 34-35, 39, 60, 63-66, 72, 80-82, 90, 92, 93, 94; Müsned, I, 395, 424; II, 71, 109, 174, 175. 177, 179, 205; V, 200, 202, 204, 206, 208, 209, 573; Dârimî. “BüyûǾ”, 26; Buhârî. “BüyûǾ”, 74-82, 108, “Talâk”, 51, “Libâs”, 86, 89, “Menâkıbü’l-enşâr”, 19; Müslim, “Müsâkât, 75, 76, 79-104. 105-106, 119, “Hac”, 147; İbn Mâce. “Ticârât”, 33, 49, 50, 56, 58, “Menâsik”, 84; Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 4, 5, 11, 15, 16, 53, 68, 69, “Menâsik”, 56; Tirmizî, “BüyûǾ”, 18, 23, “Tefsir”, 18; Nesâî, “BüyûǾ”, 49, 50, 70-73. “Talâk”, 13; Şafiî, el-Üm, VII, 326; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 205-206; Belâzürî, Fütûh (Rıdvan), s. 456; Sahnûn, el-Müdevvene, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), III, 395-399; Taberi, CâmiǾul-beyân, III, 70-71; XXI, 29-31; a.e., Kahire, ts. (Dârü’l-Maârif), VI, 7-23; Cessâs, Ahkâmü’l-Kurǿân, İstanbul 1335, I, 464-469; Beyhaki, es-Sünenül-kübrâ, V, 350; VI, 28; İbn Hazım, el-Muhallâ, Beyrut, ts., VIII, 515; Serahsî, el-Mebsût, İstanbul 1982, X, 28, 95; XII, 111-112; XIV, 56-57, 60; XVI, 36; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 111-128; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, VII, 84-105; Kâsânî BedâǿiǾ (nşr. Zekeriyyâ Ali Yûsuf), Kahire, ts., V, 158, 224; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1367, IV, 39; Kurtubî, el-CâmîǾ, III, 347-370; Nevevî, MecmûǾ, IX, 442-445; Beyzâvî, Envârü’t-tenzil, İstanbul 1324, I, 585; İbn Teymiyye, MecmûǾ fetâvâ, XIX, 284; XXX, 472; İbn Cüzey, Kitâbul-Kavânîni’l-fıkhiyye, Beyrut, ts. (Dârü’l-Fikr), s. 214-220; İbn Kayyim el-Cevziyye. İǾlâmü’l-muvakkıǾîn, II, 136-143; III, 371; İbn H
ûǾ fetâvâ, XIX, 284; XXX, 472; İbn Cüzey, Kitâbul-Kavânîni’l-fıkhiyye, Beyrut, ts. (Dârü’l-Fikr), s. 214-220; İbn Kayyim el-Cevziyye. İǾlâmü’l-muvakkıǾîn, II, 136-143; III, 371; İbn Hâcer, el-Metâlibul-Ǿâliye, 1, 411; İbnü’l- Hümâm, Fethu’l-kadîr, Kahire, ts (el-Mektebetü’t-Ticâriyyetü’l’-kübrâ), V, 274; VI, 178; Aclûnî, Keşfü’l-hafâǿ II, 125; Şevkânî, Neylul-evtâr, I, 381; II, 171-173; V, 202-220; a.mlf, Fethu’l-kadîr, III, 227; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtar (Kahire), V, 161-187, 272-281; Merginânî, el-Hidâye, Kahire 1937, III, 61-66, 81-86, 107; Âlûsî, Rûhu’l-meǾânî XXI, 45; Elmalılı, Hak Dini, II, 949-976; Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-menâr, III, 113-114, 116; IV, 124; a.mlf, er-Ribâ ve’l-muǾâmelât fi’l-İslâm, Kahire 1906; a.mlf. Fetâvâ, Beyrut 1970, III, 608; İsmail Hakkı İzmirli, Usûl-i Fıkıh Dersleri, İstanbul 1329, s. 160; F. Neumark, İktisadî Düşünce Tarihi (trc. Ahmet Ali Özeken), İstanbul 1943, s. 28, 30, 336; J. A. Schumpeter, Economic Doctrine and Method, London 1954, s. 28, 58-59, 147, 198-199; Senhûrî, Meşâdirü’l-hak, III, 227-249, 259-260 vd.; J. M. Keynes,
The General Theory of Emptoyment interest and Money, London 1957; Bilmen, Kamus, VI, 104-111; Hasan Zeme - Muhammed Faruk, Faiz Tarihi ve İslâm (trc. Osman Şekerci), İstanbul 1968, s. 7-41; Anwar lqbal Qureshi, Faiz Nazariyesi ve İslâm (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1972, s. 31-224; Mahmûd Ahmed, İslâm İktisadı (trc. Yusuf Ziya Kavakcı), İstanbul 1975, s. 33-60; M. Cevâd Mağniyye, Fıkhü’l-İmâm CaǾfer eş-Şâdık, Beyrut 1975, III, 265-266; Sâmî Hasan Ahmed Hamûd, Tatvîrü’l-aǾmâli’l-maşrifiyye bi-mâ yettefiku ve’ş-şerîǾatü’l-İslâmiyye, Kahire 1976; a.mlf., Islamic Banking, London 1985, s. 47-140; Mohammad Uzair, İnterest-Free Banking, Karachi 1978; M. Bâkır Sadr, İslâm Ekonomi Doktrini (trc. Mehmet Keskin - Sadettin Ergün), İstanbul 1978, I, 598-614; a.mlf., el-Benk ellâ riberî fi’l-İslâm. Kuveyt, ts (Mektebetü Câmii’n-nakî), s. 173; a.mlf., İktişâdünâ (baskı yeri ve tarihi yok) (Dâ-rü’t-Taâruf). s. 575-632, 625-639; Erol Zeytinoğlu, “İslâm’da ve Diğer Sistemlerde Faiz”, Para, Faiz ve İslâm, İstanbul 1978, s. 91-116; a.mlf., Ekonomik Doktrinler, İstanbul 1980, s. 8, 10, 39, 73; Abdülaziz Bayındır, “İslâm’da Faiz Mefhumu ve Unsurları”, Para, Faiz ve İslâm, İstanbul 1978, s. 117-159; Sabri Orman, “Modern İktisat Literatüründe Para, Kredi ve Faiz”, a.e., s. 62-68; Hüner Şencan, “Günümüzde Banka, Faiz-Kredi Sorunları ve Müslümanca Tutum Arayışları”, a.e., s. 225-230; Mehmet Erkal, “Madeni Para, Banknot ve Kâğıt Para Mübadelesinde Faiz”, a.e., s. 172-182; Hamdi Döndüren, “Para, Kredi, Faiz ve Enflasyon İlişkileri”, a.e., s. 193-200; Süleyman Uludağ, İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, İstanbul 1979; P. A. Samuelson. Economics, New York 1980, s. 49, 260-262, 563; M. A. Mannan, İslâm Ekonomisi Teori ve Pratik(trc. Bahri Zengin-Tevfi Ömeroğlu), İstanbul 1980, s. 224-251, 283-285, 309-316; Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1982, s. 163-173; Feridun Ergin, Para ve Faiz Teorileri, İstanbul 1983, s. 126-174; Muhammad Akram Khan, Issues in Islamic Economics, Lahore 1983, s. 38-68; M. Zeki Abdülber, er-Ribâ ve eklü’l-mâl bi’l-bâtıl, Kuveyt 1986, s. 11-83; Karaman, İslâm Hukuku, II, 200-292; a.mlf.. “Alışverişte Vade Farkı”, İslâm Hukukuna Göre Vade Farkı ve Kâr Haddi, İstanbul 1987, s. 13-40, 48-58; M. Umar Chapra, Towards A Just Monetory System, Leicester 1986, s. 55-66, 236-246; a.mlf. “The Prohibition of Riba in İslam: An Evaluation of Some Objections”, The American Journal of Islamic Studies, I/2, Herndon 1984, s. 23-40; Seyyid Kutub.
ub. Fî Zilâli’l-Kurǿân, Beyrut 1985, I, 317-333, 472-473; Selman Başaran, Bütün Yönleriyle Faiz Hadisleri, Bursa 1986, s. 25-96; İsmail Özsoy, Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İstanbul 1987, s. 37-39, 58-60, 80-90; a.mlf., Faiz ve Problemleri, İzmir 1993; Ali Ahmed es-Sâlûs, el-MuǾâ-melâtü’l-mâliyyetü’l-muǾâsıra, Kuveyt 1987; a.mlf.. Hükmü vedâǿiǾl-bünük ve şehâdâti’l-istismâr fi’l-fıkhi’l-İslâmî, Kahire, ts. (el-İttihâdü’d-Devlî), s. 7-61; Abdülazim Islahi. Economic Concepts of Ibn Taimiyah, Leicester 1988, s. 123-139; Mahmûd Ebû Suûd, “Para, Faiz ve Mudâraba” (trc. Emin Ertürk), İslâm İktisadı Araştırmaları, İstanbul 1988, s. 55-59; Semîr el-Hüdaybî, Nahve iktişâd islâmî, Kahire 1988, s. 31-84; Shaikh Mahmud Ahmad, Towards Interest-Free Banking, Lahore 1989, s. 13-40; Abdülaziz Bayındır, “Osmanlılar’da Nazarî ve Tatbikî Olarak Faiz”, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, İstanbul 1992, s. 139, 317-352; İbrahim Kanyılmaz, “İslâmiyet ve Finansman Teorisi”, a.e., s. 57-76; Beşir Gözübenli, “İslâm’da Faiz Yasağı ve Paralı Ekonomi”, a.e., s. 78-120; Mustafa Baktır, “İslâm Hukukunda Zaruret Hali ve Faiz”, a.e., s. 122-150; Hamdi Döndüren, “İslâm Ekonomisinde Faiz ve Finansman Kaynakları”, a.e., s. 155-180; İlhan Uludağ, “Uluslararası Sistem İçinde İslâm Bankacılığı”, a.e., s. 421-431; Vehbi Süleyman Gavecî, Makâlât fi’r-ribâ ve’l-fâǿideti’lmaşrifîyye, Beyrut 1992, s. 22-114; Muhammed Ebû Zehre, Buhûş fi’r-ribâ, Kahire, ts.(Dârü’l-Fikri’l-Arabî), s. 3-59; a.mlf. Tahrîmü’r-ribâ tanzim iktisâdî, Kuveyt, ts. (Mektebetü’l-Menân); Ali Hafif, Ahkâmü’t-muǾâ-melâti’ş-şerǾiyye, Kuveyt, ts. (Dâru’l-Fikri’l-Arabî), s. 380-382; Fazlurrahman, “er-Ribâ ve’r-ribh”, ed-Dirâsâtü’l-İslâmiyye, I/l, Karaçi 1965, s. 3-42; Neşet Çağatay, “Ribâ and Interest Concept and Banking in the Ottoman Empire”, St.I, XXXII , (1970), s. 53-68; Mustafa Abdullah Hemşerî, el-AǾmâlü’l-maşrifiyye ve’l-İslâm, Kahire 1973; Salih b. Fevzân el-Fevzân, “er-Ribâ”, Advâ’ü’ş-şerîǾa, X/3, Riyad 1399, s. 235-274; Mecdî Abdülfettâh Süleyman, “el-Fâǿidetü’l-maşrifiyye fî mîzâni’ş-şerîǾati’l-İslâmiyye”, ME, LI/1 (1981), s. 64-78; M. Siddieq Noorzoy, “Islamic Laws on Riba (Interest) and Their Economic Implications”, IJMES, X1V/1 (1982), s. 3-17; Şevki Ahmed Dünyâ, “Beli’l-fâǿidetü’l-maşrifiyye mine1 r-ribe’n-nesîǿe”, Mecelletü’l-Buhûs’l-is-lâmiyye, XVIII, Riyad 1407, s. 163-209; Mustafa Ahmed ez-Zerkâ. “el-Maşârif ve vedâǿiǾ uhâ ve fevâǿidühâ”, Mecelletü’l-MecmaǾi’l-fıkhi, I/l, Mekke 1987, s. 81-98; M. Abdülvâhid Ganim, “Tahrîmü’r-ribâ fi’l-Kurǿân ve’s-sünne”, a.e., I/1 (1987), s. 99-115; Abdülvehhâb Hallâf, “Rîbâ”
for Optimum Economic Performance”, HI, XII/1 (1989), s. 57-65; M. Abdullah Dİrâz, “er-Ribâ fî nazari’l-kâ-nûni’l-İslâmî”, Risâletü’l İslâm, II/49, Kahire 1991, s. 63-84; M. Fahim Khan, “Time Value of Money and Discounting in Islamic Perspective”, Review of Islamic Economics, I/2, Wiltshire 1991; Salih b. Abdurrahman el-Husayn, “TaǾlîk Ǿani’t-tefrik beyne’l-fâǿideti’l-benkîyye ve’r-ribâ”, Mecelletü’l-Buhûsi’l-İslâmiyye, XXXI, Riyad 1411/1991, s. 123-140; a.mlf. “el-Muhâvelâtü’t-tevfîkıyye li-teǿnîsi’l-faǿide fi’l-müctemaǾi’l-İslâmî”, a.e., XXXV (1412), s. 101-140; Joseph Schacht, “Ribâ”, İA, IX, 730-734; a.mlf. “Ribâ”, EI² (İng), VIII, 491-493; W. N. Kinnard, “Interest”, EAm., XV, 190-191; Thomas F. Divine, “Usury”, a.e., XXVII, 824-825.
im, “Tahrîmü’r-ribâ fi’l-Kurǿân ve’s-sünne”, a.e., I/1 (1987), s. 99-115; Abdülvehhâb Hallâf, “Rîbâ”, Mecelletü Livâ’i’l-İstâm, Kahire 1951, IV/11, s. 822-827; IV/12, s. 903-909; Nezih Hammâd, “et-TeǾâmül bi’r-riba beyne’l-müslimîn ve ğayri’l-müslimîn”, Mecelletü’ş-ŞerîǾa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye, sy. 9, Kuveyt 1987, s. 223-260; Muhammed Abduh Ömer, “Ahkâmü’n-nüküdil-varakıyye ve tağyiri kıymeti’l-Ǿumle fî nazari’ş-şeriǾati’l-Îslâmiyye”, Mecelletü MecmaǾi’l-fıkhi’l-İslâmî, III/3, Mekke 1987, s. 1770-1806; Ahmed Bâzi’ el-Yâsîn, “er-Ribâ”, a.e., IIII/3 (1987). s. 1819-1832; A. S. Mikailu, “On the Prohibition of Riba (Interest) and Its Implications for Optimum Economic Performance”, HI, XII/1 (1989), s. 57-65; M. Abdullah Dİrâz, “er-Ribâ fî nazari’l-kâ-nûni’l-İslâmî”, Risâletü’l İslâm, II/49, Kahire 1991, s. 63-84; M. Fahim Khan, “Time Value of Money and Discounting in Islamic Perspective”, Review of Islamic Economics, I/2, Wiltshire 1991; Salih b. Abdurrahman el-Husayn, “TaǾlîk Ǿani’t-tefrik beyne’l-fâǿideti’l-benkîyye ve’r-ribâ”, Mecelletü’l-Buhûsi’l-İslâmiyye, XXXI, Riyad 1411/1991, s. 123-140; a.mlf. “el-Muhâvelâtü’t-tevfîkıyye li-teǿnîsi’l-faǿide fi’l-müctemaǾi’l-İslâmî”, a.e., XXXV (1412), s. 101-140; Joseph Schacht, “Ribâ”, İA, IX, 730-734; a.mlf. “Ribâ”, EI² (İng), VIII, 491-493; W. N. Kinnard, “Interest”, EAm., XV, 190-191; Thomas F. Divine, “Usury”, a.e., XXVII, 824-825.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 241 1 Veyl o beni İsraile ki, kendilerine iç yağı haram edildiğini halde onu alıp, satıp bedelini yiyorlar. İşte bunun gibi size de içki bedeli haramdır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 241 2 Yazık o kimseye ki, çoluğunu çocuğunu mal ile bırakıyor. Rabbinin huzuruna veballi (şerle) gidiyor. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 241 3 Yetim kız, kendi nefsi hakkında muhayyer bırakılır. "Sükut ederse ikrardan sayılır. Eğer çekinirse onun üzerine cevaz yoktur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 241 4 Yukarı el aşağıdaki elden hayırlıdır. Efradı ailenden vermeye başla. Sadakanın yarısı varlıktan verilendir. (Sebebi gözü kalmış olmamak ve gözünde büyümemek). Kim ki (dünyevi hususta) istiğna ederse, Allah onu müstağni (ihtiyaçsız) kılar. Kim ki elini gözünü ötekinden berikinden çekerse Allah da ona iffet ihsan eder.(Gönül zenginliği ve afıflık nefisle mücadeleden olur) Hz. Hakim İbni Hizam (r.a.) 241 5 Yukarı el aşağıki elden hayırlıdır. Yukarı el infak edendir. Aşağıki el de istiyen eldir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 241 6 Yed-i ülya (veren el) yed-i süfla (alan elden) hayırlıdır. Anana, babana kız kardeşine, erkek kardeşine sonra yakından yakına. Hz. Ebû Rimse (r.a.) 241 7 Kolaylık mübarek, çetinlik ise şumdur. Hz Said İbni Cubeyr (r.a.) 241 8 Yalan yere yemin nesli keser. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 241 9 Din kardeşinin malını koparmak için yalan yere yemin nesli keser. Hz. Ebû Sevde (r.a.) 241 10 Yalan yere yemin malı harcar. Kazançta da bereket koymaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 241 11 Aldatıcı yemin, malı götürür ve memleketleri harab bırakır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 241 12 Yalan yere yemin memleketleri harab eder. Nüfusu azaltır. Bereketi keser. Hz. Namer (r.a.) 241 13 Yemin, ettirenin niyetine göredir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 241 14 Yemin, seni arkadaşının tasdik edeceği şey üzere olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 241 15 Allah (z.c.hz) lerinin buyurduğu "Yevmi Mev'ud" arefe günüdür. "Şahid" de Cuma günüdür. Cumadan efdal bir güne, güneş ne doğmuş, ne de batmıştır. Ve o günde öyle bir saat vardır ki, bir müslüman ona rastlar da Allah'a hayır dua ederse, muhakkak Allah onu kabul eder ve bir şeyden sığınırsa Allah onu ondan korur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 241 16 "Yevmi Mev'ud" kıyamet günüdür. "Yevmi Meşhud" arefe günüdür. "Şahid" de Cuma günüdür. Cuma'dan efdal bir güne güneş ne doğmuş ne de batmıştır. Ve o günde öyle bir saat vardır ki , bir müslüman ona rastlar da Allah'a hayır dua ederse muhakkak Allah onu kabul eder ve birşeyden sığınırsa Allah ondan onu korur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 241 17 Bismillahirrahmanirrahim her kitabın anahtarıdır. Hz. Ebû Cafer (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 242 1 Bismillahirrahmanirrahim. Bu mektub, "Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.v) den Zuheyr ibni Ukeys oğullarınadır.) Selam, hidayete ittiba edenler üzerine olsun. Ben, kendisinden başka ilah olmıyan Allah'a hamd ettiğimi size ulaştırırım. Bundan sonra, muhakkak siz, Allah'dan başka ilah olmadığına şehadet ederseniz, namazı kılar, zekatı verir, müşrikleri terkederseniz ve ganimetlerden beşte bir olarak Peygamberin hissesini ve malın da iyisini verirseniz, o zaman siz Allah'ın ve Resulunun emanı ile emniyette olursunuz. Hz. Nemir İbni Tevleb (r.a.) 242 2 Tövbe kapısı açıktır. Güneş garbden doğuncaya kadar kapanmaz. Hz. Safvan (r.a.) 242 3 Rızık kapısı Arşa kadar açıktır. Allah kullarına rızıklarını, nafakaları mikdarınca indirir, az harcayana az, çok harcayana çok verilir. Hz. Enes (r.a.) 242 4 Cennette iki kapı dünya için açıktır. Abadan ve Kazvin, (İrandaki iki harb cephesidir) Hz. Enes (r.a.) 242 5 İki kapının ukubeti dünyada tacil edilmiştir: Hükümete karşı gelmek, anaya-babaya asi olmak. Hz. Enes (r.a.) 242 6 Ne kötü kuldur o kul ki, kibirlendi ve Cenabı Hakkı unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, cebbarlık yaptı, haddi aştı ve Yüce Cebbarı unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, unuttu, oyalandı ve kabri hatırlamadı, tuğyan etti ve nereden gelip gittiğini de unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, din ile dünyayı avladı. Ne kötü kuldur o kul ki, dinini de şüpheli şeylerle bozdu. Ne kötü kuldur o kul ki, kendine tamah hakimdir. Ne kötü kuldur o kul ki, nefis arzusu onu şaşırtır. Ve ne kötü kuldur o kul ki, hırs onu rezil eder. Hz. Esma Binti Umeys (r.a.) 242 7 Ne kötü yemektir o düğün yemeği ki, zenginler çağırılıp fıkaralar unutulur (men edilir). Düğüne (yemeğe) kim icabet etmezse Allah ve Resulune isyan etmiştir. Hz Ebu Hureyre (r.a.) 242 8 Ne kötü kuldur muhtekir ki, Allah narhı azaltınca üzülür, artırınca sevinir. Hz. Muaz (r.a.) 242 9 Ne kötü kavimdir o kavim ki, mümin onların arasında gizlenerek ve sakınarak dolaşır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 242 10 Ne kötü kavimdir o kavim ki, allah için adaletle hareket etmez ve aralarında işlenen masiyete mani olmazlar. Hz. Câbir (r.a.) 242 11 Ne kötü kavimdir o kavim ki, şüphelerle haramları helal sayarlar. Ne kötü kavimdir o kavim ki, maruf ile emir ve münkerden nehy etmezler. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 242 12 Ne kötü evdir o hamam ki, avret örtülmez ve suyu da paklamaz. Hz. Âişe (r.a.) 242 13 Ne kötü evdir hamam. Orada sesler yükselir ve avretler açılır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 242 14 Ne kötü kavimdir o kavim ki, misafir kabul etmezler. Hz. Ukbe İbni Amir (r.a.)
Klasik İslâm düşüncesi, XVIII. yüzyılın sonuna kadar genel olarak bütün yerleşik medeniyetlerde olduğu gibi yenilik arayışından çok hem geleneği koruyarak hem de kendini geliştirerek devam etmiş, bu arada hayatın tabii akışı içinde gerek duyduğu içtimaî ve siyasî düzeni üretmeye ve bu alanda ortaya çıkan sorunları çözmeye çalışmıştır. Moğol istilâsı her ne kadar o dönem İslâm coğrafyasının bazı bölgelerinde önemli kırılmalara sebep olmuşsa da klasik dönemin en önemli kurumları olan medrese ve tekke Abbâsî medeniyetinin olgunluk döneminden itibaren gelişerek yaygınlaşmış, bunun neticesinde fikrî faaliyetler biri rasyonalite ve beyan temelli, diğeri tasavvufî-ahlâkî tecrübe ve olgunlaşma amaçlı iki sahada yoğunlaşmış, irfan ve felsefe ekseninde üretilen düşünce ise entelektüel fakat etkisiz bir çizgide kalmıştır. Klasik dönemin fikrî ortamını ifadede tahkik ve taklid terimleri önemli bir yere sahip olduğu gibi ihyâ, ıslah ve tecdid de bilhassa sûfîler ve muhaddisler tarafından toplumsal değişme karşısında geliştirilen tavırları, ayrıca ilmî ve içtimaî talepleri ifade eden önemli terimler olmuştur. Özellikle Fahreddin er-Râzî tesiri altında gelişen Mâverâünnehir havzasının tahkik geleneği fıkıh, kelâm, felsefe (mantık, siyaset düşüncesi ve ahlâk), dil bilimi ve dil felsefesi alanlarında bilhassa Osmanlı medrese ve ilim geleneğinde kalıcı etkiler bırakmıştır. Tasavvuf alanında bir yandan Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Sadreddin Konevî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, öte yandan eserlerini Türkçe vermiş olan Yûnus Emre ve Niyâzî-i Mısrî gibi büyük sûfîler, diğer tasavvufî geleneklerin yanında düşünce alanını olduğu kadar toplumsal hayatı da etkileyen yüksek fikrî ve ahlâkî olgunluk idealinin temsilcisi olmuşlardır. Bu durum ana hatlarıyla modern döneme kadar devam etmiş, nihayet klasik tavır ortaya çıkan yeni meseleleri halletmede yetersiz kalmaya başlayınca yeni arayışlar gündeme gelmiştir.
İslâm’ın yaklaşık son iki yüzyıllık zaman dilimini kapsayan modern çağdaki fikrî hayatın genel olarak Batı’dan gelen askerî, siyasî, iktisadî ve kültürel tehditlere karşı öncelikle savunma saikiyle geliştirilen düşünce ve faaliyetler çerçevesinde cereyan ettiği söylenebilir. XVI. asırdan itibaren deniz aşırı keşiflerle dünya hâkimiyetine yönelen hıristiyan Batı zaman içinde İslâm ülkelerini nüfuzu altına aldı. Uzakdoğu, Asya ve Hindistan’da başlayan bu gelişme, XVIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde bütün İslâm toprakları üzerinde baskısını hissettirecek düzeye ulaştı. Bu sıralarda İslâm dünyası kendi içindeki tabii, coğrafî, etnik ve kültürel farklılıklara rağmen geleneksel yapıları ve dinî-içtimaî kurumları ile muhafazakâr bir hayat anlayışı çerçevesinde geçmiş asırlardaki ihtişamından uzaklaşmış olduğu halde kendinden emin olarak yükselen Batı’ya mütekebbir nazarlarla bakan, hatta onları para meraklısı tüccarlar şeklinde değerlendirerek tahfif eden bir konumdaydı. Özellikle Bâbürlüler ve Osmanlılar için geçerli olan bu anlayış XVIII. yüzyılın ortalarında yerini önce şaşkınlığa, ardından kendi konumunu ve geleneğini sorgulamayı da içeren bir arayışa bıraktı. Böylece yavaş yavaş şekillenmeye başlayan İslâm dünyasının modern çağının tayin edici hususiyetini, Şah Veliyyullah ed-Dihlevî ile Şa‘rânî’de önemli örnekleri görülen bir ıslah ve yeniden inşa gayreti teşkil etmiş, bu sürece özellikle hadisle meşgul olan sûfî eğilimli ulemâ da katılmıştır. Hindistan’da yetişen ve sûfî çevreler tarafından hicrî II. binyılın müceddidi olarak kabul edilen İmâm-ı Rabbânî bu tavrın önemli bir temsilcisidir.
Avrupalılar karşısında uğranılan yenilgiler yönetimlerde önceleri askerî gerekçelere bağlanmış ve çare olarak bu alanda yeniliklere gidilmişse de ulemânın ve toplumun mevcut durumun sebepleri ve çözüm için neler yapılması gerektiği konusunda iki görüş ortaya koyduğu kabul edilir. Bunlardan birincisi müslümanların İslâm’dan uzaklaşmaları sebebiyle zayıfladıklarına inanan, dolayısıyla çözümü yeniden gerçek İslâm’a dönmekte bulan, ikincisi ise çareyi Batı tecrübesinden istifade ederek gerçekleştirilecek reform hamlesinde gören anlayıştır.
Müslümanların uğradığı yenilgiyi ve kayıpları toplumsal günahların bedeli yahut kaderin hükmü olarak değerlendiren temayüllerin veya yaşanan gelişmeleri âhir zaman alâmeti sayarak kurtuluşu mehdî yahut mesîh beklentisinde gören teslimiyetçi anlayışların da yine bu dönemde daha ziyade güç kazandığı görülür. İki ana temayülden birinci grubu temsil edenler öz itibariyle müslümanlar arasında öteden beri mevcut olmakla birlikte modern tarihte bu anlayışı çağrıştıran ilk gelişme Arabistan’da XVIII. yüzyılın sonlarında sadece modern değerlere değil Osmanlılar’ın temsil ettiği geleneksel İslâm’a karşı da tavır alıp buna göre uygulamalar geliştiren Vehhâbî hareketidir. Vehhâbîler, İslâm’ın ilk dönemlerindeki azameti tekrar gerçekleştirebilmenin yolunu Kur’an ve Sünnet dışında her şeyin terki gibi sınırları belli olmayan bir tavırda görmüşler, başta tasavvuf, felsefe ve kelâm olmak üzere bütün fikrî birikim ve tecrübelerin reddine kadar giden öğretileriyle kısa zamanda siyasî bir varlık göstermişlerdir. İslâm’ın ilk devirlerine ait değerleri modern dönemde ihya etmek gibi bir iddianın sahibi olan Vehhâbîler, bu anlayışlarını hac ve umre yapmak üzere İslâm dünyasının her yerinden Hicaz’a gelenlere kolaylıkla ulaştırmış, böylece etkilerini kısmen de olsa başka coğrafyalara taşıyabilmişlerdir. Fakat İslâm dünyasının son iki asırlık tarihinde ortaya çıkan reaksiyonlar içinde şüphesiz tarihi en çok etkileyen ve tartışmaları hâlâ sürmekte olan gelişme yenilikçi çizgidir. İkinci grubu oluşturan yenilikçilerin ilkleri arasında Mısır’da Rifâa et-Tahtâvî ve Tunuslu Hayreddin Paşa bulunmaktadır. İkisi de XIX. yüzyılın ilk yarısında bir süre Avrupa’da ikamet ederek Batı bilim ve düşüncesini ülkeleri için model almış ve bunları dünyevî maslahatların gerçekleştirilmesinde gerekli olan “kaybedilmiş hikmetler” şeklinde değerlendirerek belli ölçüde pozitif bir tavrın öncüleri olmuştur. Bununla birlikte İslâm dünyasında modern dönemde ortaya çıkan fikrî arayış ve değişimler bu geniş coğrafyanın belli merkezlerinde meydana gelen sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerle yakından ilgilidir.
Türkiye. XIX. yüzyıl Osmanlı dünyasında, III. Selim’den itibaren bizzat idarenin giriştiği ıslahat çabalarının yanında teknik anlamda yenilik taraftarı İslâmcı düşünce Yeni Osmanlılar’la başlatılır. Nâmık Kemal ve Ziyâ Paşa gibi Tanzimat nesli aydınlarının İslâmî ıslah arayışları diğer İslâm coğrafyalarından hem öncedir hem de hareket noktasının farklı olması sebebiyle özel önem taşır. Yeni Osmanlılar, Batı karşısındaki zaafiyete çare arayan merkezî idarenin başvurduğu ıslah tedbirlerini içerik ve uygulama yönünden eleştirmişlerdir. Böylece bir siyasî muhalefet hareketi olarak başlayan bu düşünce, geleneksel İslâmî değerlerle modern Batı kurumlarının bileşkesinden oluşan bir söylem geliştirmiş ve bu açıdan İslâm dünyasına öncülük etmiştir. Ancak Yeni Osmanlı düşüncesi topyekün bir reform ideolojisi olmaktan ziyade bu düşüncenin mensupları programlarını siyaset ve idare üzerine yoğunlaştırmış, bilhassa Meşrutiyet yönetiminin İslâm’la mutabakatı
veya Batı’daki modern kurumların aslında İslâmî olduğu şeklindeki iddialara ağırlık vermişlerdir. Bu oluşumda şeriat merkezde yer almış, sadece Osmanlılar’ın değil bütün İslâm dünyasının siyasî, iktisadî ve içtimaî sıkıntılarının bu merkezden hareketle çözülebileceği düşünülmüştür. Yeni Osmanlı düşüncesi 1876’da I. Meşrutiyet’le bir test imkânına kavuşmuşsa da dönemin olağan üstü şartları bu düşüncenin uzun ömürlü olmasına imkân vermemiştir. Bununla birlikte söz konusu hareket, özellikle Osmanlı-Türk aydınları arasında daha sonra gelişen ihyacı ve reformcu hareketlerle II. Meşrutiyet sonrasında canlanan fikir hareketlerinin ilham kaynağı olarak önem taşımaktadır.
II. Abdülhamid devrinin mutlakiyet ortamında yönetimden bağımsız, dinî karakterli yenilikçi bir hareket gelişmemiştir. Bu dönemde ortaya çıkan Jön Türkler’in İslâm’a müracaatı ise ideolojik bir anlayıştan çok bir muhalefet aracı olarak dinin gücünden yararlanmaya yöneliktir. II. Meşrutiyet’ten sonra daha ziyade Sırât-ı Müstakîm, Beyânü’l-hak gibi dergiler etrafında toplanan aydın grubunun düşüncelerini ifade etmek için kullanılan İslâmcılık kavramı, II. Abdülhamid yönetimine karşı duyulan tepkinin yanı sıra çağdaş medeniyet çizgisine ulaşabilmek ve devleti kurtarabilmek için mutlaka İslâm’a başvurulması gerektiği fikrini içeriyordu. Ancak Trablusgarp, Balkan ve I. Dünya savaşları ortamında teorik tartışmalarla sınırlı kalan bu akım, Cumhuriyet’le birlikte siyasî varlığını ve etkinliğini kısa sürede kaybetti. İlk dönem Cumhuriyet kadroları arasında İslâmcı aydınların bulunmasına rağmen çok partili hayata geçinceye kadar siyasî ve içtimaî gündemde İslâm yer almadı. Aynı devirde gerçekleştirilen radikal Batılılaşma’ya ve hızlı dönüşümlere karşı oluşan İslâmcı tepkiler de etkili olamadı.
Bu dönemde gizliliğe yönelen dinî eğitim, tasavvufî oluşumlar ve bazı dinî cemaatler, 1950’den itibaren nisbî özgürlük atmosferinde açıktan faaliyet göstermeye başladılar. Diğer taraftan 1950 öncesinde Türkiye’de din eğitimi ve öğretiminin kısıtlanması veya yasaklanması üzerine dinî konularda bilgi kaynaklarına büyük ölçüde ihtiyaç duyulması, ayrıca iletişim imkânlarının artması, milletlerarası ideolojik kamplaşmaların yoğunluk kazanması vb. sebeplerle bağımsızlık mücadelesi veren Mısır ve Hindistan gibi ülkelerde gelişen dinî hareketler Türkiye’de de geniş ölçüde sempati bulmaya, bu alanda telif edilen eserler tercüme yoluyla ülkeye girmeye başladı. Farklı şartların ürettiği siyasî ve içtimaî meselelerin tesirinde oluşan bu çeviri literatürü Türkiye’de din eksenli yeni anlayış ve tartışmaların doğmasında etkili oldu. Yerleşik siyasî ve içtimaî düzene karşı 1960’lardan itibaren gelişen tepkiler önce sol, ardından da İslâmcı hareketlerde yoğunlaştı. Böylece Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren elli yıllık sürenin sonunda İslâmcı siyasî düşünce tekrar ülkenin gündeminde yer aldı. 1980 askerî hareketi bütün ideolojik ve siyasî faaliyetleri yasakladı. Bu dönemden sonra Türkiye’de gelişen entelektüel İslâmcı düşüncede liberal yaklaşımlar ağırlık kazanmaya başladı (geniş bilgi için bk. İSLÂMCILIK).
Mısır. XIX. yüzyılda hem yönetimin başlattığı idarî ve askerî reform hem de ulemânın öncülük ettiği İslâm düşüncesi reformu bakımından Mısır önemli bir merkez konumundadır. Bu yüzyılın başından itibaren Rifâa et-Tahtâvî’nin görüşlerinden etkilenen Mehmed Ali Paşa’nın Fransa örneğinden hareketle giriştiği yenilik teşebbüsleri Mısır’ı Osmanlı Devleti’nden bağımsız hareket eder konuma getirdi. Ancak bu yüzyılın ikinci yarısında gittikçe artan Avrupa’nın siyasî müdahaleleri ulemâ ve ordunun tepkisine yol açınca meydana gelen olaylar 1882’de Mısır’ın İngilizler’ce işgal edilmesine yol açtı. Bu tarihten itibaren aydınlar, çalışmalarını İslâmî modernizm ve Mısır milliyetçiliği olarak nitelendirilebilecek iki ana ideoloji etrafında yoğunlaştırdılar. Mısır’daki İslâmî modernizmin en etkili şahsiyeti şüphesiz Cemâleddîn-i Efgānî’dir. Efgānî, Batı tahakkümüne karşı evrensel bir İslâmî direnişi nihaî hedef olarak almakla birlikte bunun öncelikle bir zihniyet değişikliğiyle gerçekleşebileceğine inanıyordu. Bu açıdan Efgānî ile Yeni Osmanlılar’ın düşünceleri arasında önemli benzerlikler görülmektedir. Efgānî’nin siyaset ve din merkezli reform düşünceleri çok sayıdaki seyahatleri sayesinde, ayrıca Ezher’de öğrenim gören farklı milletlere mensup müslüman öğrenciler vasıtasıyla İslâm dünyasının her tarafına yayılma ve taraftar kazanma imkânı bulmuştur.
Genel prensiplerini Efgānî’nin koyduğu İslâm modernizmi onun öğrencilerinden Muhammed Abduh tarafından daha ayrıntılı biçimde ortaya kondu. XX. yüzyılın ilk yarısında Mısır’da modern İslâm düşüncesinin sembol ismi ise Abduh’un talebesi M. Reşîd Rızâ’dır. Bunun yanı sıra Ferîd Vecdî, Muhammed Mustafa el-Merâgī, Mahmûd Şeltût ve Ahmed Emîn gibi âlim ve yazarlar da bu düşüncenin yaygınlaşmasına katkıda bulundular. Öte yandan Mustafa Kâmil gibi modern eğitim alan aydınlar tarafından Mısır milliyetçiliği siyasî platforma taşındı, XIX. yüzyılın sonlarına doğru bu anlayış çerçevesinde siyasî partiler kuruldu. Ancak bu tür milliyetçi gelişmeler, Batılı anlamda Mısır ve Mısırlılar’la sınırlı bir düşünce sistemine değil Mısır’ın Osmanlılar’ın bir parçası olduğu fikrine dayanıyor, dolayısıyla İngilizler’in ülkeden çıkarılmasını amaçlıyordu.
Dinî endişelere dayalı entelektüel bir arayış olarak 1950’lere kadar varlığını hissettiren ıslahçı düşünce giderek yerini ideolojik yönü ağır basan siyasî hareketlere bıraktı ve tedrîcen canlılığını kaybetti. XX. yüzyılın ilk yarısında Mısır’da ortaya çıkan İhvân-ı Müslimîn hareketi bilhassa Arap ülkelerinde geniş ilgi gördü. Batı tahakkümüne karşı İslâmî tavrı belirleme çizgisindeki ıslahçı felsefenin sonuçlarından biri sayılabilecek olan bu hareket, tıpkı Pakistanlı Mevdûdî’nin Cemâat-i İslâmî’si gibi İslâm’ın inanç esasları çerçevesinde içtimaî, hukukî ve siyasî uygulamalar ekseninde bağımsız ve topyekün bir hayat görüşü ortaya koyma yönünde faaliyet göstermiştir. Önce bütün İslâm topraklarının bağımsızlığa kavuşturulması, ardından buralarda İslâmî hükümlerin uygulanmasını amaçlayan İhvân-ı Müslimîn’in düşüncesi kaçınılmaz olarak ideoloji ve siyaset ağırlıklı bir harekete dönüşmüş, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar Mısır ve diğer Arap ülkelerinde yönetimlerle genellikle çatışma halinde olmuştur (bk. ISLAH).
İran. İslâm âleminde Şiî kimliğiyle farklı bir gelişme seyri takip eden İran’daki çağdaş İslâm düşüncesinde ulemânın geleneksel hâkimiyeti devam etmiş, bununla birlikte İran’da da Batı etkisinde modern siyasal ve toplumsal reform projeleri üretmeye çalışan yeni kadrolar gelişmiştir. Bu ülkede, XIX. yüzyıl başlarından itibaren merkezî idarenin başvurduğu askerî ve idarî yenilikler, dinî kaynaklı muhafazakâr tepkilerle karşılaşması yanında yeniliklerin idarî ve askerî alanla sınırlı kalmasını eksik ve yanlış bulan eleştirilere de hedef oldu. Osmanlı Devleti’ndeki Tanzimat hareketinden de etkilenen Mirza Melkum Han’ın önderliğinde gündeme gelen bu ikinci tür yaklaşım, en güçlü toplumsal dinamik olan dinin merkezde bulunduğu bir yenileşme düşüncesi
geliştirme iddiası taşıyordu. Bu çerçevede Avrupa’dan hukukî ve siyasî modeller aynen alınırken buna gerekçe olarak bunların İslâm’ın ruhuna uygun modeller olduğu ileri sürülüyordu. Yeni Osmanlı düşüncesiyle paralellik arzeden bu yaklaşımın en önemli farkı, İran’da reform için dinin gücünden özellikle araç olarak istifade edilmek istenmesiydi.
XIX. yüzyıl İran İslâm düşüncesinde Efgānî’nin etkili olduğu yeni açılım bu ülkede panislâmcı çizginin gelişmesinde görülür. Osmanlı ulemâsı ile İranlı Şiî ulemâ arasında irtibat kurulması yolunda önemli faaliyetlerde bulunan Efgānî, aynı zamanda İran’da meşrutiyetçi düşüncenin yaygınlaşmasında rol oynamıştır. Buna bağlı olarak ulemâ ile devlet yönetimi arasındaki geleneksel Şiî düşüncesinden kaynaklanan çelişkiye bir de meşrutiyetçi muhalefet cephesi eklenmiştir. 1906’da ilân edilen İran anayasasında İslâm devletin resmî dini olarak yer almıştır. Hükümet şeriatı uygulamakla yükümlü kılınırken yasamanın İslâm’a uygun olup olmadığı hususu ulemâdan müteşekkil bir komisyon tarafından denetlenecekti. Ancak I. Dünya Savaşı ve Bolşevik İhtilâli’nin yol açtığı karışık dönemden sonra yönetime el koyan Rızâ Han, ordunun desteğiyle 1928’den itibaren ülkede hızlı ve keskin bir Batılılaşma süreci başlatarak İslâm’ı ve ulemâyı yasama ve yürütmenin tamamen dışında bırakmıştır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra ulemâ İran toplumu üzerindeki nüfuzunu yeniden tesis etmeye başladı. İran dışındaki müslüman ilim ve fikir adamlarının eserlerinden yapılan çevirilerin de etkisiyle bu dönemde gelişen reforumcu dinî hareket, bir taraftan ulemâyı doğrudan siyasete yönlendirirken diğer taraftan imamın gaybûbetinde müslümanların sadece pasif beklentiyle yetinmeyip aktif bir İslâmî hareket geliştirmekle de yükümlü oldukları yolunda esaslı dönüşümler ihtiva ediyordu. Mehdî Bâzergân’ın ilk temsilcilerinden olduğu bu hareket, 1965’te Tahran’da kurulan Hüseyniyye-i İrşâd adlı kurumun en etkili mensubu olan Ali Şerîatî’nin önderliğinde Şiî felsefesinin haksızlıklara direniş anlamı taşıdığı söylemiyle yönetimin baskılarına karşı yeni bir mücadele başlattı. Daha sonra Âyetullah Humeynî’nin etrafında yoğunlaşan muhalefet, ulemâya yüklediği belirleyici siyasî rol ve yönetime karşı ayaklanma sorumluluğu ile Şiî düşüncesinde yeni bir anlayışı temsil etti. İranlı Şiîler’in merci-i taklîd kabul ettikleri Humeynî, bu dönemde kaleme aldığı Velâyet-i Faķīh yâ Ĥükûmet-i İslâmî başlıklı kitabında monarşiyi tamamen İslâm dışı bir kurum olarak niteliyor, ulemânın kontrolünde İslâmî bir devlet öngörüyordu. 1970’lerde cereyan eden olaylar, gösteriler ve suikastlardan sonra 1979’da Humeynî’nin istediği tarzda İran İslâm Cumhuriyeti kuruldu. Modern dünyada rüşdünü ispata çalışan pek çok yeni bağımsız müslüman devlette büyük ilgi uyandıran bu gelişme ilerleyen yıllarda çekiciliğini kaybetti. Bu arada ulemânın devlet yönetiminden tedrîcen ayrılmak zorunda kalmasıyla İran’da Humeynî’nin çizgisinde değişiklikler görülmeye başlandı.
Hindistan. XVII. yüzyılda Bâbürlü Devleti’nin çöküş sürecine girmesi, ilk defa siyasî hâkimiyetlerini kaybetme durumuyla karşılaşan Hindistan müslümanlarını sarsmış, bunu takip eden sıkıntılar müslüman halkı belli ölçüde bâtıl inançlardan çare aramaya sevketmişti. Hindistan gibi pek çok inancın bir arada bulunduğu toplumlarda daha kolay gelişebilen bu tür eğilimlere karşı tavır koyan âlimlerden biri Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’dir. Dihlevî aynı zamanda, günümüze kadar bu coğrafyada gelişmiş hemen bütün dinî hareketlerin de ilham kaynağı olarak görülür. Bu hareketler arasında farklı uçları temsil eden özellikle ikisi, Diyûbend ve Aligarh ekolleri XIX ve XX. yüzyıl Hindistan’ını da derinden etkilemiştir.
1857 yılındaki büyük ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ülkedeki müslüman varlığının neredeyse önemsiz bir konuma düşmesine karşı çare arayışlarında genel olarak üç yaklaşım öne çıkmıştır. Bunlardan Muhammed Kāsım Nânevtevî’nin kurduğu Diyûbend Dârülulûmu’nun mensupları içe dönük bir tavır benimseyerek İngiliz hâkimiyeti ve kültürünün topyekün reddini ve ılımlı bir tasavvuf anlayışıyla mezcedilmiş muhafazakâr dünya görüşünü savunurken Mevlânâ Nezîr Hüseyin önderliğindeki ehl-i hadîs ekolü, tasavvuf dahil bütün geleneksel kurumları bid‘at sayarak doğrudan Kur’an ve Sünnet’i rehber edindiğini belirtmiştir. Üçüncü hareket ise Seyyid Ahmed Han’ın başlattığı etki alanı en geniş olan Aligarh akımıdır. Seyyid Ahmed Han, İslâm toplumlarının gerilikten kurtulmasını modern Batı kurumlarının adaptasyonunda görüyor, İslâm düşüncesinin modern bilim ışığında yeniden tesis edilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla önce Batı dillerinden tercüme faaliyeti başlattı, arkasından Aligarh’ta Muhammadan-Anglo Oriental College’ı kurarak eğitime yöneldi. Daha sonra Aligarh Muslim University adını alan bu kurum Hindistan İslâm düşüncesinde modernizmin merkezi olmuştur. Seyyid Ahmed Han’ın dikkat çeken bir yanı da şarkiyatçıların İslâm’ı küçümseyici yayınlarına karşı kaleme aldığı yazılarıdır. Bu çalışmalara Çırâğ Ali, Kerâmet Ali ve Seyyid Emîr Ali gibi isimler de katılmıştır. Özellikle Emîr Ali, İngilizce yayınlarıyla Avrupa’daki İslâm imajını düzeltmek için yoğun çaba sarfetmiştir.
XIX. yüzyılın sonlarına doğru Hindistan’da Diyûbend muhafazakârlığı ile Aligarh modernizmi arasında mutedil bir çizgiyi savunan Nedvetü’l-ulemâ da kayda değer bir harekettir. Ancak Nedvetü’l-ulemâ diğerleri kadar yaygınlaşamamış, sadece kurucuları arasında bulunan Şiblî Nu‘mânî’nin ilmî şahsiyeti ve saygınlığı çevresinde etkili olabilmiştir.
Hindistan İslâm düşüncesi, XX. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı hilâfeti merkezli siyasîleşme sürecine girdi. Nitekim özellikle Aligarh mezunu genç aydınlar “Hindistan’ın genç Türkler’i” olarak adlandırılıyordu. Diyûbend ve Frengî Mahal gibi geleneksel kurumlarla tarikatları da yanına alan bu grup I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlılar’ı destekledi. Türkiye’de hilâfetin ilgasından sonra bu hareketin canlılığını yitirmesi üzerine daha çok içe dönük eğitim ve kültür faaliyetlerine ağırlık veren dinî hareketler ön plana çıktı. 1926’da Mevlânâ Muhammed İlyâs tarafından başlatılan Cemâat-i Teblîğ hareketi, İslâm’ın temel iman prensiplerine vurgu yaparak ferdî takvâyı savunan ve tebliğ yöntemini seçen bir öğreti geliştirdi. Faaliyet alanını giderek bütün dünyaya yayan Cemâat-i Teblîğ, günümüzde de İslâm ülkelerinde fazla iddialı olmayan çalışmalar yapmaktadır. Bu arada entelektüel temelleri Muhammed İkbal tarafından atılan bağımsız bir İslâm devleti fikri Hindistan müslümanları arasında kısa zamanda geniş ilgi gördü. XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli yeri olan İkbal, öncelikle zihniyet değişimini vurgulayan mesajlarıyla dinî düşüncede bir reformun gerekliliği üzerinde ısrarla durmuştur.
Aynı dönemlerde Mevdûdî’nin başlattığı Cemâat-i İslâmî hareketi, İslâm’ı topyekün bir hayat felsefesi olarak değerlendirip nihaî planda bir devlet nizamı üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu görüş, bağımsızlık süreci yaşamakta olan pek çok İslâm ülkesinde geniş taraftar bulmuş, böylece İslâm siyasî geleneğinde yeni bir
üslûp yaygınlaşmaya başlamıştır. Modern dönem literatüründe “İslâm devleti, İslâmî devlet, İslâm anayasası, İslâm ekonomisi, İslâm ideolojisi” gibi pek çok kavramın kullanılmasında İhvân-ı Müslimîn hareketiyle birlikte Cemâat-i İslâmî’nin de önemli katkısı olmuştur.
1947’de müslüman kimliği temeli üzerine kurulan Pakistan’da İslâmî anayasa arayışlarından sonra 1956’daki ilk anayasada devletin bir İslâm devleti olduğu ilân edildi. Ancak ülkede yaşanan çeşitli sıkıntılar din-devlet ilişkilerinin sağlıklı bir zemine oturtulmasını engelledi. 1977’de General Ziyâülhakk’ın gerçekleştirdiği askerî darbeden sonra büyük oranda Cemâat-i İslâmî’nin etkisinde yeni bir döneme girildi. Özellikle hukuk ve iktisat alanlarında İslâmî alternatifler arayışı başladı. Günümüzde de Cemâat-i İslâmî siyasal ve toplumsal bir güç olarak Pakistan’da ağırlığını sürdürmektedir.
Orta Asya. Kuzey müslüman toplulukları arasında modern İslâm düşüncesinin öncüleri, Kazan’da Cedîdcilik olarak bilinen akım etrafında toplanan ulemâ ve aydınlar olmuştur. Rus sistemine entegre olmalarındaki yüksek oran sayesinde Batılı siyasal, toplumsal kurumlarla ve modern bilimle daha erken karşılaşan Kazan Tatarları, XIX. yüzyılın başından itibaren müslüman kalarak modernleşmenin ve geri kalmışlıktan kurtulmanın nasıl mümkün olacağı sorusuna cevap aramaya başlamışlardır. Abdünnâsır Kursavî, Şehâbeddîn-i Mercânî, Rızâeddin Fahreddin ve Mûsâ Cârullah gibi şahsiyetler, geri kalmışlığın birinci sorumlusunun geleneksel eğitim sistemi olduğunu düşünerek faaliyetlerini öncelikle eğitimde çağdaşlaşmaya yönelttiler. Cedîdciler, dinin hurafelerden arındırılmasıyla yeni eğitim sisteminin uygulanması sayesinde çoğalacak aydın kuşakların bilim ve din ikilemini ortadan kaldıracaklarına inanıyorlardı. Bu akım, aynı zamanda ruhî olgunluk için tasavvufu önemsemesiyle modern reform hareketlerinde ayrı bir yer işgal eder. Hareketin en önemli ismi Kırım Tatarı Gaspıralı İsmâil Bey’dir. Aldığı modern eğitim ve gazetecilik mesleği dolayısıyla İslâm dünyasındaki aydınlarla sağlam irtibatlar kuran Gaspıralı, 1883’te çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesinde yayımladığı, yeni bir eğitim hareketi olan usûl-i cedîdle ilgili fikirleriyle sadece Orta Asya ve Kafkaslar’da değil kısmen Osmanlı toprakları ile Hindistan müslümanları arasında da etkili oldu. Gaspıralı yeni eğitim sistemine dayalı ilk okulu 1884’te Bahçesaray’da açtı. Önceleri tereddütle karşılanan bu girişim öğrencilerinin başarıları sayesinde hızla benimsendi, 1900’den itibaren pek çok yerde usûl-i cedîd mektepleri açıldı.
Cedîdcilik hareketi XX. yüzyıldan itibaren siyasî ve entelektüel bir güç olarak da varlığını devam ettirdi; 1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Rusya Türkleri’nin istiklâli için mücadeleyi amaçlayan siyasî bir ideoloji haline geldi. Ancak 1930’lardan itibaren Sovyet sisteminde dinî hareketlere karşı uygulanan baskılar sırasında binlerce Cedîdci aydın öldürüldü, Cedîdcilik resmen yasaklandı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde başlayan dine dönüş hamlelerinde Cedîdciliğin tekrar canlandırılmasına çalışılmaktadır.
Endonezya. XIX. yüzyılda sömürgeciliğin getirdiği değişime karşı İslâmî değerleri koruma amaçlı hareketler Endonezya’da da görülür. Mısır ve Hicaz’da eğitim alan gençlerin ülkelerine dönmelerinden sonra önceleri Vehhâbî öğretisinin de etkisiyle bid‘at ve hurafelere karşı ortaya çıkan Pedri hareketi (1821-1837) pek başarılı olamadı. Ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında Mısır ve Arap yarımadasında görülen ıslahçı fikirlerin etkisiyle Endonezya’da da modernist bir akım başladı. Öte yandan bu yüzyılda, özellikle Cava merkezli sömürgeciliğe direniş hareketlerinde bölge halkı üzerinde hâlâ etkinliğini sürdüren tasavvuf ve tarikatlar da ön plana çıkmıştır. XX. yüzyılda gerek misyoner faaliyetlerinin etkisiz kılınması gerekse İslâm dışı yerli inançların müslümanlardaki izlerinin silinmesi, bilhassa Ortadoğu ve Mısır’da eğitim görmüş aydınlar arasında öncelikli bir görev olarak ele alındı. Bu anlamda ilk ıslahatçı hareket, Hacı Abdülhalim tarafından 1911’de kurulan Hâcetü’l-kulûb adlı cemiyet etrafında odaklandı. Varlığını günümüzde de devam ettiren en etkili oluşum ise 1912’de Hacı Ahmed Dahlân’ın Cava’da kurduğu Muhammediyye teşkilâtıdır. Kısa zamanda yayılan bu teşkilât, bağımsızlık öncesinde binlerce şube ve yüz binlerce üyeye sahip olarak Endonezya’daki İslâm düşüncesinin en büyük temsilcisi haline geldi. Ülkede yaygınlık kazanan modernist görüşlere karşı muhafazakâr ulemâ 1926’da Nehdatü’l-ulemâ’yı oluşturdu. 1930’da Minangkabaulu ulemâ tarafından aynı çizgideki Persatuan Tarbiyah Islamiyah (PERTI [İslâmî Eğitim Birliği]) kuruldu. Bu birlik bir müddet sonra siyasî partiye dönüştü. Günümüzde “Kur’an ve Sünnet’e dönüş” sloganıyla varlığını devam ettiren Muhammediyye teşkilâtı eğitim, kültür ve sosyal faaliyetleriyle ülkedeki en köklü ve etkili hareket olma özelliğini korumaktadır
Değerlendirme. XIX-XX. yüzyıl İslâm dünyasında ortaya çıkan gelişmelerin oluşturduğu zeminde müslüman en-telektüellerin, karşılaştıkları problemlere İslâm kaynaklı çözümler üretme amacına yönelik arayışları özellikle kelâm, tefsir ve fıkıh ilimlerinde yoğunlaşmış görünmektedir. İslâm dünyasında Batı düşüncesi karşısında rekabet edebilecek bir fikrî alt yapı oluşturmak amacıyla girişilen “yeni ilm-i kelâm” teşebbüsleri esas itibariyle XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Bu dönemin ilk radikal ismi Seyyid Ahmed Han’dır. İslâm ile bilimin uzlaştığı ön kabulüne dayanan bu ilk çıkış modern düşüncenin ve bilimin referans olması esasına dayanmaktadır. Seyyid Ahmed Han’ın dehrî olduğu ithamına mâruz kalmasına yol açan bu tavır Hindistan’da Şiblî Nu‘mânî tarafından daha mutedil bir şekilde, fakat alanı genişletilerek ele alınmıştır. Kadîm kelâmın sadece akaidle ilgilendiğine, halbuki modern zamanlarda dinin tarihî, ahlâkî ve içtimaî cepheleriyle de ilgilenerek insanların bu alanlardaki ihtiyaçlarını giderme işlevinin de kelâma düştüğüne inanan Şiblî böylece yeni ilm-i kelâmın ilk teorisyenleri arasına girmiştir. Bu çizginin XX. yüzyıldaki en tanınmış ismi ise Muhammed İkbal’dir; onun The Reconstruction of Religious Thought in Islam adlı eseri (Lahore 1934), belli ölçüde klasik ilm-i kelâmın usul ve alanını eleştirerek yeniye olan ihtiyacı vurgulamaktadır. Aynı dönemlerde paralel bir gelişme de Mısır’da Muhammed Abduh’un klasik ilm-i kelâma yönelttiği tenkittir. Taklit ruhunun felsefe ve kelâm konularını birbirine karıştırdığını söyleyen Abduh, dinî bilgiyi şerh ve hâşiye literatüründen değil Selef’in anladığı yolla ilk kaynaklardan elde etmek, dinî esaslar yanında değişmez sünnetullah çerçevesinde doğruluğu belirlenmiş ilmî esasları da benimsemek gerektiğini ileri sürmüştür.
Osmanlılar’da yeni ilm-i kelâm alanında ilk ciddi teşebbüsü gerçekleştiren kişi Abdüllatif Harpûtî’dir. Onu takip eden Filibeli Ahmed Hilmi de yeni bir kelâma olan ihtiyacı belirtirken bu dönemin kendine has düşünce ve zihniyetinin bulunduğunu, insanların klasik mantıkla ve eskimiş bilgilerle tatmin olamayacağını söylemektedir. Bu çizginin XX. yüzyıldaki son temsilcisi olan İzmirli İsmail Hakkı
Yeni İlm-i Kelâm adlı eserinde eski anlayışın ilmî kıymetini kaybettiği, dolayısıyla modern bilim ve felsefeden yararlanarak günümüz gerçeklerine uygun yeni bir kelâm anlayışına ihtiyaç duyulduğu noktasından hareket etmektedir.
Modern dönem kelâm arayışlarında klasik muhtevanın bilim ve düşünce açısından yeniden değerlendirilmesinin yanında mezheplerin birleştirilmesi, insan hakları, kadının durumu, ibadetlerin hikmeti gibi pek çok yeni konu da kelâm ilmine dahil edilmiştir. Ancak XX. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde dünyada yaşanan hızlı değişimler karşısında siyasal ve toplumsal karşılık bulamayan yeni ilm-i kelâm arayışları gittikçe zayıflamış, eğitim kurumlarında devam eden kelâm dersleri ağırlıklı olarak kelâm tarihi üzerinde yoğunlaştığından bu alanda beklenen gelişmeler sağlanamamıştır.
Bu arada çağın ihtiyaçları ile modern bilim ve düşüncenin ışığında Kur’an’ın yeniden yorumlanması meselesi de gündeme gelmiş, Seyyid Ahmed Han, Ebü’l-Kelâm Âzâd, Cemâleddin el-Kāsımî, Muhammed Abduh, Reşîd Rızâ, Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî ve Tantâvî Cevherî gibi müfessirler yazdıkları eserlerde yeni ilimlere uygun yorumlar yapmışlardır. Bu çizgide olmamakla beraber Elmalılı Muhammed Hamdi de tefsirinde dönemindeki ilmî ve felsefî anlayışlarla irtibat kurmaya özen göstermiştir. XX. yüzyılın sonlarında bazı tefsir araştırmacıları tefsir anlayışında tarihselciliğe yönelerek Kur’an’ın anlaşılmasında bunu metodolojik bir ilke haline getirmeye çalışmaktadır. Kur’an’ın bütününü dikkate alarak tek tek âyetlerin bu anlam bütünlüğünde değerlendirilmesi gerektiğini esas alan bu yaklaşım kadîm tefsir anlayışındaki lafız-mâna ilişkisi yerine daha çok makāsıd, mesâlih ve hikmet-i teşrî‘ kavramlarına vurgu yapmaktadır.
Modern dönemde fıkıh alanındaki çabalar ise önceleri ihtiyaçlar ve ictihadlar üzerinde yoğunlaşmıştır. İslâm dünyasında, genel olarak IV. (X.) yüzyıldan itibaren mutlak ictihad faaliyetlerinin giderek durakladığı ve zamanla ictihad kapısının kapandığı şeklinde bir kanaat oluşmuştur. Dolayısıyla Batı, özellikle de Batı’nın pozitif hukuku ve onu besleyen hukuk doktrini karşısında konumunu sorgulayan XIX. yüzyıl fıkıh ilminin anahtar kavramını ictihad teşkil etmektedir. Bu çerçevede müslümanların yeniden yükselişe geçmesi için aranan çareler arasında ictihad hareketinin ihyası düşüncesi ön plana çıkmıştır. XX. yüzyılın ortalarına kadar uzanan süreçte bu anlayış İslâm dünyasında yaygınlaşmış ve genel kabul görmüştür. Bu teorik yaklaşımın sonuçları zaman içinde ihtiyaçlarla belirlenirken modern dönemde pratik anlamda fıkhın en ciddi tavrı kodifikasyon faaliyetlerinde görülmektedir. İlk defa Osmanlı Devleti’nde Mecelle tecrübesiyle başlatılan yeni hamle, XX. yüzyılda bağımsızlığını kazanan bazı İslâm devletlerinde de ihtiyaçlara göre devam etmiş, özellikle Mısır, Pakistan ve Malezya bu alanda ciddi bir çaba içine girmiştir. XX. yüzyılın ikinci yarısında şekillenen modernist anlayış, İslâm dünyasında bu alandaki arayış ve tartışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır. Ana tezi itibariyle Kur’an ahkâmının vahiy döneminin sosyal realitesiyle sıkı bir bağının bulunduğu kabulüne dayanarak bu hükümlerde illetten ziyade hikmete vurgu yapan ve esas olanın İslâm’ın içtimaî ve ahlâkî amaçları olduğunu savunan bu yaklaşımın en güçlü temsilcisi Pakistanlı Fazlurrahman’dır.
XX. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde İslâm düşüncesinde entelektüel kaygı ve arayışların zayıfladığı, buna karşılık radikal siyasî eğilimlerin ağırlık kazandığı görülür. Bunun en önemli sebebi, içeriğini gelişmiş Batı ülkelerinin belirlediği projeler uyarınca İslâm dünyasının laiklik, demokrasi ve insan hakları gibi çağdaş değerler alanında modern dünya ile bütünleşme anlamında modernleşme ile fiilen karşı karşıya gelmesi ve bundan kaynaklanan sıkıntılardır. Bu süreçte karşılaşılan baskılar, ekonomik, sosyal ve askerî yaptırımlar, ayırımcı politikalar, İslâm ülkelerindeki dengeleri sarsarak yeni nesiller arasında tepkilerin doğmasına ve bu tepkilerin zamanla radikal siyasî hareketlere dönüşmesine sebep olmuştur. Daha önceki dinî kaygılı entelektüel hareketlerle yeni dönemde ortaya çıkan bu eğilimler arasında göze çarpan temel fark, birincisinin geleneği eleştirerek buradaki yanlışlıkları ayıklamak suretiyle bir yenilik arayışında olmasına karşılık ikinci grubun, belli ölçüde Batılılaşma süreci yaşayan İslâm ülkelerindeki modern eğitim kurumlarından yetişmiş ve bu yüzden gelenekten kopmuş olmasına rağmen, modern kurum ve sistemlerin ülkelerindeki problemleri çözmede başarısız kalması yüzünden uğradığı hayal kırıklığıdır. Bunlara göre, Batı’nın topyekün tahakkümüyle karşılaşan İslâm dünyası Batılılar kadar gelişmiş olabilmek için onların sistem ve kurumlarını almış, ancak sonuç beklenenin aksine tahakkümü daha da yaygınlaştırıp İslâm ülkelerini şahsiyetsiz hale getirmiştir.
Millî ve dinî kimliklere vurgulu alternatif bilinçlenmeyle canlılık kazanan yeni siyasî tavırlar, geleneğin birikimine sahip olmamakla beraber ülkelerinde yönetimi ellerinde bulunduran Batıcı mekanizmaların başarısızlıklarından sonra toplumun millî değerler, dinî hukuk ve ahlâk temellerinde yeniden yapılandırılması gerektiği söylemini geliştirmişlerdir. Bu sayede de yılgın ve bezgin halk kitlelerinden karşılık görerek siyasî bir güç haline gelmişlerdir. Bu durum İslâm ülkelerinde idarî yapıları zorlarken Batı ülkelerinde de İslâm ve Batı arasındaki dinî ve kültürel farklılıklar üzerinde spekülasyonlara sebep olmuş, böylece özellikle Sovyetler sonrasının dünyasında İslâm ve müslümanlar yeni tehdit kaynağı, dünya istikrarını bozucu bir problem olarak gündeme getirilmiştir. İslâm ülkelerinin mevcut farklılıklarına rağmen müslümanları bir blok olarak değerlendiren bu yaklaşım, zaman zaman İslâm ülkelerindeki radikal marjinal hareketlerle sosyopolitik hareketleri de aynı kategoride ele almak gibi bir yanılgıya düşmektedir. Öte yandan istikrar değerlendirmelerinde içine düşülen bir yanılgı da müslüman ülkelerindeki nüfus baskısı, gelir dağılımındaki adaletsizlik, az gelişmişlik, fakirlik ve işsizlik gibi pek çok sıkıntıya rağmen istikrarın devamında bir din ve ahlâk öğretisi olarak İslâm’ın en etkili unsur olduğunun göz ardı edilmesidir.
XX. yüzyılın ikinci yarısında özellikle Sünnî İslâm dünyasında yaygınlık kazanan İslâmî hareketlerin dikkat çeken bir başka hususiyeti de pek çoğunun İhvân-ı Müslimîn ve Cemâat-i İslâmî öğreti ve tecrübelerinden etkilenmiş olmasıdır. Bu iki hareketin öncelikle kendi coğrafyalarında hâkim bulunan sömürge yönetimlerine karşı geliştirdiği “İslâm devleti ideolojisi” (muhtemelen ilk defa hilâfetin ilgası sonrası için bir alternatif olarak Reşîd Rızâ tarafından ortaya atılmıştır), tercüme veya etkileşim yoluyla giderek bağımsız İslâm ülkelerine de yayılmış, yeni bir siyasî proje olarak geniş taraftar kitleleri bulmuştur. 1960’lardan 1990’lara kadar İslâm ülkelerinde müessir olan bu tür hareketler, mevcut yönetimlerle yaşanan gerginlikler ve bu süreçte kazanılan tecrübelerden sonra 1980’lerden itibaren giderek ılımlı bir dönüşüme uğramış ve Batı kaynaklı ideolojilere alternatif olma iddialarından ziyade demokrasi, insan hakları ve inanç hürriyeti
gibi evrensel değerler çerçevesinde dünya ile bütünleşmeyi vurgulayan bir çizgiye gelmiştir. Bu gelişmede Batı’daki ideolojilerin çöküş sürecine girmesinin de rolü olmuştur.
Günümüz İslâm dünyasında dinî bir karakter taşıyan fikrî ve siyasî hareketlerin dışında kalan tavırlar arasında en yaygın olanları seküler Batıcı tavırla yenilikçi ve muhafazakâr özellikler taşıyan tavırlardır. Genellikle idarî ve bürokratik mekanizmalarda etkin olan seküler Batıcı tavır, dini sadece ferdî vicdanları ilgilendiren kültürel bir değer olarak tanımlarken yenilikçiler, Batı’nın temsil ettiği çağdaş değerlerle kendi inançları arasında bir çelişki görmeyen sivil kesimlerdir. Öte yandan seküler Batıcı çabaların nihaî noktada dini ortadan kaldıracağı endişesi taşıyarak dini ihya etmek amacıyla toplumdaki birikim ve değerlere sıkı sıkıya bağlılığı savunan gelenekçi anlayış ise daha çok popüler planda yaygındır ve büyük ölçüde mahallî kalmıştır. Genellikle önceki nesillerin otoritesi üzerine kurulan bu yaklaşım kaynaklar yerine kişilere vurgu yapmasıyla dikkat çekmektedir. Bunlara göre yapılması gerekenler üstatlar tarafından daha önce yapılmıştır, müslümana düşen görev geleneğe sıkıca sarılmak ve eski ictihadların dışına çıkmamaktır.
Bunların yanında, farklı coğrafyalardan bazı entelektüel seçkinlerin, daha çok İslâm’la ilgili ferdî düşünce faaliyetleri arasında değerlendirilebilecek dar bir çevrede kalmış bâtınî yorumlarından mutlak rasyonalite (aydınlanmacı) referanslı yorumlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede seyreden arayışlar da bulunmaktadır. Bilim, kutsal epistemoloji, bilgi, akıl, felsefe gibi konularda yoğunlaşan bu tür arayışlar entelektüel seviyede cereyan etmekte ve genellikle toplumsal karşılık görmemektedir. Bunlar arasında, muhtemelen biraz somut açılımları olan İsmâil Râcî Fârûkī öncülüğündeki “bilginin İslâmîleştirilmesi” projesi, 1981’den itibaren Malezya ve Pakistan milletlerarası İslâm üniversitelerinde uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu arada İslâm dünyasının her tarafında yaygın bulunan tasavvufî hareketler de klasik öğretilerinden farklı olarak öncelikle modern dünyanın tehlikelerine karşı ferdin “imanını kurtarma” üzerinde yoğunlaşan örgütlü faaliyetleriyle varlıklarını devam ettirmektedir.
Sonuç olarak İslâm’ın modern döneminde cereyan eden fikrî hareketler ve düşünce faaliyetlerinde belirleyici olan hususların kaynaklandığı tarihî zemini şu şekilde ifade etmek mümkündür: Bu dönemde tartışmaların ve arayışların odaklandığı modernizm, din-terakkî, ilim-din ve daha pratik seviyede kadının değeri ve hakları, meşrutiyet, faiz, sigorta gibi pek çok problemin esas itibariyle bizzat modern olduğu, dolayısıyla bunların İslâm’ın kendi sistematik bütünlüğü içinde oluşan geleneğinden kaynaklanmadığı görülmektedir. Bu durumda esas sâik, farklı inanç ve kültürlerin baskısıyla karşılaşan İslâm toplumlarının bu baskının öncelikli varlık sebebi olan iktisadî sömürge mekanizmalarının oluşturulması sürecinde mâruz bırakıldıkları sosyoekonomik ve kültürel değişimlerle bunlara karşı direnen geleneksel değerlerin çatışmasıdır denilebilir. Zira sömürge durumuna gelen ve müslüman olmayan diğer toplumlarda da benzer gelişmelerin yaşanmış ve benzer konuların tartışılmış olması problemin kaynağının dışarıda bulunduğuna işaret etmektedir.
BİBLİYOGRAFYA:
Mohammad Iqbal, The Reconstruction of Religious Thought in Islam, Lahore 1962; Aziz Ahmad, Islamic Modernism in India and Pakistan, London 1967; N. R. Keddie, An Islamic Response to Imperialism: Political and Religious Writings of Sayyid Jamal ad-Dīn “al-Afghani”, Berkeley 1968; Hamid Algar, Religion and State in Iran 1785-1906: The Role of Ulama in the Qajar Period, Berkeley 1969; H. M. Federspiel, Persatuan Islam: Islamic Reform in Twentieth Century Indonesia, Ithaca 1970; A. Hourani, Arabic Thought in the Liberal Age: 1798-1939, London 1970; A. M. Schimmel, Islam in the Indian Subcontinent, Leiden-Köln 1980; Seyyed Hossein Nasr, “Islam in the Islamic World, an Overview”, Islam in the Contemporary World (ed. C. K. Pullapilly), Notre Dame 1980, s. 1-21; Fazlur Rahman, “Islam: Legacy and Contemporary Challenge”, a.e., s. 402-416; a.mlf., Islam and Modernity, Chicago 1982, s. 84-163; Asaf Hussain, Islamic Movements in Egypt, Pakistan and Iran, an Annotated Bibliography, London 1983; I. M. Lapidus, Contemporary Islamic Movements in Historical Perspective, Berkeley 1983; a.mlf., A History of Islamic Societies, Cambridge 1989; Nadir Devlet, Rusya Türkleri’nin Millî Mücadele Tarihi (1905-1917), Ankara 1985; Islam in Asia (ed. J. L. Esposito), New York 1987; L. Binder, Islamic Liberalism: A Critique of Development Ideologies, London 1988; W. M. Watt, Muslim-Christian Encounters, Perceptions and Misperceptions, New York 1991; Mazheruddin Siddiqi, Modern Reformist Thought in the Muslim World, Delhi 1993; J. O. Voll, Islam, Continuity and Change in the Modern World, New York 1994; J. L. Esposito, The Islamic Threat, Myth or Reality, New York 1995; N. R. Keddie, Iran and the Muslim World, New York 1995; İsmail Hakkı Göksoy, Endonezya’da İslâm ve Hollanda Sömürgeciliği, Ankara 1995; Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Millî Kimlik ve Millî Hareketler (1905-1916), Ankara 1996;
J. Piscatori, Muslim Politics, Princeton 1996; Ibrahim M. Abu-Rabi‘, Intellectual Origins of Islamic Resurgence in the Modern Arab World, Albany 1996; S. P. Huntington, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York 1996, s. 29, 121, 210-241; F. Halliday, Islam and the Myth of Confrontation: Religion and Politics in the Middle East, New York 1996, s. 114-217; İslâm, Gelenek ve Yenileşme, İstanbul 1996 (I. Uluslararası Kutlu Doğum İlmî Toplantısı, Tebliğler); İslâm ve Modernleşme, İstanbul 1997 (II. Kutlu Doğum İlmî Toplantısı, Tebliğler); Ahmet Kanlıdere, Reform Within Islam: The Tajdid and Jadid Movement Among the Kazan Tatars (1809-1917), İstanbul 1997; M. Sait Özervarlı, Kelâmda Yenilik Arayışları, İstanbul 1998; Alev Erkilet Başer, Ortadoğuda Modernleşme ve İslâmî Hareketler, İstanbul 1999, s. 143-150, 223-300, 327-345; W. L. Cleveland, A History of the Modern Middle East, Oxford 2000, s. 81-117, 130-146, 172-190; M. Monshipouri, “The West’s Modern Encounter with Islam: From Discourse to Reality”, Journal of Church and State, V. 40/1, Winter 1998, s. 25-56; “Islam”, The Oxford Encyclopedia of the Modern Islamic World (ed. J. L. Esposito), Oxford 1995, II, 243-300.
... EEG dalga desenlerini yorumlayarak düşünceleri okuyabilmenin de ötesine geçerek,bir öznenin beynine yeni düşünceler ya da yönergeler aktarmak olanaklımıdır? 21. Yüzyılda Beyin.sy.348.
... ;Britanya Telekom mühendisleri iki yıl önce, sanki bilgisayar ve beyin bellekleri aynı biçimde işliyormuş ve ikisini ayıran tek şey birinin silikon ve diğerinin karbon temelinde inşa edilmiş olmasıymış gibi, bir insanın "belleğini bir çipe yükleyebileceği" bir sistemin üretilebileceği üzerine spekülasyon yapmışlardı. 21. Yüzyılda Beyin.sy.351.
Yine popüler ilim adamlarımız için özel sayı çıkarışı, bu hizmetin bugün bile takdirle karşılandığını göstermektedir.Yine popüler ilmi dergilerden birisi olan New Scientist'in 23.Ekim. 1980.sayısının kapak konusunu ecdadımızın ilme yaptığı hizmetlere ayırması, kapağında "İslâmi ilim: yeni bir rönesans" başlığını kullanması içerde de "İlim yeniden İslâma dönecek mi?" başlığı altında uzun bir makaleye yer vermesi, bu faaliyet zincirinin bir halkası olarak görülebilir. İlme yön veren Müslüman İlim Adamları.sy 11.
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 243 1 Beklemekte olduğunuz şu yedi şey için amellere müsaraat (acele) ediniz: Unutturucu fakirlik, Azdırıcı zenginlik. Hayatınızı ifsad edici hastalık, Bunaklık verici ihtiyarlık, Ani ölüm. Deccal ki o beklenen şerdir. Kıyamet ki hepsinden daha büyük ve daha dehşetlidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 243 2 Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin zulmetinde nur temini için) amellerle müsaraat ediniz ki, o devirde insan sabah mümin olur, akşama kafir olarak ulaşır. Mümin olarak geceye girer. Kafir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 243 3 Altı şey gelmeden amellere müsaraat ediniz; Güneşin garbten doğuşu, duhan, dabbet-ül arz, deccal, ölüm (çokluğu) ve kıyamet. Hz. Enes (r.a.) 243 4 Evlatlarınıza lakablar galebe etmeden onlara künye koymada isti'cal ediniz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 243 5 Sadakayı erken verin. Zira bela, sadakayı çiğneyip geçmez. Hz. Enes (r.a.) 243 6 Meşayiha (ihtiyarlara) tazim ediniz. Zira bu, Allah'a tazimden maduttur. Kim ki ihtiyarlara tazim ve onları tebcil etmezse Benden değildir. Hz. Enes (r.a.) 243 7 Kişiye; değiştirmeye gücü yetmiyen bir münkeri gördüğü zaman, hiç değilse Allah'ın o münkeri sevmediğini bilmesi yeter. (Kalb ile buğz) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 243 8 Kişiye, kendisine parmakla işaret edilmesi, şer cihetinden kafidir. (Gerek din, gerekse dünyası cihetinden) meğer ki Allah koruya. Hz. Enes (r.a.) 243 9 İman itibariyle bir adama: "Rabbimin Allah, Resülümün Hz. Muhammed (s.a.v) ve dinimin islam oluşuna razıyım." demesi yetişir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 243 10 Sizlerden birisine, namazını eda ettiğinde, elini dizi üzerine koyarak sağındakine: "Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu" demesi ve solundakine de ayni şeyi söylemesi kafidir. Hz. Câbir İbni Semure (r.a.) 243 11 Ashabıma (fitne olarak) katil kafidir. Hz. Ebû Malik (r.a.) 243 12 Dua eden adama şöyle söylemesi yeterlidir: "Allahümmeğfirlî verhamnî ve edhilnil Cenneh." (Allahdan mağfiret, rahmet ve cennet istemesi) Hz. Saib İbni Yezid (r.a.) 243 13 Mizanda en ağır gelen şu beş kelime: "Subhanellahi Velhamdülillahi velâ ilâhe illallâhu vallahu ekber" ve kendinden evvel ölen salih evlad sebebiyle beklediği ecir, gıpta edilen şeylerdendir. Hz. Sevban (r.a.) 243 14 İnsanların hasisi, selamı esirgeyendir. Hz. Enes (r.a.) 243 15 Evlerinizi günlük, yavşak, kekik, gelin çiceği gibi kokulu otlarla rayihalandırın. Hz. Enes (r.a.) 243 16 (Ashabdan biri "Cehennemden ne ile korunayım" diye sormuştu) Buyuruldu ki: Göz yaşı ile. Zira Allah korkusundan ağlayan gözü, ateş yemez. Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 244 1 Benden evvelki bütün Peygamberlere şunlar emrolunmuştur: "Helaldan başka bir şey yeme, iyiklikten başka bir şey yapma." Hz. Ümmü Abdullah (r.a.) 244 2 Yün giymek, mü'minlerin fakirleri ile oturmak, merkebe binmek, davarını sağmak kibirden beraettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 244 3 Anaya babaya ihsan, ömrü artırır. Yalan, rızkı azaltır. Dua kazayı geri çevirir. Allah Tealanın mahlukatı hakkında kaza takdiri vardır. Bunlar: Muhdes kaza ve nafiz (kati) kaza. Peygamberlerin ulemaya iki derece üstünlüğü vardır. Ulemanın ise şuhedaya bir derece üstünlüğü vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 244 4 Zekatını ödeyen, misafir ağırlayan, şiddete uğrayan ve acze düşene yardım eden, hasislikten beridir. Hz. Halid İbni Zeyd (r.a.) 244 5 Haccın mebrur olmasına sebeb olan şeyler; yemek yedirmek ve güzel sohbet etmektir. Hz. Câbir (r.a.) 244 6 Mümin kadının iyiliği, yetmiş sıddık ameline bedeldir. Bir facire kadının fücuru da bin facirenin ameline bedeldir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 244 7 Bu ümmeti, Allah katında kıymet, dinde temekkün (mekan tutmak), rifat, Allah'ın yardımı ve dünyaya tasarruf (hakimiyet) ile müjdele. Kim ahiret amelini dünya için yaparsa, onun için ahirette nasip yoktur. Hz. Ubey (r.a.) 244 8 Karanlıkta camilere yürümekte olanları, kıyamette tam bir nur ile tebşir eyle. Hz. Büreyde (r.a.) 244 9 Karanlıkta mescidlere gidenlere, kıyamette nurdan kürsülerle müjde et. İnsanları dehşet alır, onları almaz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 244 10 Karanlıkta namaza gidenleri, kıyamet gününde önlerinde, sağlarında, sollarında zahir olan nur ile tebşir et. Hz Enes (r.a.) 244 11 İnsanları tebşir et ki: "La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh" diyene (kanaatında olana) Cennet vacib olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 244 12 Allah, Nuh (a.s)'ı kırk yaşında Peygamber kıldı. Dokuzyüz elli sene kavmi arasında davette bulundu. Ve altmış sene de tufandan sonra yaşadı, insanlar çoğalıncaya ve yayılıncaya kadar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 245 1 Hz. Musa (a.s) ehli için koyun gütmekte iken Peygamber oldu. Bende ehlim için Ciyad'da koyun güderken Peygamber oldum. Hz. Ebû Said (r.a.) 245 2 Ben ve kıyamet- şehadet parmağı ile orta parmağını işaret ederek- şöyle iki parmak gibi yakın iken gönderildim. Hz. . Enes (r.a.) 245 3 Ben kıyametin önü sıra kılıçla baas olundum. Taki şeriki olmayan Allah'ın yalnız kendisine ibadet edile. Rızkım, mızrağımın gölgesinde takdir kılınmıştır. Emrime muhalefet edene zillet ve aşağılık takdir edilmiştir. Kim ki, bir kavme benzemeye gayret ederse, o onlardandır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 245 4 Ben davetçi ve tebliğci olarak gönderildim. Hidayeti verme meselesinde rolüm yok. (Hidayet Allah'tandır.) İblis de süsleyici, bezeyici olarak halk edildi. Aldanmakta dalalette payı yok. Hz. Ömer (r.a.) 245 5 Ben câmi' sözlerle baas olundum. Ve düşmanların gönlüne korku verilmekle yardım gördüm. Ben uykuda iken arzın hazinelerinin anahtarları getirilip önüme kondu. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 245 6 Sekizbin Peygamberin akabinde baas olundum. Onların dört bini beni İsraildendir. Hz. Enes (r.a.) 245 7 Ben iyi ahlakı tamamlamak için baas olundum. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 245 8 Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir. Hz. Enes (r.a.) 245 9 Allah (z.c.hz) leri Beni, geceleyin yürüttüğünde (Mirac)da Ye'cüc ve Me'cüc'e baas etti. Ben de onları Allah'ın dinine ve ibadetine davet ettim. Bana icabetten yüz çevirdiler. Bunlar, Ademin evladından isyan edenler ve iblisin taifesi Cehennemdedirler. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 245 10 Müminin ağlaması yürekten, münafığın ağlaması kafadandır. Hz. Huzeyfe (r.a.) 245 11 Bulutlu günde ikindi namazını erken kılın. Zira ikindi namazını bırakanın ameli mahvolur. Hz. Büreyde (r.a.) 245 12 (Akrâ, Peygamberimiz (s.a.v)'e "hac her sene mi veya bir hac mı? diye sordu) Bir keredir. Fazlasını yapmak nafiledir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 245 13 Benden bir ayet (veya hadis) olsun tebliğ edin. Beni İsrailden de söyleyin. Yalnız Bana, bilerek yalan isnad eden kimse Cehennemde yerini hazırlasın. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 246 1 Şam'da bir ev (hamam) vardır ki, müminlerin oraya peştemalsız girmeleri ve kadınların ise girmeleri herhalde haramdır. Hz. Âişe (r. anha) 246 2 İçinde çocuk olmayan evin bereketi yoktur. Ve sirke bulunmayan evde de geçim darlığı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 246 3 Beyti Makdis (Kudüs) baas ve haşir yeridir. Oraya gidiniz ve namaz kılınız. Zira oradaki bir namaz, başka yerdeki bin namaz gibidir. Gidemezseniz, kandiline yağ yollayınız. Bunu yapan, oraya gidip de namaz kılmış gibi olur. Hz. Meymune (r.anha) 246 4 Melhameyi kübra (büyük harbler) ile Konstantiniye'nin (Burada Roma kastedilmiştir) fethi arasında altı sene vardır. Yedinci de Mesih deccal çıkar. Hz. Abdullah İbni Büsr (r.a.)nhüma 246 5 Kul ile Cennet arasında yedi Akabe (yokuş) vardır. En ehveni ölümdür. En zoru da Allah (z.chz ) lerinin huzurunda mazlumların kendisine yapıştığı, bir zalim mevkiinde bulunmaktır. Hz. Enes (r.a.) 246 6 Kıyametin önü sıra mesh (suret değişmesi) hazif (yere batmak), kazif (taş yağması) de vardır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 246 7 Alim ile abid arasında yetmiş derece vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 246 8 Yürümekte bulunduğum sırada semadan bir ses işittim. Bakışımı yukarı çevirdim. Hirada bana gelen melek, sema ile arz arasında bir kürsü üzerinde oturmuştu. Ondan korktum da hemen geri döndüm. "Beni örtün, Beni örtün" dedim. Allah Teala: "Ey örtülere bürünen; kalk, korkut, Rabbına tekbir getir, elbiseni temizle, şirkten uzaklaş" mealindeki ayetleri nazil etti. Ondan sonra vahiyler hıfz olundu. Ve peşi peşi sıra geldi. Hz. Câbir (r.a.) 246 9 Uyumakta iken Bana bir bardak süt verildi. O kadar içtim ki, tırnaklarımın ucuna kadar kandım. Fazlasını da Hz. Ömer (r.a)'a verdim. Dediler ki: "Ya Resulallah ne ile tabir ettin?" Buyurdu ki, ilimle. Hz. Hamza İbni Abdullah (r.a.) 246 10 Ben uykuda iken insanları bana arzolunurken gördüm. Onların üzerinde gömlekleri vardı. (Bunların) bazısı göğüslere kadardı. Bazısı daha aşağısına iniyordu. Ömer ibni Hattab ise üzerindeki gömleği yerlere sürülür halde Bana arzolundu. "Nasıl tabir ettin? Ya Resulallah" dediler. "Din" diye buyurdu. Hz. Ebû Said (r.a.) 246 11 Ben uyurken gördüm. Bir kitab amudu yüklenmiştim. Gidiyor zannettim, onu gözümle takib ettim. Baktım Şam'a götürülüyor. Bilmiş olun ki, fitne zamanında iman (İslamın direği) Şam'da olacaktır. Hz. Ebud Derda (r.a.) 246 12 Hz. Eyyub (a.s) çıplak yıkanırken üstüne altından çekirge yağdı. Hz. Eyyüb (a.s) da onları toplamaya başladı. Rabbi tebareke ve Teala ona şöyle nida etti: "Ya Eyyüb! Ben seni, gördüğünden gani kılmamışmıydım?" O da "İzzetin Hakkı için evet, öyle, lakin ben Senin bereketine doyamam." buyurdu. Hz. Ebû Huzeyfe (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 247 1 Ehli Cennet, nimetlerine dalmış halde iken kendilerine bir nur zahir olur. Başlarını kaldırınca görürler ki, Rab, üstlerinden kendilerini şereflendiriyor. Ve "Esselamü aleyküm ya ehli Cennet" diye buyuruyor. İşte bu, Allah Tealanın Kur'andaki "Selamün kavlen mirrabbirrahim" ayetindeki buyurmasıdır. Ondan sonra Allah onlara nazar eder, onlar da Allah'a nazar ederler. Ve Rablarına nazar ettikleri müddetçe, başka hiçbir nimete iltifat etmezler. Ta ki, Allah Tealanın temâşâsı kalkıp, nuru ve bereketi kalıncaya kadar. Hz Cabir (r.a.) 247 2 Ben uyku ile uyanıklık arasında iken iki melek geldi. Biri: "Bunun için bir temsil var, ona anlat" dedi. Diğeri de: "Bir Seyyid bir ev yaptı, ziyafeti için hazırladı. Bir münadi tayin etti. Burada Seyyid Allah, ev Cennet, ziyafet islam nimeti ve münadi de Hz. Muhammed (s.a.v)dir." dedi. Hz. Osman (r.a.) 247 3 Size benden sonra dört fitne gelecektir. Dördüncüsü geldiğinde kulağa birşey gitmez, göz görmez ve her tarafı fitne sarar. Ümmet, bir belaya mübtela olur, yılanın çöreklenmesi gibi. Öyle ki, onda ma'ruf inkar edilir, münker ise ma'ruf sayılır. Ve bu fitnede insanların bedeni öldüğü gibi kalbleri de ölür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 247 4 Hac ile Umreyi bir biri peşine yapınız. Zira onları peşi sıra yapmak ömrü artırır. Fakr ü zarureti ve günahları ise, demirci ocağının madenin pasını alması gibi, giderir. Hz. Ömer (r.a.) 247 5 Hac ve umreyi peşi peşi sıra yapın. Zira o ikisi fakirlik ve günahları, demirci ocağının, demir, altın ve gümüşün kirini giderdiği gibi giderir. Haccı mebrurun Cennetten başka karşılığı yoktur. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 247 6 Hz. Ebubekir (r.a)'ı melekler Cennete koşturarak götürürler. Sıddıklar ve peygamberlerle birlikte. Hz. Câbir (r.a.) 247 7 Ehli Cennetin zinetleri, abdest suyunun eriştiği abdest yerlerini bulur. Hz. Ebû Huseyin (r.a.) 247 8 Mahvolsun altın ve gümüş, "Ne biriktirelim" denildi. Buyurdu ki; Zâkir dil, şâkir kalb ve dinine yardımcı zevce. Sahabiden biri (r.a.) 247 9 Melekler Cuma günleri mescid kapılarına gönderilir, gelenleri sıra ile kaydederler. İmam minbere çıkınca defter kapanır. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 247 10 Sen ister ağla, ister ağlama. Siz onu götürürken o, melaikenin kanatlarının gölgesi altında idi. (Hz. Cabir r.a'ın babası Abdullah şehid olunca, kız kardeşi çok ağlamış. Efendimiz de yukariki hadisi şerifi buyurmuştur.) Hz. Câbir (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 248 1 Cömerdin günahından uzak kalın. Zira Allah, o her düştükçe elinden tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 3 Cömerdin günahından, alimin hatasından ve adil hükümdarın satvetinden uzak durun. Zira onlardan biri her ne zaman düşerse, Allah Teala onun elini tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 4 Allah (z.c.hz)'leri ümmetimden bir kimseyi, içinden geçen şeyi diline çıkarmadıkça ve yapmadıkça, bağışlar. Hz. Âişe (r. anha) 248 5 Çocuğa, temyiz çağına geldiğinde namaz, kudret gelince oruç ve baliğ olunca da ceza vacip olur ve şahidlik yapabilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 6 Cenazede para ile ağlıyanlar, kıyamet gününde, ehli Cehennemin iki tarafına, sağlarında bir saf ve sollarında bir saf olarak iki saf kılınır. Ve bunlar ehli Cehenneme karşı köpeklerin ürümesi gibi ürürler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 7 Kabirleriniz için hazırlanın. Zira kabir günde yedi kere şöyle der: "Ey zaif Adem oğlu! Bana gelmeden önce hayatında kendine merhamet et ki, ben de sana acıyayım, ve benden sürura nail olasın" Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 8 İnsanları madenler halinde bulursunuz. Cahiliyette hayırlı olanları, eğer ilim sahibi olurlarsa, müslümanlıkta da hayırlı bulursunuz. Bu, hilafet meselesinde insanların en hayırlısını, halife olmazdan evvel, halifeliği en istemiyende bulursunuz. Kıyamet gününde, Allah yanında insanların en şerlisi o kimsedir ki, iki yüzlüdür. Şunlara bir yüzle, onlara bir başka yüzle gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 9 Gündüz melekleri ile gece melekleri sabah ile ikindi namazında buluşurlar. Gündüz melekleri çıktığında Aziz ve Celil olan Allah sorar: "Nereden geliyorsunuz?" (Melekler de) "Senin kullarının yanından sana geliyoruz. Biz onlara gittiğimizde kendilerini namazda bulduk. Biz Sana gelmek üzere ayrıldığımızda onları namazda bıraktık." derler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 10 Siz kıyamet gününde ağızlarınız bağlı geleceksiniz. Orada evvela şahidlik yapacak olan insanların ayakları ve elleridir. Hz. Hakim İbni Muaviye (r.a.) 248 11 Denizin altında ateş, onun altında deniz ve denizin altında da yine ateş vardır Hz. İbni Amr (r.anhüma) 248 12 Kıyamet gününde, sizler yalınayak, başı açık ve sünnetsiz haşrolunacaksınız. Ilk giydirilecek olan Hz. Halil İbrahim (a.s)'dır. Allah (z.c.hz)'leri buyuracak ki: "Dostum İbrahim (a.s) giyinsin ki, insanlar onun fazlını bilsinler." Ondan sonra diğer insanlar, amelleri nisbetinde giyindirilirler. Hz. Muaviye'nin babası Hayde (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 248 1 Cömerdin günahından uzak kalın. Zira Allah, o her düştükçe elinden tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 3 Cömerdin günahından, alimin hatasından ve adil hükümdarın satvetinden uzak durun. Zira onlardan biri her ne zaman düşerse, Allah Teala onun elini tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 4 Allah (z.c.hz)'leri ümmetimden bir kimseyi, içinden geçen şeyi diline çıkarmadıkça ve yapmadıkça, bağışlar. Hz. Âişe (r. anha) 248 5 Çocuğa, temyiz çağına geldiğinde namaz, kudret gelince oruç ve baliğ olunca da ceza vacip olur ve şahidlik yapabilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 6 Cenazede para ile ağlıyanlar, kıyamet gününde, ehli Cehennemin iki tarafına, sağlarında bir saf ve sollarında bir saf olarak iki saf kılınır. Ve bunlar ehli Cehenneme karşı köpeklerin ürümesi gibi ürürler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 7 Kabirleriniz için hazırlanın. Zira kabir günde yedi kere şöyle der: "Ey zaif Adem oğlu! Bana gelmeden önce hayatında kendine merhamet et ki, ben de sana acıyayım, ve benden sürura nail olasın" Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 8 İnsanları madenler halinde bulursunuz. Cahiliyette hayırlı olanları, eğer ilim sahibi olurlarsa, müslümanlıkta da hayırlı bulursunuz. Bu, hilafet meselesinde insanların en hayırlısını, halife olmazdan evvel, halifeliği en istemiyende bulursunuz. Kıyamet gününde, Allah yanında insanların en şerlisi o kimsedir ki, iki yüzlüdür. Şunlara bir yüzle, onlara bir başka yüzle gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 9 Gündüz melekleri ile gece melekleri sabah ile ikindi namazında buluşurlar. Gündüz melekleri çıktığında Aziz ve Celil olan Allah sorar: "Nereden geliyorsunuz?" (Melekler de) "Senin kullarının yanından sana geliyoruz. Biz onlara gittiğimizde kendilerini namazda bulduk. Biz Sana gelmek üzere ayrıldığımızda onları namazda bıraktık." derler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 10 Siz kıyamet gününde ağızlarınız bağlı geleceksiniz. Orada evvela şahidlik yapacak olan insanların ayakları ve elleridir. Hz. Hakim İbni Muaviye (r.a.) 248 11 Denizin altında ateş, onun altında deniz ve denizin altında da yine ateş vardır Hz. İbni Amr (r.anhüma) 248 12 Kıyamet gününde, sizler yalınayak, başı açık ve sünnetsiz haşrolunacaksınız. Ilk giydirilecek olan Hz. Halil İbrahim (a.s)'dır. Allah (z.c.hz)'leri buyuracak ki: "Dostum İbrahim (a.s) giyinsin ki, insanlar onun fazlını bilsinler." Ondan sonra diğer insanlar, amelleri nisbetinde giyindirilirler. Hz. Muaviye'nin babası Hayde (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 248 1 Cömerdin günahından uzak kalın. Zira Allah, o her düştükçe elinden tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 3 Cömerdin günahından, alimin hatasından ve adil hükümdarın satvetinden uzak durun. Zira onlardan biri her ne zaman düşerse, Allah Teala onun elini tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 4 Allah (z.c.hz)'leri ümmetimden bir kimseyi, içinden geçen şeyi diline çıkarmadıkça ve yapmadıkça, bağışlar. Hz. Âişe (r. anha) 248 5 Çocuğa, temyiz çağına geldiğinde namaz, kudret gelince oruç ve baliğ olunca da ceza vacip olur ve şahidlik yapabilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 6 Cenazede para ile ağlıyanlar, kıyamet gününde, ehli Cehennemin iki tarafına, sağlarında bir saf ve sollarında bir saf olarak iki saf kılınır. Ve bunlar ehli Cehenneme karşı köpeklerin ürümesi gibi ürürler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 7 Kabirleriniz için hazırlanın. Zira kabir günde yedi kere şöyle der: "Ey zaif Adem oğlu! Bana gelmeden önce hayatında kendine merhamet et ki, ben de sana acıyayım, ve benden sürura nail olasın" Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 248 8 İnsanları madenler halinde bulursunuz. Cahiliyette hayırlı olanları, eğer ilim sahibi olurlarsa, müslümanlıkta da hayırlı bulursunuz. Bu, hilafet meselesinde insanların en hayırlısını, halife olmazdan evvel, halifeliği en istemiyende bulursunuz. Kıyamet gününde, Allah yanında insanların en şerlisi o kimsedir ki, iki yüzlüdür. Şunlara bir yüzle, onlara bir başka yüzle gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 9 Gündüz melekleri ile gece melekleri sabah ile ikindi namazında buluşurlar. Gündüz melekleri çıktığında Aziz ve Celil olan Allah sorar: "Nereden geliyorsunuz?" (Melekler de) "Senin kullarının yanından sana geliyoruz. Biz onlara gittiğimizde kendilerini namazda bulduk. Biz Sana gelmek üzere ayrıldığımızda onları namazda bıraktık." derler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 248 10 Siz kıyamet gününde ağızlarınız bağlı geleceksiniz. Orada evvela şahidlik yapacak olan insanların ayakları ve elleridir. Hz. Hakim İbni Muaviye (r.a.) 248 11 Denizin altında ateş, onun altında deniz ve denizin altında da yine ateş vardır Hz. İbni Amr (r.anhüma) 248 12 Kıyamet gününde, sizler yalınayak, başı açık ve sünnetsiz haşrolunacaksınız. Ilk giydirilecek olan Hz. Halil İbrahim (a.s)'dır. Allah (z.c.hz)'leri buyuracak ki: "Dostum İbrahim (a.s) giyinsin ki, insanlar onun fazlını bilsinler." Ondan sonra diğer insanlar, amelleri nisbetinde giyindirilirler. Hz. Muaviye'nin babası Hayde (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 249 1 Siz kabirden haşrolup yaya, sürünerek, binitli veya yüzüstü götürülürsünüz. Ve siz Allah'a ağızlarınız kapalı olarak arzolunacaksınız. Ve ilk olarak konuşacak, uyluğunuzdur. Hz. Muaviye İbni Hayde (r.a.) 249 2 Müminin armağanı ölümdür. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 249 3 Oruçlunun hediyesi yağ ve kokulu tütsüdür. Hz. Esseyyid Hasan İbni Ali (r.anhüma) 249 4 Oruçlu ziyaretçinin armağanı sakalına koku sürünmek, elbisesini tütsülemek, kendine de koku sürmektir. Oruçlu, kadın olursa saçını taramaktır. Hz. Esseyyid Hasan İbni Ali (r.anhüma) 249 5 Melaikenin armağını, camilere tütsü koymaktır. Hz. Semira (r.a.) 249 6 Sadaka, üç kişiden helal (değer taşır) olur. Baş emir hükümdardan, akrabadan akrabaya, bir de zengin tacirden. Hz. Sevban (r.a.) 249 7 Bir yerde size gaflet isabet ederse, yerinizi değiştirin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 249 8 Dabbetülarz, beraberinde Hz. Süleyman (a.s)'ın mührü, Hz. Musa(a.s)'ın asası bulunduğu halde çıkar. Müminin asa ile yüzünü nurlandırır. Kafirinde mühürle burnunu mühürler. Öyleki, ziyafet ehli toplanırlar da biri diğerine bu, "ya mümin" bu "ya kafir" ve bu da "ya mümin" diye hitap edebilir olurlar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 249 9 Dişlerinizi hilalleyin. Bu nezafettir. Nezafette imana davet eder. İman da sahibini Cennete götürür. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 249 10 Yemeğin akabinde hilallenin ve ağzınızı çalkalayın. Bu, sivri dişler ve azı dişleri için sıhhat vericidir. Hz. İmran İbni Huzay (r.a.) 249 11 Gamları, hemleri sadaka ile karşılayın. O zaman Allah (z.c.hz) leri sizden belayı defeder. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddet anlarında sizleri sabit kadem kılar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 249 12 Tedavi olun. Zira Allah, hastalıkla beraber şifasını da vermiştir. Ancak ölüm ve ihtiyarlık müstesna. Hz. Usame İbni Şurayh (r.a.) 249 13 İnek sütü ile tedavi olun. Ümid ederim ki Allah (z.c.hz)'leri onda şifa bulundurur. Zira inek hep ottan yer. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 249 14 Zatülcenpten kustu bahri (odi Hindi) ve zeytinyağı ile tedavi olun. (Odi Hindiyi dövüp, sıcak zeytinyağı ile karıştırıp onunla oğulur) Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.) 249 15 Cennete sürmeli ve sakalsız olarak, Yusuf (a.s) güzelliğinde, Eyüp (a.s) muhabbetinde ve otuz yaşında gençler olarak girersiniz. Hz. Enes (r.a.) 249 16 Biliyormusunuz aslan kükrerken ne söylüyor? "Yarabbi beni ehli maruftan bir adama musalat etme" diyor. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 249 17 Güneş, kıyamet günü bir mile kadar yaklaşır ve harareti de çok ziyade artar. Ve bu sebeble beyinler, taşlar üzerindeki tencerelerin kaynadığı gibi kaynar. Bu hararetten, ehli mahşer, hatalarına göre terlerler. Ve ter onlardan bazısının ayak topuğuna, bazısının bacağına, bazısının karnına kadar çıkar. Bazısına ise ter, gem oluncaya kadar yükselir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 250 1 Yerin her tarafı kıyamette mahvolur. Yalnız, namaz kılınıp, secde edilen yerler hariç. Ve bu yerler de birbirine eklenir. (Üzerinde namaz kılanlara şefaat edecekler, vazifesi bitince, Cennete intikal ederler.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 250 2 Cennetin kokusu beşyüz yıllık yerden duyulur. Bunu; yaptığını başa kakan, anaya-babaya asi olan ve içkiye idmanlı (devamlı) olan duyamaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 250 3 Müminleri merhamet, muhabbet ve yardımlaşmada tek bir vücud gibi görürsün. Nasıl bir aza rahatsız olunca diğerlerini ateş ve uykusuzluk alırsa, bu da öyledir. Hz. Numan İbni Beşir (r.a.) 250 4 Siz Bana kıyamette, abdest azaları nurlu bir halde geleceksiniz. Bu hal, yalnız ümmetimde görülür ve onların dışında hiçbir ümmete nasib olmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 250 5 Bir evde çöp olursa, o evde bereket kaldırılır. Hz. Enes (r.a.) 250 6 Vasiyeti terkeylemek; dünyada ayıp, ahirette de ateş ve lekedir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 250 7 Âmâya (âmâdır diye) selam vermemek, hıyanettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 250 8 Size, tutunduğunuz vakit, asla dalalete düşmeyeceğiniz şeyi bıraktım: Allahın kitabı Kur'an ve Ehli Beytim. Hz. Câbir (r.a.) 250 9 Dünyayı terketmek, sabırdan daha acıdır. Fi sebilillah kılıç vurmaktan da şiddetlidir. Bir adam bunu yaparsa, Allah ona şehid sevabı verir. Dünyayı terketmek; az yemek ve doymayı azaltmak ve insanların senasından hoşlanmamaktır. Zira kim insanların övmesinden hoşlanırsa, dünyayı ve nimetlerini sevmiş olur. Kimin de Cennetin ebedi nimetleri hoşuna giderse, dünyayı ve insanların kendini övmesinden hoşlanmayı terketsin. Hz. İbni Mes'ud (r.a.) 250 10 Evlen. İffetine iffet katarsın. Ancak, şu beş türlü kadını alma; "Şehbere, Lehbere, Nehbere, Haydere ve Lefut." Ey Allah'ın Resulü! Söylediğinden bir şey anlamadım" dendi. Buyurdu ki: Siz Arablar değilmisiniz? Şehbere, zayıf uzun boylu, Lehbere yüzsüz çakır, Nehbere hoşa gitmiyecek kadar kısa, Heydere koca karı, ve Lefut ise, senden başkasından çocuğu olan kadındır. Hz. Zeyd İbni Haris (r.a.) 250 11 Mehir olarak, demirden bir yüzük mukabilinde olsa da yine evlen. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.) 250 12 Kadınlarla evlenin. Zira onlar mal getirir. (Nikah kısmet açar) Hz. Âişe (r. anha) 250 13 Kız-oğlan-kız alınız. Onların ağızları tatlıdır. Çok çocuk yaparlar, aza da kanaat ederler. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 250 14 Evlenin. Ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar ederim. Hristiyanların rahipleri gibi olmayın. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 251 1 Evlenin, boşanmayın. Zira talaktan Arş-ı Ala titrer. (Etrafındaki melekler) Hz. Ali (r.a.) 251 2 Evlenin. Muhabbetli ve çok çocuk yapan kadınla evlenin. Zira, Ben diğer ümmetlere karşı sizi çoğaltmak istiyorum. Hz. Makil İbni Yesar (r.a.) 251 3 Kadın, üç şeyi için nihaklanır: Malı için, güzelliği için, dini için. Dindar olan sana gerekir, eli toprak olasıca. Hz. Âişe (r. anha) 251 4 Benden gök haberi soruyorsun. Halbuki tırnaklarını kuş tırnağı gibi bırakıyorsun ki, içinde cünüplük pislik ve kırıntıları var. Hz. Ebû Eyyub (r.a.) 251 5 Yetim kızın kendisine sorulur. Eğer susarsa, bu, kabul ediyor demektir. Şayet istemezse, artık onun nikahını yapmaya imkan yoktur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 251 6 Siz şöyle şehid olursunuz: Harpte ölmekle, taunla, suda boğulmakla, iç illetiyle, hamile iken ölmekle. Hz Ebu Bekir İbni Hafs (r.a.) 251 7 Sahur yiyin. Zira onda bereket vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 251 8 Sahur yapın, bir yudum su ile de olsa. Allah'ın mağfireti, sahura kalkanlaradır. Hz. Ebû Suveyd (r.a.) 251 9 Bir lokma ve bir parça çorba ile de olsa sahur yapın. Zira o, bereket yemeğidir. Ve sizinle nasaranın orucunun arasında farktır. Hz. Meysere (r.a.) 251 10 Dinleyin, sizden de dinlerler. Sizden dinleyenlerden de dinlerler. (Bu suretle alem hidayet bulur) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 251 11 Benim ismimle isimlenin. Amma künyemi kullanmayın. (Ebul Kasım künyesini) Hz. Enes (r.a.) 251 12 Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah'ın en çok sevdiği isim, Abdullah ve Abdurrahim'dir. İsimlerin en doğrusu Haris ve Hemmamdır. En çirkini de Harp ve Mürredir. At besleyin. Onun sağrı ve gerdanından okyaşın. Klade yapın (Boğazını sıkmayacak bir şey takın) Ayakları beyaz doru at veya ayağı beyaz yağız at alın. Hz. Ebû Vehb (r.a.) 251 13 Musafaha edin. Zira bu, içerden düşmanlığı çıkarır. Hediyeleşin. Zira hediye, aradan kini kaldırır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 251 14 Fakihlerinize ve abidlerinize danışın. Şahsi fikir ile amel etmeyiniz. (Hz. Ali r.a sormuş: Hakkında açık bir emir veya yasak bulamadığımız bir iş gelip çattığında ne yapalım.?) Hz. Ali (r.a.) 251 15 Tasadduk et.Sağlamken, hasisken (hayatı severken) , fakirlikten korkarken, Canın gırtlağına gelesiye kadar bırakma. O zaman malım filanın, malım filanın dersin. Halbuki o mal, sen istemesen de onlarındır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
34. Biz hangi memlekete bir uyarıcı (peygamber) göndermişsek, mutlaka oranın varlıklı şımarıkları: “Biz, sizin gönderil(ip tebliğ et)tiğiniz şeyleri inkâr edenleriz.” dediler.[5]
35. Bir de (o refah düşkünleri): “Biz, mal ve evlat bakımından daha çoğuz, biz (sizin iddia ettiğiniz gibi) azaba uğratılacak da değiliz.” dediler.
(Allah’ın elçileri geldiğinde ilk karşı çıkanlar oranın ileri gelenleri; malından veya mevkiinden dolayı şımaranları olmuştur. Çünkü rahatlarına, lüks ve zevklerine düşkün olduklarından ve ilâhî hakikatler kendi çıkarlarına ters geldiğinden, kendi hayatlarına uygun, mevcut batıl düzeni koruma mücadelesi verirler. “Burada Allah’ın değil, ancak bizim dediğimiz olur.” derler. Ama onların düzeni, örümcek ağı gibidir ki hepsi tarih içinde yok olmuşlardır.)
36. (Resûlüm!) De ki: “Şüphesiz Rabbim rızkı, dilediğine genişletir, (dilediğine) daraltır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
37. (Ey insanlar!) Sizi, huzurumuza yaklaştıracak olan, ne mallarınız ne de evlatlarınızdır. Ancak iman edip sâlih amel işleyenler (bize yaklaşanlar)dır. İşte onlar var ya, kendilerine, yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat vardır ve onlar (cennette) yüksek makamlarda emniyet (ve huzur) içindedirler. [krş. 5/35; 10/18; 18/110]
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 252 1 Bir hurma da olsa sadaka verin. Zira, açlığı örter, günahı söndürür. Suyun ateşi söndürmesi gibi. Hz. Enes (r.a.) 252 2 Sadaka verin. Zira sizlerden biri bir lokma veya bir şey verirse, o şey, verdiği adamın eline geçmeden, Aziz ve Celil olan Allah'ın eline gider de, onu, sizlerden birinin bir tayı veya deve yavrusunu büyüttüğü gibi büyütür ve onu kıyamette kendisine verir.(Uyanık adamlar sadakayı hürmetle verir. Allah'a verdiğini bilerek.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 252 3 Sadaka verin. Zira sadakada Cehennemden azatlık vardır. Hz. Enes (r.a.) 252 4 Sadaka veriniz ve hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Sadaka, her türlü hastalığı ve belaları defeder. Amellerinizi ve hasenatınızı artırır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 252 5 Sadaka verin. Bir gün gelir ki, insan sadaka vermek için dolaşır, verecek adam bulamaz, Sadaka vermek istediği kimse, "Dün gelse idin alırdım. Ama bu gün ona ihtiyacım" yok der. Hz. Harise (r.a.) 252 6 Sadaka verin ey kadınlar. Zira sizin çoğunuz cehennem odunudur. Muhakkak ki sizler ekseriyetle şikayet edersiniz ve erkeklerinize küfran-ı nimette bulunursunuz. (Resulallah, bir bayram namazında kadınlara böyle hitap etmiştir) Hz. Câbir (r.a.) 252 7 Sizin arkadaşınızı kabir sıktı. Ve öyle sıktı ki, ondan birisi kurtulsaydı, muhakkak ki Sa'ad kurtulurdu. Sonra da Allah onu açtı. Hz. Câbir (r.a.) 252 8 Yemek yedirmek ve tanıdığına da tanımadığına da selam vermektir. (Bir kimse Peygamberimize islamiyetin ne türlüsü iyi? diye sormuştu) Hz. İbni Amr (r.anhüma) 252 9 Bir damla kan üzerinde bulunursa, iadesi lazımdır( namazın) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 252 10 Hududları (cezaları) aranızda affedin. Zira bir had Bana ulaşırsa, onu uygulamak vacib olur. Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.) dedesinden 252 11 Halka vaazı devam ettirin ve vaizi dinleyin. Bu, Allah'ın sevdiği dini en ziyade kuvvetlendiren bir husustur. Allah yolunda kınanmaktan da korkmayın. Ve ancak, divanına toplanacağınız Cenabı Haktan korkun. Hz. Ubeyd İbni Sahr (r.a.) 252 12 Cami kapılarında ayakkabılarınıza bakın (pislik var mı diye) Hz . İbni Ömer (r.a.) 252 13 Kur'an'a dikkat edin. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Kur'an'ın insanların kalbinden çekilmesi o kadar çabuktur ki, bu, devenin ipinden kurtulmasından da daha kolay olur. Hz. Ebû Mûsa (r.a.) 252 14 Mekke'ye (hacca) gitmekte acele ediniz. Zira hiç biriniz başına ne hastalık veya ne iş gelecek önceden bilemez. (Ne mani çıkacağı bilinmez.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 252 15 Kalbler, bir hasır dokusundaki çubuklar gibi fitnelere maruz kalır. Öyle ki, hangi kalbe bir fitne sinerse, orada bir siyah leke hasıl olur. Hangi kalb de o fitneyi reddederse, orada beyaz bir nokta hasıl olur. Öyle ki kalb, beyaz bir bez misali bembeyaz olur. Ve yerler, gökler durdukça ona fitne zarar veremez. Diğer bulanık kalb ise, siyah bir taş gibidir. Yamuk veya ters bir bardağa benzer. Böyle kalb maruf tanımaz, bilmez. Münkeri yadırgamaz. Bildiği, ancak hevasının hükmettiği şeylerdir. Hz. Huzeyfe (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 253 1 Ameller, Pazartesi ve Perşembe günleri Allah'a arzolunur. Cuma günleri de Peygamberlere, ana-babaya, soya-sopa arzolunur. İyi amelle onlar ferahlanır, ve yüzlerinin parlaklığı artar. Öyle ise Allah'tan korkun da ölülerinizi üzmeyin. Hz. Abdul Gafur (r.a.) dedesinden 253 2 Ameller Pazartesi ve Perşembe günleri arzolunur. O günlerde Ben oruçlu iken amelimin arzedilmesini severim. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 253 3 Adem oğlunun amelleri her Pazartesi ve Perşembe günü arzolunur. Allah, merhamet edenlere merhamet, mağfiret dileyenlere de mağfiret eder. Yalnız, dargın olanları, kinleri ile başbaşa bırakır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 253 4 (Allah'ın rızasını kazandıracak işler yapmak suretiyle) kendinizi Allah'a arzedin. Zira, Aziz ve Celil olan Allah'ın rahmet esintileri vardır. Umulur ki, onlardan birisi size isabet eder de bir daha şekavet görmezsiniz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 253 5 Bilin ki, Ben Allah'ın mü'minlere hediyesiyim. (Hidayetle gönderilmişim) Bir kavmi (müminleri) yükseltmeye, diğerlerini ise (müşrikleri) yere vurmaya memur edilmiştim. Hz. Ma'bed İbni Halid (r.a.) 253 6 İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Öğrendiğinizle amel edemezseniz, Allah, o ilimle sizi asla faydalandırmaz. Hz. Muaz (r.a.) 253 7 Kur'an-ı öğrenin ve onu başkalarına da öğretin. Feraizi de öğrenin ve onu da insanlara öğretin. Muhakkak ki Ben, dünyadan gidiciyim. İlim de gidicidir. Ve öyle bir zaman gelecektir ki, iki vâris, aralarındaki davayı halledecek adam dahi bulamayacaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 253 8 İlim öğrenin. Onunla sekînet ve vakarı da öğrenin. İlim öğrendiğiniz zata karşı da saygılı olun. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 253 9 Kur'an-ı öğrenin. Onu yatmadan önce de okuyun. Şüphe yok ki, Kur'an-ı öğrenip okuyan ve tatbik eden, içi misk dolu bir dağarcık misalidir. Öyle ki kokusu her yere yayılır. Bilip te okumadan uyuyan ise, içi misk dolu, fakaz ağzı bağlı ve kokusu dışarıya sızmıyan bir dağarcık misalidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 253 10 Kur'an-ı öğrenin ve okuyun. Muhakkak ki Allah, sizin her okuduğunuz harfe karşılık on sevab verecektir. Amma Ben, elif-lam-mim bir harfdir demiyorum. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 253 11 Kur'an-ı okuyun. Onu güzel okuyun. Tahkim edin, ona sahip olun, hüzünle okuyun. Muhammed'in (s.a.v) nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, insanların kalblerinden onun gidişi, hamile devenin ipinden boşanmasından daha süratlidir. Hz. Ukbe İbni Amir (r.a.) 253 12 İleride Kur'an-ı dünya için öğrenecek olanlar gelmeden önce, siz Kur'an-ı okuyun ve o sebeple cenneti talep edin. Bilin ki Kur'an-ı şu üç kişi öğrenir: Kur'an-ı öğrenmek için öğrenen, Kur'an-ı geçim kaynağı yapan ve bir de Allah için okuyan. Hz. Ebû Said (r.a.) 253 13 Kur'an-ı öğrenin, okuyun ve kolayınıza gelen yerleri okuyun. Muhammed'in (s.a.v) nefsi yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, onun unutulup gitmesi, bağlı devenin ipinden kurtulmasından daha çabuk olur. Öğrenin, bilin ki, kim bir gecede elli ayet okursa, o, gafiller listesine yazılmaz. Kim gecede yüz ayet okursa, abidler arasına yazılır. Kim gecede ikiyüz ayet okursa, ondan Kur'an davacı olmaz. Gecede beşyüz ila bin ayet okuyanlar ise, kendilerine cennette büyük makamlar ihsan edilmiş olarak sabahlar. Hz. Enes (r.a.)
28. İnsanlardan, yerdeki canlılardan, davar (ve sığır gibi)lerden de yine böyle türlü renklerde olanlar vardır. Kulları içinde, Allah’tan ancak âlimler/bilginler korkar. Şüphesiz Allah mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır. [krş. 39/9]
(Bu âyet-i kerîmede, Allah’tan ancak âlimlerin korktuğu bildirilerek onlar taltif edilmekle beraber onların sorumluluklarının büyük olduğuna da işaret edilmektedir. Çünkü Allah’ın yüceliğini gereği gibi bilip O’na saygı gösteren ve emirlerine uygun yaşayanlar gerçek âlimlerdir. Onlar, mü’minleri kıbleye yönelttiği gibi, ifade ettiği anlamıyla da tevhide yöneltirler. Bunu Allah’ın emirlerine müdahele eden, kısıtlayanların çizgisinde değil resûllerin gönderilme gayesi olan tevhid mücadelesini rehber edinerek yaparlar (16/36; 39/15-18). Diğer yönüyle de Allah’a saygı duymayan, emrine uygun yaşamayanlar, O’nun yüceliğini bilmeyenlerdir. O’nun hükmüne bağlı olanın yeri ise cennettir (bk. 79/40-41). İlim edinmeye gelince: İnsanın aklını, düşüncesini aydınlatan fen ilimleridir; gönlünü aydınlatan ise din ilimleridir. Sadece fen ilimleriyle beslenen insan hile, şüphe ve çıkarcılığa yönelir, menfaatperest olur (28/79). Sadece din ilimleriyle eksik kalınır, her ikisiyle birlikte insan yücelir ve mutluluğa ulaşır.)
29. Muhakkak ki Allah’ın kitabını okuy(up yolundan gid)enler, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olmak üzere verdiğimiz şeylerden gizli ve açık olarak (Allah için) sarf edenler, asla durgunluğa (ve zarara) uğramayacak bir ticaret (bir kazanç) umabilirler.
Yaratmanın Arapça karşılığı olarak İslâmî kaynaklarda en sık geçen kelime halktır; sözlükte “yaratmak, meydana getirmek, bir şeyden yeni bir şey icat etmek, imal etmek, ölçüp biçmek (takdir)” ve mecazen “yakıştırmak, uydurmak” gibi anlamlarda masdar, “yaratılmışlar, insanlar” mânasında isimdir. Aynı kökten hilkat “yaratılış, fıtrat, tabiat”, hâlik ve hallâk “yaratan”, mahlûk “yaratılan”, hulk/huluk “tabiat, huy, karakter, ahlâk” anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, halk ve hulkun aslında aynı mânayı ifade ettiğini belirttikten sonra Kur’an’dan örnekler vererek (eş-Şuarâ 26/137; el-Kalem 68/4) gözle görülebilen şeylerin dış yapıları, şekilleri ve sûretleri için halk; basîretle görülebilen psikolojik güçler ve karakter için hulk kelimesinin kullanıldığını söyler (el-Müfredât, “ħlķ” md.). Halk kavramı dinî terminolojide özellikle Allah’a mahsus olmak üzere “yaratmak, yoktan var etmek” şeklinde tanımlanır. İbn Sîde mutlak bir ifadeyle, “Allah bir şeyi halketti” denildiğinde bunun, “Yokken var etti” mânasına geldiğini belirtir (el-Muĥkem ve’l-muĥîŧü’l-aǾžam, IV, 388).
cilt: 43; sayfa: 325 [YARATMA - Mustafa Çağrıcı]
Hâlik ve hallâk kelimelerinin başında harf-i ta‘rif bulunduğunda sadece Allah için kullanıldığı belirtilir (Lisânü’l-ǾArab, “ħlķ” md.). Eski sözlüklerde halk kelimesinin aslî mânasının “takdir” (ölçüp biçmek) olduğu kaydedilir (İbn Sîde, IV, 389; Cevherî, eś-Śıĥâĥ, “ħlķ” md.). İlk sözlük yazarlarından Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî halk kelimesinin “ilk defa ortaya konan bir örneğe göre eşyaya yapı kazandırma” (inşâ) ve “olması istenen şeyin ölçülerini belirleme” (takdir) şeklinde iki anlama geldiğini söyler. Birinci anlama, “Biliniz ki halk da emir de Allah’ındır” (el-A‘râf 7/54), ikincisine, “Halkedenlerin en güzeli olan Allah yüceler yücesidir” (el-Mü’minûn 23/14) meâlindeki âyetler örnek gösterilir. Hz. Îsâ’nın İsrâiloğulları’na mûcize olarak çamurdan kuş biçiminde bir şey yapacağını söylediğine dair âyette geçen halk (Âl-i İmrân 3/49) “takdir” mânasındadır ve Îsâ’nın “yoktan ortaya çıkarmayı kastetmediği özellikle belirtilir (Lisânü’l-ǾArab, “ħlķ” md.). Râgıb el-İsfahânî’ye göre halk kavramı “bir şeyin ölçülerini belirlemek” veya “uydurmak, yakıştırmak” anlamıyla insanlara da nisbet edilebilir. Nitekim Mü’minûn sûresinde (23/14) halk ilk anlamda, “Siz putperestler, asılsız inançlar uyduruyorsunuz” âyetinde (el-Ankebût 29/17) ikinci anlamda kullanılmıştır (el-Müfredât, “ħlķ” md.). Nisâ sûresinde geçen (4/119), “O inkârcılar Allah’ın halkını mutlaka değiştirecekler” ifadesindeki “Allah’ın halkı” terkibini İbn Abbas, İkrime, Mücâhid gibi ilk müfessirler -halk kelimesinin fıtratla birlikte kullanıldığı âyeti (er-Rûm 30/30) delil göstererek- “Allah’ın dini” olarak yorumlamışlardır, Taberî de bu yorumu tercih etmiştir (CâmiǾu’l-beyân, IV, 282-285). Aynı terkip “Allah’ın hükmü” diye de açıklanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ħlķ” md.). Şuarâ sûresindeki (26/137) “huluku’l-evvelîn” bazı kıraat âlimlerince “halku’l-evvelîn” şeklinde okunmuştur, bu kıraate göre terkip “öncekilerin uydurması, yakıştırması, eskilerin masalları (esâtîrü’l-evvelîn [krş. el-En‘âm 6/25; el-Enfâl 8/31; en-Nahl 16/24]) ve hurafeleri” (ehâdîs) mânasına gelir (Taberî, IX, 453; İbn Sîde, IV, 389). Son anlam için ihtilâk da kullanılır. Bu kelime müşriklerin Kur’an vahyine yönelik ifadelerinde yer almaktadır (Sâd 38/7).
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 254 1 Yakîni, Kur'an-ı öğrendiğiniz gibi, öğrenin ve Benim onu öğrendiğim gibi biliniz. (Yakin, görüyormuş gibi bilmek. Asıl iman budur) Hz. Serr İbni Yezid (r.a.) 254 2 İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamakla ecir kazanamazsınız. Hz. Enes (r.a.) 254 3 Neseb ilminden, en az soyunuzu tanıyacak kadar öğrenin. Onları ziyaret etmek için bu kafidir. Arabcadan da, Kur'an-ı doğru okuyub anlıyacak kadar öğrenin. Bu yeter. Heyet ilminden de hiç olmazsa, kara ve deniz karanlıklarında, yolunuzu bulacak kadar öğrenin. Bu da yeter. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 254 4 Kur'an-ı öğrenin ve ğarâibini taleb edin. Onun ğarâibi, feraizdir (Miras ilmi). Feraiz onun hududlarıdır. Hududu da helal, haram, muhkem, müteşabih ve kıssalarıdır. Helalini helal, haramını haram kabul edin. Muhkemiyle amel edin. Müteşabihine inanın, kıssalardan da ibret alın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 254 5 Nişan atmayı öğrenin. Kur'an-ı da öğrenin. Müminin en hayırlı zamanı, Allah'ı zikrettiği zamandır. Hz. Ebû Said (r.a.) 254 6 İlim kalkmadan önce ilmi öğrenin. Zira sizden hiç biriniz, yanındakine ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Size ilim öğrenmek gerekir. Ve yapmacıklardan, bid'at yapmaktan, bir şeyi fazla eşelemekten de sakının. Ve size eskiye, esas köklere bakmayı tavsiye ederim. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 254 7 İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere tesbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır.(Deylemi'de ilaveten: Bilmiyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o helalin ve haramın alamet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Yalnızlık arkadaşı, vahşette enisi, halvetle konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zineti, gariplikte yakınıdır. Allah, onunla bir kısım kavmi yükseltir de Cennette önder kılar.) Hz. Muaz (r.a.) 254 8 Allah'a "Cübbül Hüzün" (Hüzün kuyusu) den istiaze edin. Dediler ki: "Cübbül Hüzün nedir Ya Resulallah?" Buyurdu ki, Cehennemde bir vadidir ki, Cehennem, her gün dört yüz defa ondan Allah'a sığınır. Oraya en çok, amellerle mürailik yapan, alimler girer. Muhakkak ki alimlerin Allaha en sevimsiz olanı, Emirleri ziyaret edenleridir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 254 9 Hicretten itibaren 60 senesinin başındaki büyük hadiseden ve sübyanın başa geçmesinden Allah'a sığının. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 255 1 Allah'a sığının: Belanın zorlamasından, şekavetin erişmesinden, kaderin fena olmasından ve düşmanın sevinmesinden. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 255 2 Devamlı ikamet yerinizdeki kötü komşudan Allah'a sığının. Zira, çöldeki komşu senden ayrılır gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 255 3 Fakirlikten, yoksulluğa düşmekten, zilletten, hor olmaktan, zulmetmekten, zulme uğramaktan Allah'a sığının. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 255 4 Abdestin vesvesesinden Allah'a sığının. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 255 5 Nifak huşu'undan Allah'a sığının, Bu, bedeni huşuda, kalbi nifakta demektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 255 6 Allah'a sığının: Tamah edilmiyecek yerde ve şeyde tamah etmekten, ar ve ayıp olacak şeye düşürecek tamahtan ve hali, tamaha çevirecek tamahtan (olmayacak şeyi istemekten) Hz. Avf İbni Malik (r.a.) 255 7 Okumuşların öğünmesinden Allah'a sığının. Onlarınki zalimlerin övünmesinden daha fenadır. Ve, öğünen alimden, Allah'a daha sevimsiz bir kimse yoktur. Hz. Enes (r.a.) 255 8 Cehennemden, kabir azabından, deccal fitnesinden ve ölüm ve hayatın fitnesinden Allah'a sığının. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 255 9 Gök kapıları gece yarısında açılır ve bir münadi şöyle nida eder: "Var mı dua eden, duası kabul edilsin.Var mı istiyen, isteği verilsin. Var mı belaya uğrayan, belası kalksın." Ve o zamanda dua eden hiç bir müslüman yoktur ki, duası kabul edilmesin. Yalnız, zina yapılmasına önayak olan kadın veya çok öşür alan (haksız olarak müstesna) Hz. Osman (r.a.) 255 10 Cennet kapıları Pazartesi ve Perşembe günleri açılır. Ve Allah (z.c.hz) leri kendisine hiç bir şeyi şirk koşmayan her müslüman kula, o iki günde mağfiret eder. Ancak, kardeşiyle araları gılli gışli olanlar mağfiret edilmez ve şöyle denilir: "Şu ikisinin araları düzelene kadar onları bırakın" Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 255 11 Ramazanda Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar bağlanır ve her gece bir münadi şöyle nida eder: "Ey hayır sahibi, hayrını yap. Ve ey şer sahibi, biraz geri dur." Hz. Ukbe İbni Ferkad (r.a.) 255 12 Allah'ın masnuatını (yarattıklarını) bir saat tefekkür etmek, bir gece ibadet etmekten daha hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.) 255 13 Her şey hakkında tefekkür edin. Fakat Allah (z.c.hz)'nin Zatı hususunda tefekkür etmeyin. Zira, kürsi ile yedinci kat gök arasında yedi bin perde vardır. Ve Allah'ın şanı (manevi makamı) bunların üstündedir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 255 14 Allah'ın nimetleri hususunda (her şeyi) tefekkür edin. Yalnız Allah (z.c.hz)'lerinin Zatını tefekkür etmeyin. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 257 1 İyiliğin tamamı, aşikarede yaptığın ameli gizlide yapmandır. Hz. Ebû Amir El Eşari (r.a.) 257 2 Ribat (gözcülük ve kalbini gözetmek) kırk gündür. Bir kimse, bir şey satmadan, satınalmadan, kötü bir şey yapmadan (dünya işlerinden zaruri olanın dışında) kırk gün gözcülük ederse, anadan doğduğu gibi günahlarından temizlenir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 257 3 Tam bir selamlama, el tutup musafaha etmekle olur. (Dört elle) Hz. Ebû Ümâme (r.a.) 257 4 İslamiyetinizin tamamlanması, zekatınızı vermekle olur. Hz. Naciye İbni Hars (r.a.) 257 5 Nimetin tamamı, Cennete girmek ve Cehennemden kurtulmaktadır. Hz. Muaz (r.a.) 257 6 Kıyamet gününde Azameti Kibriyadan arz serili kalır ve bu arzda hiç kimseye ayağını bastığı yerden fazla bir yer düşmez. İlk çağrılacak Ben olurum. Ve Cebrail (a.s)'ı, Allah (z.c.hz)'lerinin sağında ayakta bulurum. Hayır Vallahi, nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki Cebrail (a.s) bu hadiseden önce Allah'ı görmedi. Ben derim ki: "Yarabbi Bu Bana geldi de senin tarafından Bana gönderildiğini söyledi." Cebrail ise o sırada sükut eder. Aziz ve Celil olan Allah buyurur ki: "Doğru söyledi. Ben onu Sana hacetin için gönderdim." Ben derim ki: "Yarabbi, Ben bir takım kullar bıraktım ki, çeşitli beldelerde Sana ibadet ettiler. Ve Seni vadilerde zikrettiler. Şimdi Senin nezdinden getireceğim cevaba intizar ediyorlar." Allah buyurur ki: "Ben onlar hususunda seni mahcub etmiyeceğim." İşte bu teminat, Allah Tealanın: "Umulur ki Rabbın Seni Makam-ı Mahmud'a eriştirir." Mealindeki kavlinde buyurduğu "Makam-ı Mahmud'un" ifadesidir. Hz Ali İbni Hüseyin (r.a.) 257 7 Allah yolunda cihaddan ve Onun sözlerini tasdikten başka hiç bir şeyin kendisini evinden çıkarmadığı ve Onun yolunda cihad eden kimse için Allah Teala şu hususu tekeffül etti; Ya o kimseyi (şehid olarak) Cennete dahil edecek, yahudda çıkmış olduğu evine ganimet ve derecelere nail ederek (gazi olarak) döndürecek. Hz .Ebu Said (r.a.) 257 8 Arkadaşın senin için güçlüğe katlandı. Yemek yaptı. Sen de "oruçluyum" diyorsun. Ye, sonra yerine bir gün tut. (Nafile oruçta) (Gönül gözetmek, müslümanlıkta, başta gelen işlerdendir.) Hz. Ebû Said (r.a.) 257 9 Kıyamet günü Ümmetler yetmişe tamamlanır. Biz, en sonuncusu ve en hayırlısı oluruz. Hz. Bekr İbni Hakim (r.a.) 257 10 Ümmetimde zelzeleler olur. Öyle ki, bu zelzelelerden onbin, yirmi bin, otuz bin kişi ölür. Allah, bu ölümü muttakilere öğüt, müminlere rahmet kafirlere ise azab kılar. Hz. Urve İbni Ruveym (r.a.). 257 11 Aranızda "Nübüvvet", Allah'ın istediği kadar sürer. Sonra onu, (Peygamberliği) kaldırmayı istediği zaman da kaldırır. Sonra, Allah'ın sürmesini murad ettiği kadar (otuz sene) "Nübüvvet yolunda halifelik" gelir. Sonra kaldırmayı istediği zaman onu kaldırır. Ve Allah'ın murad ettiği kadar devam eden "Şiddetli bir meliklik" idaresi gelir. Sonra, onu da kaldırmayı istediği zaman kaldırır. Sonra, "zorba bir idare" gelir. Sonra da "Nübüvvet yolu üzere bir hilafet" gelir. (Mehdi (a.s)ın zuhuru) Hz. Huzeyfe (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 258 1 Ashabım için bir hatadır vaki olur. Allah (z.c.hz)'leri onların Benimle olan alakasından dolayı kendilerini mağfiret eder. Hz. Muhammed İbni Hanefiyye (r.a.) 258 2 Kıyametin önü sıra öyle günler olur ki, ilim kaldırılır. Cehil iner ve hercümerç ve ölüm çoğalır. Hz. İbni Mes'ud (r.a.) 258 3 Sizinle beni Esfer arasında sulh olur. Sonra onlar, muahedeyi bozarlar ve on iki bin kişilik, seksen fırkalık bir kuvvetle üzerinize yürürler. (Amik ovası hadisesi) Hz. Avf İbni Malik (r.a.) 258 4 Dört fitne olacak: Kan mübah kılınacak, Kan ve mal mübah olacak, Kan, mal ve ırz mübah kılınacak ve dördüncüsü ise deccal fitnesi olacaktır. Hz. İmran İbni Husayn (r.a.) 258 5 Deccalin önü sıra hud'alı seneler olur ki; yağmur çok yağar, fakat nebat az our. Sadıkler tekzib olunur, yalancılar ise tasdik olunur. Haine itimad edilir, emin ise hain addedilir. Ve "Rüveybiza" söz sahibi olur. Denildi ki: "Ya Resulallah, Rüveybiza nedir?" Buyurdu ki, Kendisine itimad olunmayan ve kıymet verilmeyen kimselerdir. Hz. Avf İbni Malik (r.a.) 258 6 İnsanlar arasında ihtilaf ve tefrika olacak. Şu ve arkadaşları Hak üzerinde olacaklar. (Hz. Aliyi kastedierek) Hz. Kaab İbni Ucre (r.a.) 258 7 Altı hal vardır ki onlar vaki olduğunda ölümü temenni edebilirsiniz: Sefihlerin beyliği, Hükmün para ile satılması, Kanın istihlaf edilmesi, Zaptiyenin çoğalması, Akrabalığın kesilmesi, Kur'an-ı Kerim'i eğlence yapanların çoğalması ve Onun musiki yerine dinlenilmesi. Öyle ki, adamı mihraba, nağme dinlemek için geçirirler. Halbuki o adamın fıkıhtan haberi bile yoktur. İşte bu durumlarda ölümü istemekte haklı olursunuz. Hz . Abis el Gıfari (r.a.) 258 8 İlimde, birbirinize nâsih olun ve birbirinizden bir şey gizlemeyin. Zira, ilimde hiyanet, malda hiyanetten eşeddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 258 9 Lohusa kadın kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temiz hükmü giyer. Kırk gün geçerse özürlü addedilir. Yıkanır ve namaza devam eder. Kan fazla gelirse, her namaza bir abdest alır. Hz. İbni Amr (r.anhüma) 258 10 Gökten yardım, zahmete göre, ve sabır da musibete göre iner. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 258 11 Kadın, şu dört şeyi için nikahlanır: Malı, Asaleti, Güzelliği ve Dini. Elin toprak olası, sen din sahibine bak. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 258 12 Olanca kuvvetinizle temizlenin. Zira Allah (z.c.hz)'leri islamiyeti nezafet üzere tesis etmiştir. Ve Cennete ancak nazif girer. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra yanına geldim. Oradakilere:
– Durumu nasıl, dedim.
– Gördüğün gibi, diye cevap verdiler.
– Namazı hatırlatarak onu uyandırın. Namazdan daha önemli dahî olsa, başka bir şeyi hatırlatarak onu uyandıramazsınız, dedim.
– Ey mü’minlerin emiri! Namaz vakti geldi, dediler.
–Ha! Peki kalkayım, dedi.
İslâm’da namazı terkedenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Taberânî)
Mesruk -radıyallahu anh-’dan:
Ebû Mûsâ el-Eş’arî ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştık. Geceleyin, bir ekin tarlasında konakladık. Ebû Mûsâ -radıyallahu anh- gece kalkıp namaz kılmaya başladı. Öyle tatlı bir sesi, öyle güzel bir Kur’ân okuyuşu vardı ki! Dua âyeti geldiğinde dua şeklinde okuyordu. Namazdan sonra şöyle dua etti:
“Allah’ım! Sen her şeyden münezzehsin! Bizi selâmete ancak sen kavuşturabilirsin. Bizi emniyete ancak sen kavuşturabilirsin. Sana güveneni ve inananı seversin. Bizi her an murâkabe edensin. Murâkabe edildiğini unutmayanı da seversin. Sen Hakk’sın, doğru olanı seversin.”
Abdullah bin Ebûbekir -radıyallahu anh-’tan:
Ensardan birisi hurma zamanı Kuf vadisindeki bahçesinde namaz kılıyordu. Hurma yüklü olmaları sebebiyle dallar kırılmış yere sarkmıştı. Hurma ağaçlarına baktı. Bu kadar meyva hayretini mûcip oldu. Sonra namazda olduğunu hatırladı. Fakat kaç rekât kıldığının farkında değildi.
– Bu mal benim huzurumu kaçırdı, diyerek devrin halifesi hazreti Osman -radıyallahu anh-’a geldi ve meseleyi anlattı.
– Bu bahçemi bağışlıyorum. Hayır işlerinde kullanırsınız, dedi.
Osman -radıyallahu anh- bu bahçeyi elli bin dirheme sattı. Bundan sonra bu bahçeye “Hamsin” adı verildi. (Muvattâ)
Mücahid -radıyallahu anh- hazretleri, Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr -radıyallahu anhümâ-’nın namaz kılışlarını şöyle anlatıyor:
Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı.
İslâm âlimlerinin yazdığı üzere, İbn-i Zübeyr namazını Ebûbekir’den örnek alarak kılmış. O da Hazret-i Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’den gördüğü gibi kılmıştır.
– Zübeyr oğlu Abdullah namaz kılarken, sanki ayakta dikili bir ağaç gibi dururdu. Kendini namaza öyle verirdi.
Bir başka zatta şöyle diyor:
– İbn-i Zübeyr secdeyi öyle hareketsiz ve uzun yapardı ki, kuşlar gelir, omuzuna konardı. Bazan öyle uzun rükû ederdi ki, bütün gece rükû ile geçerdi. Bazan da secdeyi uzatır, bütün geceyi secde ile geçirirdi.
İbn-i Zübeyr hazretleri, yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr -radıyallahu anh-’ın, boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu ne de rukûunu ne de secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan atıldı, oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeğe başladı. Ev halkı yetiştiler. Bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. İbn-i Zübeyr namazı sükûnetle kılmağa devam etti. Selâm verdikten sonra:
– Gürültüye benzer bir şeyler işittim, neydi o, buyurdu. Hanımı:
– Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı, dedi.
Buna karşılık İbn-i Zübeyr hazretleri şöyle dedi:
– Allah hayrını versin! Eğer namazda başka şeylerle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı.
Hazret-i Osman -radıyallahu anh- bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra, sürekli kan kaybetmeye başladı. Ve komaya girdi. Bu durumda dahî namaz vakti geldiği söylenince kendine gelmiş, namazını kılmış şöyle demişti:
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 256 1 Allah (z.c.hz)'lerinin mahlukatını tefekkür edin. Allah'ın Zatını tefekkür etmeyin. Yoksa helak olursunuz. Hz. Ebû Zerr (r.a.) 256 2 Mahlukatını tefekkür edin. Yaradanı tefekkür etmeyin. Zira Onu hakkıyla bilmeye sizin gücünüz yetmez. Hz. İbni Abbas (r.anhüma) 256 3 Sana nefsin fetva verir. Elini göğsüne koy. O, helali görürse sükunete erişir. Haramda ise muzdarip olur. Sana şüphe veren şeyden kaç, Müftü fetva verse de. Muhakkak ki mü'min küçüğü, büyüğe düşmek korkusundan dolayı bırakır. Hz. Osman İbni Ata (r.a.) 256 4 Ümmetim yetmiş fırkaya ayrılır. En fenası umuru diniyye hususunda kendi fikirleriyle hüküm verir de, haramı helal, helali haram sayarlar. Hz. Avf İbni Malik (r.a.) 256 5 İnsanın cemaatle kıldığı namaz, yalnız kıldığı namaza göre, yirmibeş derece efdaldir. Hz. Enes (r.a.) 256 6 Yahudilerle mukâtele eder ve onlara musallat olursunuz. Öyle durum olur ki, onlardan biri bir taşın arkasına gizlendiğinde, taş şöyle der: "Ey Allah'ın kulu, şu arkamdaki yahudidir. Onu öldür." Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 256 7 Benim için şu altı şeyi deruhde edin, Bende size Cenneti deruhde edeyim: Sizden biri konuşursa yalan söylemesin. Vaad ettiğini yapsın. Emanet edildiğinde ona hiyanet etmesin. Gözüne sahip olsun. Eline sahip olsun ve bacak arasına hakim olsun. Hz. Enes (r.a.) 256 8 Eceller Şaban'dan Şaban'a tesbit edilir. Öyle olur ki, bir kimse evlenir, çocuğu olur. Halbuki künyesi ölüler defterindedir. Hz. Osman İbni Muhammed (r.a.) 256 9 Hırsızın eli, çeyrek altın ve daha fazla çaldığında, kesilir. (On dirhem) Hz. Âişe (r. anha) 256 10 Allah (z.c.hz)'lerine, ehli masiyete buğz etmek suretiyle yaklaşın. Ve kendilerini asık suratla karşılayın. Allah (z.c.hz)'lerinin rızasını, onları kızdırmakta arayın ve kendilerinden uzaklaştırarak Allah'a yaklaşın. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma) 256 11 (Cuma günü) mescidin kapısına melaike oturur. Ve imam minbere çıkıncaya kadar gelen cemaati yazarlar. İmam minbere çıkınca sahifeler kapatılır. Kalemler kaldırılır ve melekler cemaat için şöyle söylerler: "Allahım, eğer hasta ise ona şifa ver. Eğer sapıtmışsa ona hidayet ver. Eğer fakirse onu zengin kıl." Hz. İbni Amr (r.anhüma) 256 12 Deyiniz ki: "Allahım: Kulun ve Resulun Muhammed (s.a.v) senden neyi istedi ise, bizde Senden onu isteriz. Kulun ve Resulun Muhammed (s.av.) Sana neden sığındı ise biz de ondan sığınıırız." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 256 13 Kıyamet yaklaştığında yıldırımlar çok olur. Öyle ki, bir adam kavmine gelir de şöyle der: "Dün aranızda kime yıldırım isabet etti?" Cevap verirler: "Falan, falan ve filana yıldırım çarptı." Hz Ebu Said (r.a.)
Kelime SayfaAra Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi 259 1 Birbirinize hediye verin ki, muhabbetiniz artsın. Ve hicret edin ki, evlatlarınızı şerefe vâris edesiniz. Kerim adamların kusurlarına da bakmayın. Hz. Âişe (r. anha) 259 2 Birbirinize hediye verin. Zira hediye, dostluğu artırır. Ve gıllı gışi giderir. Hz. Ümmü Hakim (r.a.) 259 3 İlim öğrendiğinize karşı da, öğrettiğinize karşı da mütevazi olun. Ulemanın cebabirinden (zorlayıca) olmayın. Yoksa cehliniz ilminizi söndürür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) 259 4 Tevazu edin ve fıkara ile hem meclis olun. Böylece, Allah'ın indinde kıymetiniz olur. Ve kibirden çıkarsınız. Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 259 5 Allah uğrunda ikişer ikişer kardeş olun. Hz. Abdurrahman İbni Uveym (r.a.) 259 6 Abdest al, yıka, uyu, sabaha gusl edebilirsin. (Sabah namazını kaçırmayacak bir şekilde.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma) 259 7 Mehirlerinizde kolaylık gösterin. Zira, adam kadına fazla mehir verirse, nefsinde, bu sebeble bir adavet meydana gelebilir. Hz İbni Ebi Habib (r.a.) 259 8 Şu üç şey bir adamda olursa, onların sebebiyle o kimse, imanın tatlılığını bulur: Allah ve Resulünü herşeyden ziyade seviyor olmak. Bir adamı Allah rızası için sevmek. Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, küfre dönmekten, ateşe düşmek kadar korkmak. İşte bu kimse imanın tatlılığının farkına varır. Hz. Enes (r.a.) 259 9 Üç dua red olmaz: Babanın evladına duası, oruçlunun duası ve misafirin duası. Hz. Enes (r.a.) 259 10 Şu üç şey her şeye şifadır, yalnız ölüme yoktur: Sinameki, kimyon (üçüncüsünü ravi unutmuş) Hz. Enes (r.a.) 259 11 Şu üç şey imanın esasındandır: "La ilahe illallah" diyenden el çekmek. Biz bunu diyene bir günahı sebebiyle, küfür isnad edemeyiz ve bir amelinden dolayı da islamiyetten çıkaramayız. "Cihad" Bu, Allah (z.c.hz) lerinin Beni baas etmesinden itibaren, deccal ile olan harbine kadar devam edecektir. Cihada alimin adaleti de, zalimin zulmu de mani olamaz. (Yani başımızdakier zalim. Ben onun bayrağı altında harp edemem yok) "Kaderin hepsine" (Hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna)" iman etmek. Hz. Enes (r.a.) 259 12 Şu üç şey ümmetimden ayrılmaz: Soy-sopla iftihar, ölü arkasından bağırıp çağırmak, yıldızdan yağmur beklemek. (Yıldızın vaziyetinden yağmur beklemek) Hz. Enes (r.a.) 259 13 Üç şey vardır ki, onları yapmak, kimseye helal olmaz: Bir kimsenin, bir kavme imam olduğu halde duayı kendisine tahsis etmesi. Bunu yaparsa hiyanet etmiş olur. Bir evin içerisine müsaadesiz bakmak. Destursuz eve girmek gibi olur. İdrar sıkıştırırken, hafiflemedikçe namaz kılmak. Hz. Yezid İbni Surayh (r.a.)
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır Ölüm Korkusunu Aşmak Cafer Durmuş 2008 - Mart, Sayı: 265, Sayfa: 042 Cenâb-ı Hak, hayatın her safhasında ihtiyaç duyacağı hissiyâtın nüvesini insana zerk etmiş ve birbirine benzeyen, benzemeyen unsurların ahenkle idâresini ona ilham etmiştir. Şu halde içimizdeki ebediyet arzusuyla hayata tutunma isteğini nasıl dengeleyeceğiz? Şefkat ve merhametle hamiyetperverliği nasıl telif edeceğiz? Fert ve millet olarak bizi biz yapan değerlerimizi nasıl ve ne ölçüde besleyebiliriz?
Çanakkale Destanı’nın konuşulduğu bir ayda bu sorular etrafında dolaşıyorum. Düşünüyorum ki, o mahşeri yaşayanlar da sizin bizim gibi insanlardı. Geride sevdiklerini bırakıp cepheye koşan gencecik fidanlardı. O günler ki, bir millet ölüm kalım mücadelesi verdi. Yok olmanın eşiğinden hayata yeniden tutundu...
Şimdi kitaplarda okuduğumuz bu sahnelerin nasıl oluştuğunu, hangi saiklerin insanları akın akın cepheye koşturduğunu makul ve anlaşılır sebeplerle izah etmemiz gerekir diyorsak. O aziz hatıraları büyükten küçüğe, bu günden yarınlara aktarmamız gerektiğine inanıyorsak hadiselerin maddî boyutuna yön verdiği açıkça belli olan manevi sebepler üzerinde düşünüp konuşmamız gerekiyor. Çünkü ortada bu günkü kuşaklara açıklanması gereken bir durum var. O günün en son teknolojisiyle donatılmış ordulara karşı, inancından başka pek az imkanlara sahip bir milletin galibiyeti var.
İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim yetişiyor imdadımıza. O bize fertleri ve toplumları zor zamanda ayakta tutan değerleri öğretiyor. Aslında iki cihanda muzafferiyetin anahtarını veriyor. Kardeşlik, fedakarlık, affedicilik ve merhamet damarlarının beslenmesi kadar, şecaatin de canlı olmasını işaret ediyor: Onun gül kokulu ayetlerinden Peygamberimiz'in uygulamalarına çıkan bir yol buluyoruz.
Tevbe sûresinde şöyle buyrulur: “Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu (söz) Allah’ın üzerine bir borçtur. (Allah) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da (mü’minlere böyle söz vermiştir.) Kim Allah’tan daha çok sözünde durabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alış verişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük kazançtır.
(Bu alış verişi yapanlar): tevbe eden, ibadet eden, hamd eden, seyahat eden, rüku eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten men eden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını koruyan, (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü’minleri müjdele.” (Tevbe 9/111-112)
“Kim daha yararlı iş işleyecek diye denemek üzere ölümü ve hayatı yarattığı” (Bkz, Mülk 67/2) beyânıyla ölümle hayat arasındaki esrârengiz yakınlığa dikkat çeken Rabbimiz, konumuzu teşkil eden âyetlerde buna farklı bir ufuk açıyor; can ve malda insanın kendisine mâl ettiği sahiplik duygusunu yeniden değerlendirmesini istiyor. Satma ve satın alma gibi beşerî ilişkilerle misallendirerek, bu iki metaın gerçek değerini nasıl, nerede bulacağını duyuruyor.
Rûhu’l-Beyân’da belirtildiğine göre; Akabe biatına katılan Medine’li mü’minler Rasûlullah (s. a. v)’e “Rabbin ve kendin için dilediğin şartı koş” dediler.
Efendimiz de; “Rabbim için O’na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi ortak koşmamanızı, kendim için de canlarınızı ve mallarınızı koruyup savunduğunuz gibi beni de koruyup savunmanızı şart koşuyorum” buyurdu. Bunun karşılığında bize ne var, diyen Abdullah bin Revaha’ya “cennet” cevabını verdi.
Oradakiler; bu ne karlı alış veriş diye sevinçlerini ızhar ettiler ve bu anlaşmayı ne fesh ederiz, ne de bozarız dediler. Bunun üzerine açıklamakta olduğumuz âyet-i kerime nâzil oldu.
Burada mal ve canın “cennet karşılığında” değil de, “cennet kendilerinin olmak üzere” satın alınacağının buyrulması, verilecek mükafatın mutlaka va’dedilenlere ulaşacağını belirtmek içindir. Nitekim tefsirde belirtildiği üzere; ayette bahsedilen alış verişte hakiki manada alıcı ve verici yoktur. Çünkü nefisleri ve malları yaratan Allah Teâlâ’dır ve bunların evvelde, ahirde sahibi O’dur. Belki bunlarda insana geçici bir tasarruf hakkı vermiştir, hepsi bu kadar. O, kulların bu hakkı kendi hür iradeleriyle rızası uğruna kullanmalarını murad etmektedir.
Elmalılı Hamdi merhumun belirttiğine göre, Allah Teâlâ bu temsîlî akdin şerefini kullarına bahşetmiş ve ayetteki teşviki, zengin bir velînin velâyeti altındaki fakir sabîye sermaye temin ederek onu ticarete sevk etmesine benzetmiştir. Öyle merhametli bir veli düşünün ki, sabîye sermaye verip aldırdığı metaı, kat kat fazlasını vererek münhasıran kendisi satın alıyor.
Mü’minler o erlerdir ki; mallarını ve canlarını Allah uğrunda ortaya koyarlar. Mukaddesâtın muhafazası söz konusu olduğunda bunları feda etmekten çekinmezler. Savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Eşya içinde kendinden değerlisi tasavvur edilemeyen ve gözden çıkarıldığında geri dönüşü olmayan canı Allah uğruna vermekte tereddüt etmezler ki, işte onlara “müjdeler olsun” buyruluyor. Bu tebşîrâtın Kur’ân-ı Kerim’den önce Tevrat ve İncil’de var olduğu teyit ediliyor.
Müjdeler olsun onlara ki, aynı zamanda tevbe ve ibadet ederler, hamd edicidirler. Hâdiseleri ibret nazarıyla izlemek niyetiyle veya Allah’ın dinini tebliğ etmek üzere seyahata çıkarlar yahut oruç tutarlar. İyiliği teşvik edip, kötülükten sakındırırlar. Allah’ın koyduğu sınırların muhafazasında titizdirler. Çünkü onlar nefse ağır gelen ibadet ve taati sahiplenerek belli bir olgunluğa ermişlerdir. Mal ve canın hakikatte kime ait olduğunu idrak etmişlerdir. Demek ki ancak o şuura erişenlere, bunları Allah yolunda feda etmek giran gelmiyor. Aksi durum ise, kişiyi âriyeten kendisine verilen emanetleri kaybetme endişesine sevk ediyor. Bu da normal insanda bulunması gereken duyguları kaybettiriyor. Korkaklık ve hasislik gibi illetlerin zuhûruna sebep oluyor.
İmkan olsa da, İslâmî umdelerin hakikatini dünyaya duyurabilsek. İnsanlar gerçekleri ön yargılarından sıyrılarak dinlese. O zaman anlaşılacak ki, milletlerin var olma ve mevcudiyetini koruma refleksleri adına geliştirip uyguladıkları savunma stratejilerinin en masumu Müslümanlara aittir. Bir daha görülecek ki, adının anılmasından korkulan cihad, temelde inancı ve vatanı uğruna malını, canını ortaya koymaya dayanır. Çünkü İslam’ın vatanı ve dini muhafaza için yola çıkan insanı sıkı sıkıya bağlayan kuralları var. Efendimiz’in dünyayı Müslümanlara dar etmeye çalışan müşriklere karşı gönderdiği yiğitlere açıkça tembihatı var. O, küçük cihad olarak tarif ettiği can pazarına çıkan her mü’mine duygularını, aklı ve imanıyla kontrol etmesini emrediyor.
Konumuzu teşkil eden âyetlerin, Allah’ın kendileriyle akitleştiği kâmil mü’minleri tarif ettiğini söyleyebiliriz.
OKU - DÜŞÜN
Kur’ân-ı Kerim insana değerini bilme fırsatı veriyor. Buna göre hayatına çeki düzen verme imkanı tanıyor. Yüce Kitap’tan her gün okumayı itiyat edindiğim kadarını tilavet ederken şu âyet-i kerimeye gelince, onu ilk defa okurcasına heyecanlandım:
Baktım ki, Rabbimiz “Allah, iman edenleri savunur,” (Hac 22/38) buyuruyor. Bunu okuyunca gizli bir güç sanki bana “Dur!” dedi. Dur ve düşün!.. İstikametin doğruysa, O’nun rızası dairesince yaşıyorsan, Allah yaptıklarında seni savunur. Olabilecek küçük hatalarını âdetâ tashih ederek sana yardım eder…
İnsanlar, mevki ve güç sahibi bir fânînin “Yürü, ben arkandayım” demesine itimat edip, bundan cesaret bulurlar. Halbuki mü’minlere “sizi ben müdafaa ederim” buyuran Allah Teâlâ’dır.
O’nun himayesini hissetmek istiyorsan, mü’min sıfatını hak etmeye bakmalısın.
CEBRÂİL جبرائيل İlâhî emirleri meleklere ve peygamberlere ulaştıran vahiy meleği.
Müellif: YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, ZEKİ ÜNAL Yahudi ve hıristiyan kaynaklarında Gabriel şeklinde geçer. “Güçlü insan” anlamındaki geber ile “Tanrı” mânasındaki el kelimelerinden oluşan Gabriel’in Keldânî veya Süryânî menşeli olduğu kabul edilir. Kelime Yunanca ve Latince’ye de aynı şekilde geçmiştir.
Cebrâil Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta büyük meleklerden olup Kitâb-ı Mukaddes’te ismi geçen üç melekten biridir. Adından ilk defa Daniel kitabında (8/15-26, 9/21-27) söz edilir. Ahd-i Atîk’te ve apokriflerde verilen bilgilere göre Cebrâil altı melekle birlikte Tanrı’nın huzurunda sol tarafta durur, azîzlerin duasını O’na iletir, cennete nezaret eder; birinci semanın hâkimidir; en önemli şefaatçidir. Kötüleri yok eder, şeytanları ateş fırınına atar ve tabii güçleri yönetir (Tobit, 12/15; Enoch, 9/1, 9-10, 20/7, 40/1-9, 54/6; Hezekiel, 9/3, 10/2). Yahudilik’te Cebrâil, Tanrı’nın buyruklarını yaratıklara bildirip elçilik görevi yapan bir melektir, aynı zamanda adalet ilkesidir. Hz. Yûsuf’u kardeşlerine götürmüş, Hz. Ya‘kub’la güreş tutmuş, Mîkâil ile birlikte Hz. Mûsâ’nın defnedilişine katılmıştır (IDB, II, 333; Davidson, s. 119).
Ahd-i Cedîd’de ise Cebrâil’den iki defa söz edilir. Bunlardan birinde Hz. Zekeriyyâ’ya görünerek ona “Tanrı’nın önünde duran Cebrâil” olduğunu söylediği ve Hz. Yahyâ’nın doğacağını haber verdiği, diğerinde Hz. Meryem’e görünerek ona Hz. Îsâ’yı müjdelediği anlatılır (Luka, 1/11-20, 26-38). Hıristiyanlığa göre de Cebrâil, peygamberlere insan şeklinde görünerek Tanrı’dan vahiy getiren büyük bir melektir (Ahmed Abdülvehhâb, s. 38-48).
İslâm dininde Cebrâil Hz. Peygamber’e ilâhî emirleri bildiren vahiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir. Arapça’da vahiy meleği değişik kelimelerle ifade edilmekle birlikte en meşhurları Cebrâîl, Cebreîl, Cebrîl, Cibrîn ve Cibrîl’dir. Müslüman dilcilerin çoğu, muhtemelen hadis mecmualarındaki bazı rivayetlere (Müsned, V, 15-16; Buhârî, “Tefsîr”, 2/6, 16/1) dayanarak Cebrâil’in, “Allah’ın kulu” anlamına gelen İbrânîce asıllı bir kelime olduğunu kabul ederken bazıları da “Allah’ın gücü” demek olan Arapça ceberûtullah tamlamasından geldiğini ileri sürmüşlerdir. Cebrâil’in “kuvvet” mânasına gelen cebr ile alâkası dikkate alınarak bu anlamı da kapsadığı düşünülebilir.
Cebrâil Kur’ân-ı Kerîm’de Cibrîl, Rûhulkudüs, Rûhulemîn, Rûh ve Resul şeklinde beş değişik isimle ifade edilir. İlgili âyetlerde belirtildiğine göre Cebrâil karşı konulamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir; “arşın sahibi” nezdinde çok itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir (en-Necm 53/5-6; et-Tekvîr 81/19-21). Hz. Meryem’e normal bir insan şeklinde görünerek rabbinin elçisi olduğunu ve ona temiz bir erkek çocuğu bağışlamak için geldiğini söylemiş (Meryem 19/17-19), Hz. Îsâ doğduktan sonra Allah’ın emriyle ona destek olmuş, Hz. Peygamber’e Kur’ân-ı Kerîm’i vahyedip öğretmiştir. Hz. Peygamber onu bir kere “açık ufuk”ta, bir kere de “sidretü’l-müntehâ”da aslî hüviyetiyle görmüştür. İnkârcılara karşı Hz. Peygamber’in dostu, müminlerin destekleyicisidir. Kadir gecesinde meleklerle birlikte yeryüzüne iner, âhirette insanlar hesaba çekilirken mahşerde saf saf dizilen meleklerin yanında bulunur (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, s. 163, 326).
Cebrâil hadislerde Hz. Peygamber’e vahiy getiren, Kur’an’ı öğreten ve değişik konularda hükümler bildiren, Resûl-i Ekrem’e, hatta bazan ashaba insan şeklinde görünen bir melek olarak sık sık anılır. İlgili hadislere göre Cebrâil dünyada ve âhirette Allah ile kulları arasında elçidir; hem meleklere hem peygamberlere ilâhî emirleri tebliğ eder, bu sebeple de Allah’la vasıtasız konuşur (Müsned, II, 267; III, 230; Buhârî, “Tevḥîd”, 33). İlk defa Hira dağında, bütün ufku kaplamış ve bir taht üzerinde oturmuş halde Hz. Peygamber’e gelip aslî sûretinde görünmüş, onu kuvvetle sıkarak okumasını istemiş, böylece ilk vahyi getirmiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 1, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7; Müslim, “Îmân”, 257, 258). Mi‘racdan önce Hz. Peygamber’in kalbini “hikmet”le doldurmuş, bu sayede Peygamber’in cismi ruh gibi hafiflemiş ve bu mûcizevî yolculukta ona aslî sûretinde ikinci defa görünmüş, melekût âlemi hakkında bilgiler vermiştir (Müsned, I, 257; Buhârî, “Ṣalât”, 1; “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6).
Hadislerde Cebrâil’in zaman zaman güzel bir insan şeklinde, birkaç defa da Dihye b. Halîfe adlı sahâbînin sûretinde Hz. Peygamber’e gelerek onu abdest, namaz, kurban, hac gibi ibadetlerin mahiyeti ve uygulama şekilleri hakkında eğittiği, itikadî, fıkhî ve ahlâkî konularda açıklamalarda bulunduğu, ashaptan bazılarının da bunların bir kısmına şahit olduğu rivayet edilir (Müsned, II, 325; IV, 129, 161; Müslim, “Mesâcid”, 166, 167). Hatta Medine’de Hz. Peygamber’in huzurunda otururken görüldüğü yer, daha sonra “makam-ı Cibrîl” diye anılmıştır. Cebrâil özellikle ramazan aylarında her gece Resûlullah’a gelerek nâzil olan âyetleri baştan sona kadar onun ağzından dinlerdi. Hz. Peygamber’in vefat ettiği yıl bu işi iki defa tekrarlamıştır (Müsned, I, 288, 325; Buhârî, “Ṣavm”, 7). Yine hadislerde belirtildiğine göre Cebrâil, yahudilerin sorularına cevap vermede, inkârcılara karşı gerçek bir peygamber olduğunu ispatlamak için mûcizeler göstermede Hz. Peygamber’e yardımcı olmuş (Müsned, III, 108, 113), insan şekline girip müslümanlarla birlikte bazı savaşlara katılmış, kâfirleri hicveden şair Hassân b. Sâbit’e şiirlerinde ilham vermiştir (Müsned, IV, 286; VI, 56; Buhârî, “Meġāzî”, 17; Müslim, “Feżâʾil”, 46, 47). Hz. Peygamber, Cebrâil’in Allah nezdindeki üstün mertebesini dikkate alarak dualarında “Cibrîl’in rabbi” ifadesini kullanmış ve bir anlamda onunla tevessülde bulunmuştur (Müsned, VI, 61, 156; Nesâî, “Sehv”, 88). İslâmî gelenekte Cebrâil’in adı anılınca ona salâtüselâm getirmek dinî terbiyenin bir gereği sayılmıştır.
Tefsir, hadis şerhi, siyer, tasavvuf, tarih, kelâm, felsefe kitapları vb. İslâmî kaynaklarda Cebrâil’in isimleri, nitelikleri, görevleri, insan şeklinde görünüşü ve üstünlüğü gibi konularda geniş bir literatür oluşmuştur. Bu kaynaklarda Cebrâil Kur’ân-ı Kerîm’deki isimleri yanında Rûhullah, Hâdimullah, er-Rûhu’l-a‘zam, el-Aklü’l-ekrem, en-Nâmûsü’l-ekber, el-Aklü’l-fa‘‘âl, Vâhibü’s-suver, Hâzinü’l-kuds, Tâvûsü’l-melâike” gibi unvanlarla da anılır. Aynı kaynaklarda ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’deki isimlerinin mânaları açıklanmıştır. Buna göre o, karşısında durulmayacak üstün güce ve zaruri bilgilere sahip olduğu için Cibrîl, saygı duyulması gereken üstün bir mevkide bulunduğu veya dinî hayatın gerçekleşmesinde önemli rol oynadığı yahut latif olduğu için Rûh, ilâhî buyrukları tahrif etmeden Hz. Peygamber’e ulaştırdığı için Rûhulemîn, insanların mânevî açıdan temizlenmesini sağlayan vahyi getirdiği veya hiç günah işlemeyen tertemiz bir kul olduğu için Rûhulkudüs diye nitelendirilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, s. 411; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 166; Âlûsî, I, 317; Elmalılı, I, 432).
İslâmî kaynaklara göre Cebrâil, arşı taşıyan ve “mukarrebîn” adı verilen meleklerdendir. Emrinde arşın çevresinde bulunan meleklerden bir ordu vardır. Mükemmel bilgilere ve tasavvur edilemeyecek derecede üstün güce sahiptir. Nurdan yaratılmış olup görünüşü son derece güzeldir. Mânevî bir varlık olmasına rağmen Cebrâil’i cismanî varlık şeklinde tasvir eden bir kült oluşmuştur. Buna göre onun yüzü beyaz, saçı mercan gibidir. İnci ve yâkutlarla süslenmiş olan yeşil renkli 600 kanadı vardır. Her bir kanadı arasındaki mesafe doğu ile batı arasındaki mesafe kadardır. Başında beyaz sarık vardır. Bedir Gazvesi’ne sarı renkli bir sarıkla katıldığı görülmüştür. Makamı yedinci kat gökteki sidretü’l-müntehâdır. Allah nezdinde üstün makam sahibi olmasına rağmen O’nu göremez. En son ölecek ve âhirette ilk dirilecek varlıklardandır. Son derece süratli hareket eder. Hz. Muhammed dışında hiçbir peygamber onu aslî şekliyle görmemiştir. Resûlullah’a peygamberliği süresince 26.000 defa vahiy getirmiştir. İslâmî kaynaklarda Cebrâil’in eski peygamberler ve kavimleriyle ilgisine dair bilgiler de vardır. Buna göre Cebrâil Hz. Âdem’e harfleri ve ziraatçılığı öğretip onu Mekke’ye götürmüş, Hz. Nûh’a gemi yapımında yardımcı olmuş, Lût kavmiyle diğer isyankâr ümmetleri çeşitli felâketlere uğratmış, Hz. İbrâhim’i ateşten korumuş, Hz. Mûsâ’ya Mısırlı sihirbazlar karşısında yardım etmiştir. Aynı kaynaklarda Cebrâil’in, kıyamette amellerin tartılmasına nezaret edip Allah ile yaratıkları arasında elçilik görevini sürdüreceği söylenir. Müslüman müelliflerin verdiği bu bilgilerin bir kısmının Hz. Peygamber’e isnat edilen, ancak muteber hadis mecmualarında yer almayan rivayetlere, bir kısmının ise İsrâiliyat’a dayandığı kabul edilmektedir.
Cebrâil’in mahiyeti ve sahip olduğu niteliklerin yorumuyla ilgili spekülasyonlar tam bir skolastik görünüm arzetmektedir. Meselâ kelâmcılar başta olmak üzere birçok İslâm bilgini, Cebrâil’in Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’le (İbnü’l-Cevzî, IV, 127) Hz. Meryem’e normal insan şeklinde, pek çok hadiste de (Reşîd Rızâ, IX, 163) Hz. Peygamber’e ashaptan Dihye b. Halîfe veya tanınmayan güzel bir “A‘râbî” sûretinde görünmesini (temessül) dikkate alarak onun çeşitli şekillere girebilen ve peygamberler dışındaki insanlarca da görülebilen “latif cisim” türünde bir varlık olduğunu kabul etmişlerdir. Bununla birlikte onun, “yerle göğün arasını dolduracak kadar büyük olan 600 kanatlı bünyesi”nin nasıl olup da bir insan bedeni halini alacak kadar küçülebildiği konusu izaha muhtaç görülmüştür. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Cebrâil’in insan şekline bürünmesi anında insan bünyesinden fazla olan kısımlarının Allah tarafından yok edilip sonra tekrar iade edildiği veya Cebrâil’in aslî bünyesinde bir değişiklik olmayıp sadece onu görenlerin gözünde insana benzer bir varlığın canlandığı görüşündedir. Çünkü Cebrâil farklı şekle girmekle kendine has meleklik vasfı değişmez (bk. Süyûtî, Şerhu Süneni’n-Nesâʾî, II, 148). Fahreddin er-Râzî’ye göre, eğer Cebrâil cismanî bir varlık ise cüzlerinin az bir kısmının aslî, büyük bir kısmının fazlalık olduğu ve insan şekline girdiği sırada bu fazlalığın Allah tarafından yok edildiği düşünülebilir; eğer tamamen ruhanî bir varlık ise çok farklı şekillere girebilmesi aklen imkânsız değildir (Mefâtîhu’l-gayb, XXI, 197). İzzeddin b. Abdüsselâm da Fahreddin er-Râzî’nin ikinci yorumuna katılır. Aynî ise Cebrâil’in aslî varlığının temessül anında bir değişikliğe uğramadığını, ancak onun ruhunun geçici olarak insan bedenine girdiğini ileri sürmüştür (ʿUmdetü’l-kārî, I, 51).
Selef âlimlerinden Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ temessülü, Cebrâil’in insanların gözüne hayalî bir varlık gösterme gücüne sahip olması ile açıklamış (el-Muʿtemed fî usûli’d-dîn, s. 175); İbn Kayyim el-Cevziyye, Cebrâil’in temessül sırasında aslî varlığı ile göklerin üstündeki makamında bulunduğu halde yeryüzünde Hz. Peygamber’e bir insan şeklinde görünebileceğini düşünmüştür (er-Rûh, s. 101-102). Selefî temayülü ile tanınan Süyûtî, Aynî’nin görüşünü sûfîlere ait “ruhların tecessüdü” nazariyesiyle birleştirerek kabul eder. Buna göre Cebrâil’in ruhu aslî bünyesini terketmeden aynı anda ikinci bir bedene girerek insanlara temessül edebilir (el-Habâʾik fî ahbâri’l-melâʾik, s. 262-263). Kirmânî, temessülün keyfiyetini sadece Allah’ın bildiğini belirtmekle yetinirken çağdaş âlimlerden M. Reşîd Rızâ, modern fen bilimlerinin verileri sayesinde Cebrâil’in temessülü gibi metafizik olayların aklî izahının kolaylaştığı görüşündedir. Ona göre gazların sıvı veya katı cisimlere dönüşmesi ve bunun tersi olan değişim, Cebrâil’in farklı şekillere girebileceğini gösterir (Tefsîrü’l-Menâr, I, 220). Buna karşılık Fazlurrahman, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’in vahiy sırasında herhangi bir şahsı gördüğünden söz edilmediğini, aksine Cebrâil’in vahyi Peygamber’in kalbine indirdiğinin (el-Bakara 2/97) ifade edildiğini, buna göre Cebrâil’in temessülüne ilişkin hadislerin, vahyin objektifliğini korumak amacıyla Ehl-i sünnet âlimlerince uydurulduğunu ileri sürerek Cebrâil’in dış varlığı bulunduğu görüşünü reddetmiştir (İslâm, s. 17-19, 43).
Sûfîlere göre Cebrâil, yedinci feleğin hayyiz*inde olan semavî ve arzî sûretlerden dilediğiyle temessül edip görünebilir. Ancak değişik şekillerde görünmesinde asla hulûl* düşünülmemelidir. Zira hulûl “vücûdî” olan iki şey arasında gerçekleşir; halbuki Cebrâil temessül ettiğinde insanlara görünen şekil onun varlığından ayrı olarak mevcut değildir. Dihye şeklinde görünmesi “sûret-i vücûdiyye” değil bir “sûret-i misâliyye”dir (Abdullah Bosnevî, vr. 1a-3b). İsmail Fennî Ertuğrul’un, tasavvuftaki “nûr-i Muhammedî” veya “hakîkat-i Muhammediyye” telakkisine dayanan ve kısmen Fazlurrahman’ın görüşünü hatırlatan açıklamasına göre Cebrâil Hz. Muhammed’in hakikati olan “rûh-i a‘zam”ın temessülünden başka birşey değildir. Şu halde vahiy Hz. Peygamber’e kendi ruhaniyetinden gelmiştir. Ona çeşitli şekillerde görünmesi “sûret-i melekiyye” değil “suver-i hayâliyye” tarzında olmuştur (Hakikat Nurları, s. 468). Şüphesiz bu aşırı te’vilin naslarla bağdaşması mümkün değildir. Hatta iman esaslarından sayılan meleklerin gerçek varlıklar olduğu ilkesine ters düştüğünden sakıncalı bir anlayıştır.
İslâm filozoflarından Fârâbî ve İbn Sînâ, Cebrâil’in, kozmik akıllar dizisinin onuncusu olan ve kuvve halindeki insan aklının fiil haline gelerek bilgi üretmesini sağlayan faal akıl olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre kemal mertebesinde bulunan peygamberin “kuvve-i mütehayyile”si, uyanıklık halinde bile faal akıl ile ittisâl* kurarak ondan aldığı sûretleri duyular âlemindeki örneklerle açıklar (İbn Sînâ, s. 339; Ca‘fer Âl-i Yâsîn, s. 208). Bazan “Vâhibü’s-suver” ve “Rûhulkudüs” de denilen faal akıl, asla maddî olmayan mufârık sûretlerden ibarettir. Fahreddin er-Râzî ve İbn Teymiyye gibi bazı bilginler, filozofların aslında Cebrâil’in hariçte bir varlığı bulunduğuna inanmadıklarını ileri sürmüşlerdir (bk. el-Metâlibü’l-âliye, VIII, 133, 135; Derʾü teʿâruzi’l-ʿakl ve’n-nakl, X, 217).
Kaynaklarda Cebrâil ile ilgili tartışmalardan biri de onun tafdîli konusudur. Fahreddin er-Râzî ile Zemahşerî gibi bazı Sünnî ve Mu‘tezilî âlimlerin, Cebrâil’in Hz. Peygamber de dahil olmak üzere bütün yaratıkların en üstünü olduğunu kabul etmelerine karşılık İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Cebrâil bütün meleklerden ve peygamberler dışındaki insanlardan üstündür (Fahreddin er-Râzî, II, 226-227; Âlûsî, I, 334; XXX, 60).
İslâm âlimleri arasında Cebrâil konusundaki bu tartışmalar daha çok onun mahiyeti, temessülünün keyfiyeti ve reel varlığının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır ki esasen bu hususlarda akıl yürüterek kesin bir sonuca varmak mümkün görünmemektedir. Zira Cebrâil gayb âlemine ait varlıklardan biri olduğundan onun mahiyeti ve nitelikleri konusu aklın sınırları ötesinde kalmaktadır. Bununla birlikte Cebrâil’in cismanî değil ruhanî bir varlık olduğunu kabul edenlerin görüşü daha ağır basmaktadır. Zira onu cisim kabul edenler, daha çok dış dünyada gerçekliği bulunan her şeyi duyular âlemindeki varlıklara kıyas etmişlerdir ki bunun yanlışlığı açıktır.
Fazlurrahman’ın, Cebrâil’in insan şekline girerek Hz. Peygamber’e geldiğine dair hadislerin Ehl-i sünnet âlimlerince uydurulmuş olduğu yolundaki iddiası ilmî dayanaklardan yoksundur. Zira söz konusu hadislerden başka Kur’ân-ı Kerîm’de de Cebrâil’in insan şeklinde Hz. Lût’a, Hz. İbrâhim’e ve Hz. Meryem’e göründüğü açıkça bildirilmiştir (Hûd 11/69, 77; el-Hicr 15/51, 68; Meryem 19/17). Bazı âyetlerde Cebrâil’in vahyi Hz. Peygamber’in kalbine indirdiğinin belirtilmesi temessülün reddi için delil teşkil etmez. Ayrıca eğer peygamber meleklerden seçilseydi onun da ancak insan şeklinde gönderileceğini belirten âyet de (el-En‘âm 6/9) Cebrâil’in temessülünün mümkün olduğunu göstermektedir. Cebrâil’in mahiyetiyle ilgili hadislerin tamamını İsrâiliyat cinsinden kabul etmek de imkânsızdır. Zira meselâ Cebrâil’in kanatlı olduğuna dair rivayetler, Kur’ân-ı Kerîm’de melek hakkında verilen bilgilere uymaktadır (Fâtır 35/1). Kaldı ki temessülle ilgili hadisler, değişik sahâbîler tarafından rivayet edilmek suretiyle neredeyse tevâtür derecesine ulaşmıştır.
Filozofların ve bazı sûfîlerin Cebrâil’i peygamberin zihnî tasavvurlarının sembolik bir ifadesi gibi gösteren yorumları da âyet ve hadislerin açık ifadelerine uymamaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, bir yerde Hz. Peygamber’in Cebrâil’i apaçık bir ufukta, başka bir yerde de onu sidretü’l-müntehâda kesin olarak gördüğü ve gözünün gördüğünü gönlünün yalanlamadığı açıkça bildirildikten sonra bu konuda Hz. Peygamber’le tartışılmasını yasaklayıcı bir üslûp kullanılmaktadır. İslâm filozoflarının Cebrâil’i faal akıl olarak kabul etmeleri ise tamamen Aristocu ve Yeni Eflâtuncu felsefelerin bir sonucu olup ilmî ve dinî bir değer taşımayan kozmik akıllar nazariyesine dayanmaktadır.
J. Pedersen gibi bazı müsteşriklerin, Hz. Peygamber’in Cebrâil hakkındaki bilgileri yahudilerden aldığına ilişkin iddiaları ciddiyetten uzaktır. Zira Hz. Mûsâ’ya gelen Cebrâil’in Hz. Muhammed’e de gelebileceğini kabul etmemek ancak dinî taassupla izah edilebilir.
Cebrâil hakkında yazılmış müstakil risâleler mevcuttur. Sühreverdî el-Maktûl’ün Risâle-i Per-i Cibrîl’i (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 4821), Muhammed b. Yûsuf el-Kirmânî’nin Şerhu hadîsi süâli Cibrîl’i (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 1181), Fusûsü’l-hikem şârihi Abdullah Bosnevî’nin Türkçe olarak kaleme aldığı Risâle fî temessüli Cibrîl’i (Süleymaniye Ktp., Nâfiz Paşa, nr. 509; Cârullah Efendi, nr. 2129) ve Ahmed Muhyiddin Gülşenî’nin Şerhu hadîsi Cibrîl’i (Dârü’l-kütübi’l-kavmiyye, Hidiviyye, nr. 7128) bunlardan bazılarıdır.
Vasiyet Hakkında Resulullah (sa) buyurdular ki: "Hakkında vasiyet edebileceği bir malı bulunan Müslüman kimsenin, vasiyeti yanında yazılı olmaksızın iki gece geçirmeye hakkı yoktur." Ravi: İbnu Ömer Kaynak: Buhari, Vesaya 1; Müslim, Vasiyyet 4, (1627); Muvatta, Vasiyyet 1, (2, 761); Ebu Davud, Vesaya 1, (2
Ölen, mal bırakmışsa ebeveyn ve akrabalarına vasiyette bulunsun... (Bakara 180) ayeti hakkında demiştir ki: "Miras ayeti neshedinceye kadar vasiyet bu şekilde vacib idi." Ravi: İbnu Abbas Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 5, (2869)
Resulullah (sa)'a: "Hangi sadaka efdaldir?" diye sorulmuştu: "Sağlıklı ve fakirlikten korkup, zenginliğe ümit bağladığın, mala karşı cimri olduğun halde tasadduk etmen! Bu şekilde tasadduku, can boğazına gelip de falana şu kadar, feşmekana bu kadar diyeceğin zamana kadar devam ettir. O sırada (yaptığın tasaddukun sana bir faydası yoktur, çünkü malın, artık) zaten birilerinin olmuştur." Ravi: Ebu Hureyre Kaynak: Buhari, Vesaya 7, Zekat 11; Müslim, Zekat 92, (1032); Ebu Davud, Vesaya 3, (2865); Nesai, Vesaya 1,
Resulullah (sa) Veda Haccı senesinde, bende şiddet peyda eden bir ağrı sebebiyle yatmakta olduğum hastalığım için bana geçmiş olsun ziyaretine geldi. "Ey Allah'ın Resulü" dedim, "gördüğünüz gibi ağrım çok şiddetlendi. Ben mal mülk sahibi bir kimseyim. Bana varis olacak tek kızımdan başka kimsem yok. Malımın üçte ikisini tasadduk etmek istiyorum!" dedim. Hemen "Hayır, olmaz!" buyurdular. "Yarısı?" dedim. Yine "olmaz!" buyurdular. "Üçte biri?" dedim. "Üçte birini mi? Üçte bir de çok. Senin varislerini zenginler olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakirler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen aziz ve celil olan Allah'ın rızasını arayarak her ne harcarsan -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa- mutlaka onun sebebiyle mükafaatlanacaksın" buyurdular. Ben: "Ey Allah'ın Resulü" dedim. "Ben arkadaşlarımdan sonra burada kalacak mıyım?" dedim. "Eğer geri kalır, kendisiyle Allah'ın rızasını düşündüğün bir amel yapacak olursan bu ameller sebebiyle mutlaka derecen artacak, merteben yükselecektir. Şunu da söyleyeyim. Sen daha yaşayacaksın. Öyle ki Allah seninle bir kısım kavimlere hayır ulaştıracak, diğer bir kısımlarına da şer" buyurdular. Resulullah (sa) sonra şöyle dua ettiler: "Allahım! Ashabımın hicretini tamama erdir. Onları gerisin geri (başarısızlıkla) çevirme!" Ve sözlerini [Hicret evi olan] Mekke'de ölmüş olan Sa'd İbnu Havle hakkında sarfettikleri "Lakin zavallı, Sa'd İbnu Havle'dir!" mersiyesiyle tamamladılar. Ravi: Sa'd İbnu Ebi Vakkas Kaynak: Buhari, Cenaiz 37, Vasaya 2, 3, Fezai-lu'l-Ashab 49, Megazi 77, Nafakat 1, Marza 13, 16, 43, Feraiz
Resulullah (sa) devesinin üzerinde hitabede bulundu. Ben devenin boynunun altında idim. Deve durmadan geviş getiriyor, hayvanın salyası omuzlarımın arasında akıyordu. İşte bu esnada Aleyhissalatu vesselam'ın şu sözünü işittim: "Allah Teala hazretleri her hak sahibine hakkını verdi. Bu sebeple varislerden biri lehine vasiyet yoktur." Ravi: Amr İbnu Hatice Kaynak: Tirmizi, Vesaya 5, (2122); Nesai, Vesaya 5, (6, 247)
İbnu Ebi Evfa (ra)'ya: "Resulullah vasiyette bulundu mu?" diye sordum. "Hayır" dedi. Ben tekrar: "Öyleyse, kendi vasiyette bulunmaksızın halka nasıl vasiyeti farz kılar veya emreder?" dedim. "Kitabullah'ı vasiyet etti!" diye cevap verdi. Ravi: Talha İbnu Musarrıf Kaynak: Buhari, Vesaya 1, Megazi 83, Fezailu'l-Kur'an 18; Müslim, Vasiyet 16, (1634); Tirmizi, Vesaya 4, (21
Hz. Aişe (ra)'nin yanında, Hz. Ali'nin Resulullah (sa)'ın vasisi olduğunu söylemişlerdi: "Resulullah ona ne zaman vasiyette bulundu? Öleceği sırada o benim göğsüme yaslanmış vaziyette idi, bir leğen getirtti. Kucağımda bükülmüştü, öldüğünü bile hissetmedim. Öyleyse ona ne zaman vasiyet etti" diye itiraz etti. Ravi: Esved İbnu Yezid Kaynak: Buhari, Vesaya 1, Megazi 83; Müslim, Vasiyyet 19, (1636); Nesai, Vesaya 2,(6,240)
As İbnu Vail es Sehmi [kendi adına] yüz kölenin azad edilmesini vasiyet etti. Oğlu Hişam, ona bedel, elli tanesini azad etti. Oğlu Amr da ona bedel geri kalan elliyi azad etmek istedi ve: "Hele Resulullah (sa)'a bir sorayım!" dedi, ona gelip: "Ey Allah'ın Resulü! Babam, kendi adına, yüz köle azad edilmesini vasiyet etmişti. Hişam onun adına elli köle azat etti! Benim üzerime de elli tanesi kaldı. Onun adına ben azad edebilir miyim?" dedim. Aleyhlesalatu vesselam, bana: "Eğer o Müslüman idiyse, ona bedel azad etseniz veya ona bedel sadaka verseniz veya ona bedel hacc yapıverseniz bu ona ulaşırdı" buyurdular. Ravi: Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 16, (2883)
Resulullah (sa) buyurdular ki: "Ey Ebu Zerr! Ben seni zayıf bir kimse görüyorum. Ben kendim için sevdiğimi senin için de aynen severim. Öyleyse iki kişi üzerine emir olmayasın, yetim malına da velilik yapmayasın." Ravi: Ebu Zerr Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 4, (2868); Nesai, Vesaya 10, (6, 255)
Bir adam Aleyhissalatu uesselam'a gelerek: "Ben fakirim, hiçbir şeyim yok, üstelik bir de yetimim var!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Yetimin malından ye! Ancak bunu yaparken ne israfa kaç, ne aceleci ol, ne de kendine mal et" buyurdular. Ravi: Amr İbn Şuayb an ebihi an ceddihi Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 8, (2872); Nesai, Vesaya 11, (6, 256)
Resulullah (sa)'dan iki şey öğrendim: "İhtilamdan sonra yetimlik kalmaz, geceye kadar gün boyu sessiz durmak yoktur." Ravi: Ali Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 9, (2873)
Doğruluk gerceklerden daha onemlidir.
YanıtlaSilDoğrudan ayrilma hak dogrunundur
Cevap cok uzun olduğu zaman doğru gizli kalir
YanıtlaSilZULÜM
(الظلم)
Ahlâk, siyaset, hukuk ve kelâm ilminde kullanılan geniş kapsamlı bir terim.
Sözlükte “bir şeyi ona ait olmayan yere koymak” anlamındaki zulüm (zulm) din, ahlâk, hukuk gibi alanlarda terim olarak “belirlenmiş sınırları çiğneme, haktan bâtıla sapma, kendi hak alanının dışına çıkıp başkasını zarara sokma, rızasını almadan birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunma, zorbalık”, özellikle de “güç ve otorite sahiplerinin sergilediği haksız ve adaletsiz uygulama” gibi anlamlarda kullanılır. Aynı kökten mazlime (çoğulu mezâlim) “zalimin elinde bulunan başkasına ait nesne” demektir. Zulümden şikâyetçi olmaya tazallüm, zulme katlanmaya inzılâm denir (Lisânü’l-ǾArab, “žlm” md.; et-TaǾrîfât, “Žulm” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 938; EI² [Fr.], XI, 612-613). Adl/adâlet, kıst ve insaf kavramları zulmün karşıtı, cevr, bağy, tuğyân, fısk, udvân/taaddî/i‘tidâ kavramları da zulmün eş anlamlısı veya yakın anlamlısı olarak kullanılır. Zulmün kök anlamı bakımından özellikle insan ilişkilerindeki haksızlıkları ifade ettiği, bu sebeple cevre göre daha dar anlamlı olduğu belirtilirse de (Ebû Hayyân et-Tevhîdî, s. 84-85) literatürde zulmün eş anlamlısı olarak en çok cevr geçer.
Kur’ân-ı Kerîm’de yirmi âyette zulüm kelimesi, 269 defa da türevleri yer alır. 200’den fazla yerde zulüm kavramı “küfür, şirk” veya “Allah’ın hükümlerini çiğneme, günah işleme”, yirmiyi aşkın âyette “beşerî ilişkilerde haksızlığa sapma” anlamında kullanılmıştır. Yetmişten fazla âyette Allah’ın hiç kimseye hiçbir şekilde zulmetmeyeceği, insanların dünyada uğradıkları zararların ve âhirette uğrayacakları cezaların kendi kötülüklerinin karşılığı olduğu, inkârcıların ve kötülük işleyenlerin sonuçta kendilerine zulmettikleri belirtilir (M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “žlm” md.). Kur’an’da cevr kelimesi geçmez; ancak birçok âyette bağy, tuğyân, fısk ve türevleri bulunur. Yine Kur’an’da ve İslâmî kaynaklarda İslâm öncesini İslâm döneminden ayırmak için kullanılan “câhiliyye” kavramı temelde biri putperestlik inancı ve uygulamasıyla müesseseleşen itikadî sapmayı, diğeri zalimane davranışlarla insan ilişkilerine yansıyan ahlâkî sapmayı ifade ediyordu. Bu bakımdan Kur’an’da zulüm öncelikle o dönem kültüründe “azgınlık, serkeşlik, saldırganlık” gibi anlamlara gelen (Amr b. Külsûm’un MuǾallaķa’sındaki böyle bir kullanım için bk. Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî, s. 178) “cehl” kavramıyla ve kültür içinde bu kavramın yakından ilgili olduğu “şirk” ile bir anlam ilişkisi oluşturur. Hz. Peygamber’in evden çıkarken, “Bismillâh, Allah’a sığındım. Allahım! Hata yapmaktan, yanlış yollara sapmaktan, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, cahillik etmekten ve cahilliğe mâruz kalmaktan sana sığınırız” şeklinde dua ettiğine dair zevcesi
YanıtlaSilcilt: 44; sayfa: 508
[ZULÜM - Mustafa Çağrıcı]
Ümmü Seleme’den nakledilen hadis (Müsned, VI, 306; Tirmizî, “DaǾavât”, 34) zulüm ile cehl arasındaki anlam ilişkisini gösterir. Kur’an’da zulüm hem itikadda hem ahlâk ve hukukta doğru, gerçek, meşrû ve âdil olandan sapmayı ifade edecek şekilde kullanılmıştır; bu kullanımda Câhiliye döneminin belirtilen inanç ve ahlâk zihniyetini tamamıyla reddetme maksadının bulunduğu açıktır. Bundan dolayı Kur’an’da zulüm öncelikle şirk, inkâr, günahkârlık, Allah’ın koyduğu itikadî ve amelî kuralları, sınırları çiğneme, aşma gibi kötülükleri anlatır (meselâ bk. el-Bakara 2/229; el-A‘râf 7/19; et-Talâk 65/1). Bir âyette inkârcılar hakkında, “Zalimlerin ta kendileridir” ifadesi geçer (el-Bakara 2/254); Lokmân’ın, oğluna öğüt verirken, “Şirk kesinlikle büyük bir zulümdür” dediği bildirilir (Lokmân 31/13). İmanlarına zulüm karıştırmayanların doğru yolda olduklarını anlatan âyetteki (el-En‘am 6/82) zulüm kelimesine ashaptan bazıları “kişiye yapılan haksızlık” mânası verince Resûl-i Ekrem buradaki zulmün “Allah’a ortak koşmak” anlamına geldiğini belirtmiştir (Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, II, 153). Bazı tefsirlerde zulmün bu anlamı dikkate alınarak şirkin büyük bir zulüm olmasının sebebi Allah’tan başkasına tapan insanın, Allah’ın hakkı olan kulluğu Allah’tan başkasına yöneltmek suretiyle haktan sapması veya değersiz varlığa kulluk ederek insanlık onuruna karşı haksızlık etmesi şeklinde izah edilir (Fahreddin er-Râzî, XXV, 146; Âlûsî, XXI, 85; Elmalılı, VI, 3844).
Kur’an’da Allah’ın emrini çiğneme ve hükmünü ihlâl etme bağlamında ilk zulüm, yasaklanan meyveyi yiyen Âdem ile Havvâ tarafından işlenmiştir (el-Bakara 2/35; el-A‘râf 7/19, 23). Nûh’un kavmi Nûh’u ve inananları aşağılayıp davetini reddetmeleri sebebiyle “zulmedenler” diye anılır (Hûd 11/27, 37, 44). İsrâiloğulları’nın Hz. Mûsâ’ya, “Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demeleri, altın buzağıya tapmaları, cumartesi yasağıyla ilgili hükmü ihlâl etmeleri gibi tutumları da zulüm diye nitelenmiştir (el-Bakara 2/54-59; el-A‘râf 7/160-165). Yine Kur’an’da belirtildiğine göre daha önce inkârcı bir kavimden olan Sebe melikesi Hz. Süleyman’ın kendisiyle bağlantı kurmasından sonra, “Ey rabbim, ben kendime zulmetmişim” diyerek Allah’a teslim olduğunu ifade etmiştir (en-Neml 27/38-44). Birçok âyette, gerek inançları bakımından gerekse söz ve davranışlarıyla Allah’ın hükümlerini çiğneyip doğru yoldan saptıkları için zalimler diye anılanların dünyada çeşitli felâketlerle helâk edildikleri (meselâ bk. Hûd 11/67, 94; el-Kehf 18/59; el-Ankebût 29/14, 40), âhirette cezalandırılacakları (Âl-i İmrân 3/151; el-Mâide 5/29; et-Tûr 52/47), bunların dünyada yaptıkları, iyi gibi görünen işlerinin boşa gideceği (Âl-i İmrân 3/117) bildirilir.
YanıtlaSilMuallaka şairlerinden Züheyr b. Ebû Sülmâ’nın, “Kabilesini silâhıyla savunmayan kişi zillete uğratılır/Ve insanlara zulmetmeyen zulme mâruz kalır” anlamındaki beytinin gösterdiği üzere (Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî, s. 115) acımasızlığın yaygın olduğu Câhiliye döneminde zulüm var olma mücadelesinin kaçınılmaz gereği olarak düşünülüyordu. Yine aynı dönemde insan hakkındaki kötümser anlayış da zulmün kaçınılmazlığı telakkisini beslemiştir. Abbâsî dönemi şairi Mütenebbî’nin, “Yüksek şerefler eziyetten kurtulamaz/Uğruna kanlar akıtılmadıkça/Zalimlik insanların karakterinde vardır; şayet görürsen/Bir ağır başlı adamın bilesin ki bir engel yüzündendir zulmetmemesi” anlamındaki beyitleri (Nâsîf el-Yâzîcî, I, 11) bu anlayışın İslâmî dönemdeki bir kalıntısı olmalıdır. İslâm’ın gerek insanın ahlâkî mahiyetine ilişkin öğretisi gerekse ortaya koyduğu ahlâk ve hukuk ilkeleri zulmü meşrûlaştırma maksadı taşıyan bu zihniyeti ortadan kaldırmayı hedefler. Nitekim Kur’an’ın genelinde olduğu gibi zulmün beşerî ilişkiler bağlamında kullanıldığı yerlerde de bu tutum haksız fiil şeklinde görülmüş ve reddedilmiştir (meselâ bk. Yûsuf 12/23, 79; Sâd 38/22-24). Saldırıya uğrama ve ülkesinden zorla çıkarılma gibi haksız eylemler Kur’an’da zulüm olarak değerlendirilmiş ve savaş sebebi sayılmış (el-Hac 22/39-40), haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenlerin karınlarına ateş doldurdukları (en-Nisâ 4/10), meşrû sınırlar dışına çıkarak ve zulmederek birbirinin mallarını yiyenlerin cehennem ateşine atılacakları (en-Nisâ 4/29-30) bildirilmiştir. Ribâyı yasaklayan âyetlerin birinde bu hükme uyanlara, “Böylece ne zulmetmiş ne de zulme uğramış olursunuz” denilerek (el-Bakara 2/279) bu konuda temel ahlâkî ve hukukî ölçü ortaya konulmuştur.
YanıtlaSilHadislerde zulüm ve diğer ilgili kavramlar daha çok haksız fiilleri ifade etmek üzere sıkça geçer (Wensinck, el-MuǾcem, “bġy”, “cvr”, “žlm”, “Ǿadv”, “fsķ” md.leri). Bir kutsî hadiste Allah’ın, “Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım ve onu sizin aranızda da yasakladım; sakın birbirinize zulmetmeyin!” buyurduğu belirtilir (Müsned, V, 160; Müslim, “Birr”, 55). Hz. Peygamber’in, “Allahım! Fakirlikten, kıtlıktan, zillete düşmekten, zulmetmekten ve zulme uğramaktan sana sığınırım” şeklinde dua etmeyi öğütlediği (Müsned, II, 540), kendisinin de bu anlamda dualarının olduğu nakledilir (Müsned, II, 305, 325; VI, 306; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 3; Nesâî, “İstiǾâźe”, 14, 15). Resûl-i Ekrem’in bir hadiste, “Sakın zulmetmeyin ve kendinize zulmettirmeyin” dediği ve bunu üç defa tekrarladığı kaydedilir (Müsned, V, 72). Mazluma yardımcı olmayı emreden ve onun bedduasını almaktan sakındıran çok sayıda hadis vardır (Wensinck, el-MuǾcem, “žlm” md.). Hemen bütün hadis mecmualarında yer alan bir rivayete göre Resûlullah, “İster zalim ister mazlum olsun kardeşine yardım et!” demiş, Câhiliye dönemi şairlerinden Cündeb b. Anber b. Temîm’e isnat edilen (Meydânî, II, 334) ve dönemin asabiyet ruhunu yansıtan bu ifadeyi Peygamber’den duyduklarına şaşıran sahâbîlerin bu şaşkınlığı karşısında Resûl-i Ekrem, “Zalime yapılacak yardım onun zulüm yapmasını engeller” demiştir (Müsned, III, 99, 201, 324; Buhârî, “Mežâlim”, 4; Müslim, “Birr”, 62). Bir hadiste haksız tecavüze (mazlime) karşı kendini ve malını savunurken öldürülenler şehid sayılmış (Müsned, I, 305; II, 205), başka bir hadiste de bu şekilde öldürülen kimsenin cennetlik olduğu bildirilmiştir (Müsned, II, 221, 224; Nesâî, “Taĥrîm”, 22). Bazı hadislerde günahkârlık ve haksız fiiller “kendine zulmetme” olarak değerlendirilmiştir. Fâtır sûresinin 32. âyetindeki “kendine zulmeden” ifadesi bir hadiste, kötülük edenlerin kıyamet gününde bunun bedelini ödeyecekleri için sonuçta kendilerine kötülük etmiş olacakları şeklinde açıklanmıştır (Müsned, V, 194, 198; VI, 444). Hz. Peygamber’in, “Rabbim! Kendime çok zulmettim” diyerek Allah’tan af dilemeyi öğütlediği, kendisinin de uzunca bir duasında, “Allahım! Kendime kötülük ettim, kusurlarımı itiraf ediyor, bütün günahlarımı bağışlamanı diliyorum” dediği bildirilir (Buhârî, “Eźân”, 149; Müslim, “Śalâtü’l-müsâfirîn”, 201). Hadislerde cevr kelimesi daha çok yöneticilerin haksız uygulamaları bağlamında geçer. Ebû Dâvûd’un Sünen’inde “Cihâd” bölümünün 33. babı “Zulüm (Cevr) Yöneticileriyle Mücadele” başlığını taşır. Meşhur bir hadiste, “Cihadın en faziletlisi zalim yönetici karşısında adaleti dile getirmektir” buyurulur (Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; Ebû Dâvûd, “Melâĥim”, 17; Tirmizî, “Fiten”, 13). Özellikle yöneticileri ve hâkimleri zulümden sakındıran, adaletli hüküm vermeye çağıran birçok hadis vardır (Wensinck, el-MuǾcem, “cvr”, “žlm”, “Ǿadl” md.leri).
YanıtlaSil[ZULÜM - Mustafa Çağrıcı]
İslâm ahlâk literatüründe zulüm konusu genellikle adaletle birlikte biri ahlâkî erdemler ve erdemsizlikler, diğeri siyaset ve hukuk bağlamında olmak üzere iki yönden ele alınır. Zulüm kavramını İslâm ahlâk felsefesi içinde ele alan ilk düşünür Kindî’dir. Aristo’nun ahlâk anlayışına uygun biçimde dört temel faziletten bahseden Kindî bunlardan hikmet, necdet (şecaat) ve iffeti ifrat ve tefrit şeklindeki iki aşırılığın ortası, ahlâk kitaplarında dördüncü fazilet olarak geçen adaleti ise zulmün karşıtı saymıştır. Kindî’nin fazilet-rezilet tasnifi sonraki düşünürlerce de ele alınmış; Mâverdî, Gazzâlî, Râgıb el-İsfahânî gibi felsefeciler dışındaki âlimler de âyetler, hadisler ve İslâmî mirastan yaptıkları diğer nakillerle destekleyerek bu sistemi benimsemiştir. Ancak ahlâk kitaplarında zulüm bazan -Kindî’de görüldüğü gibi- adaletin karşıtı, bazan da ifrat yönünde adaletten sapma sayılmıştır. Meselâ ahlâk felsefesiyle tanınan İbn Miskeveyh Tehźîbü’l-aħlâķ’ta önce diğer faziletlerle birlikte adaleti zulmün karşıtı (s. 39), ardından zulüm ve inzılâm şeklindeki iki aşırılığın ortası (s. 45-48) gösterirken Gazzâlî hikmet, şecaat ve iffet konusunda düşünülen ifrat ve tefrit yönündeki sapmaların adalet için söz konusu olamayacağını, adaletin sadece cevr denilen karşıtının bulunduğunu belirtir (İĥyâǿ, III, 54). Râgıb el-İsfahânî zulmü “adaletten sapma” ve “adaletin zıddı” diye tanımlar. Ona göre adalet merkezî bir erdem, bu merkezden her türlü sapma ise zulüm, dalâlet ve tuğyandır. İsfahânî adaletten inzılâm (zulme katlanma) şeklinde de sapma olabileceğini düşünür. İnzılâm mala, şerefe ve sağlığa yönelik haksızlığa katlanma tarzında olur. Bir kimsenin kendi aleyhine olan bir davranışa karşı tepki göstermeyip sabır ve fedakârlık duygusuyla kandırılıyor gibi görünmesi ve farkında değilmiş gibi davranması erdemli bir tutumdur. İsfahânî’ye göre zulme katlanma mal konusunda olursa müsamaha, can konusunda olursa af, şeref ve itibar konusunda olursa tevazu sayılır. Ancak haksızlığa katlanma bu tür erdemlerden kaynaklanmayıp kişiyi aldatılmışlık, ahmaklık ve alçaklık konumuna düşürüyorsa bu kötü bir tutumdur. Zulme razı olma sadece şahsî haklarda olup başkalarının hukukuyla ilgili konularda adaletten sapmaya hiçbir şekilde meşruiyet tanınmaz (eź-ŹerîǾa, s. 355).
YanıtlaSilİslâm ahlâk literatüründe zulmü siyaset ve hukuk bağlamında ele alanların başında Fârâbî gelir. Fârâbî ilki ülkedeki güvenlik, maddî varlık, itibar, mevki gibi imkân ve fırsatların bireyler arasında ehliyet ölçülerine göre paylaştırılmasına, diğeri bunların korunmasına yönelik iki türlü adaletten bahsedip bu imkânların gerekenden eksik verilmesinin bireye zulüm, fazla verilmesinin topluma zulüm olduğunu, hatta -zararı sonuçta topluma yansıyacağından- bireye yapılan zulmün de topluma zulüm sayılabileceğini belirtir. Bir kimseye ait hakkın, rızası hilâfına veya eşit değerde karşılığı verilmeden elinden alınması, yine birinin kendine veya başkalarına ait bir hakkı toplumun aleyhine kullanması zulümdür, dolayısıyla devlet tarafından engellenmelidir. Fârâbî devletin uygulayacağı cezaların suçlara denk olarak belirlenmesi gerektiğini, cezanın suça göre ağır olmasının bireye, hafif olmasının topluma zulüm sayılacağını ileri sürer; ayrıca devletin suçluları affedip edemeyeceğini ve bu meselenin zulme uğrayan tarafla ilişkisini değerlendirir (Fuśûlü’l-medenî, s. 141-144). Fârâbî’nin bu düşünceleri Nasîrüddîn-i Tûsî, Celâleddin ed-Devvânî, Kınalızâde Ali Efendi gibi felsefî mahiyette ahlâk kitabı yazan sonraki âlimlerce de benzer ifadelerle tekrarlanmıştır.
YanıtlaSilAdalet ve zulüm konusunu ağırlıklı biçimde sosyolojik ve siyasal boyutuyla inceleyen klasik dönem âlimlerinin başında Mâverdî gelir. Mâverdî’nin toplumsal yapı bakımından en çok değer verdiği ilkenin kamu düzeni, devlet idaresi bakımından ise yönetimde adalet olduğu, hatta neticede adaletsizliği kamu düzenini bozan en büyük tehlike saydığı söylenebilir. Çünkü ona göre gerek dış dünyada gerekse insanların vicdanlarında adaletsizliğin meydana getireceği tahribatın yıkıcılığı başka hiçbir olumsuzlukla kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Nerede bir kötülük varsa onun ortaya çıkmasında adaletten sapmanın mutlaka bir payı bulunur. Özellikle yöneticilerin halka zulmetmesi ülkenin varlığını tehlikeye sokacak bir kötülüktür. Sosyal huzursuzlukları zulüm ve baskıyla önlemeye kalkışmanın aldatıcı bir çözüm yolu olduğunu söyleyen Mâverdî’ye göre halkına zulmeden devlet onun güvenini, dolayısıyla kendi meşruiyet zeminini kaybedeceğinden artık bir baskı yönetimi ve yıkıcı güç haline gelir (Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 138, 141-144; Teshîlü’n-nažar, s. 209, 281). “Devlet dinsiz bile yaşayabilir, fakat zulümle ayakta kalamaz” şeklindeki meşhur fikri diğer birçok siyaset düşünürü gibi (meselâ bk. Gazzâlî, et-Tibrü’l-mesbûk, s. 173; Takıyyüddin İbn Teymiyye, II, 247) Mâverdî de tekrarlar. Bununla birlikte kamu düzeninin korunması, toplumsal kargaşa ve fitnenin önlenmesi için başka bir çare bulunamadığı takdirde toplumun siyasî baskı ve zulümlere katlanmak zorunda olduğu yönündeki geleneksel Sünnî telakkiyi Mâverdî de benimsemiştir. Mâverdî’nin adalet, güvenlik ve iktisat arasında kurduğu ilişki ve zulmün ekonomik, sosyal, siyasal alanlarda meydana getireceği tahribatla ilgili görüş ve tesbitleriyle İbn Haldûn’a öncülük ettiği görülmektedir (meselâ bk. Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn, s. 136-146; krş. Muķaddime, s. 286-290). İslâm hukuk ve siyaset kültüründe şahsa ve mala yönelik haksızlıklara, bunlarla ilgili davalara ve bu davaları çözmek üzere geliştirilen idarî ve hukukî kuruma “mezâlim” denilmiştir. Daha çok, güçlü ve etkili kişi ve kurumlarca işlendiği için sıradan hâkimlerin adaletle hüküm vermekte zorlanacağı mezâlim davalarına İslâm’ın ilk yıllarından itibaren devletin üst düzey yetkililerinin bakması esası benimsenmiştir (ayrıca bk. ADALET; HAKSIZ FİİL; MEZÂLİM).
BİBLİYOGRAFYA:
YanıtlaSilet-TaǾrîfât, “Žulm” md.; Tehânevî, Keşşâf, II, 938; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “žlm” md.; Müsned, tür.yer.; Kindî, Resâǿil, I, 177-179; Fârâbî, Fuśûlü’l-medenî (nşr. ve trc. D. M. Dunlop), Cambridge 1961, s. 141-144; Ebû Hayyân et-Tevhîdî, el-Hevâmil ve’ş-şevâmil (nşr. Ahmed Emîn-Seyyid Ahmed Sakr), Kahire 1370/1951, s. 84-88; İbn Miskeveyh, Tehźîbü’l-aħlâķ (nşr. Hasan Temîm), Beyrut 1398, s. 39, 45-48; Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā), Beyrut 1398/1978, s. 136-146; a.mlf., Teshîlü’n-nažar ve taǾcîlü’ž-žafer (nşr. Rıdvân es-Seyyid), Beyrut 1987, s. 209, 281; Hüseyin b. Ahmed ez-Zevzenî, Şerĥu’l-MuǾallaķāti’s-sebǾa (nşr. M. Muhyiddin Abdülhamîd), Beyrut, ts. (Mektebetü dâri’l-beyân), s. 115, 178; Râgıb el-İsfahânî, eź-ŹerîǾa ilâ mekârimi’ş-şerîǾa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 353-358; Gazzâlî, İĥyâǿ, II, 72-75; III, 54; a.mlf., et-Tibrü’l-mesbûk fî Naśîĥati’l-mülûk (nşr. M. Ahmed Demec), Beyrut 1407/1987, s. 173; Meydânî, MecmaǾu’l-emŝâl (Abdülhamîd), II, 334; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîĥu’l-ġayb, XXV, 146; Nasîrüddîn-i Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî (trc. Anar Gafarov-Zaur Şükürov), İstanbul 2007, s. 98-100, 297-300; Takıyyüddin İbn Teymiyye, el-İstiķāme (nşr. M. Reşâd Sâlim), Kahire, ts. (Müessesetü Kurtuba), II, 228, 241-249; Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿâni’l-Ǿažîm, Kahire, ts. (Dârü ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye), II, 153; İbn Haldûn, Muķaddime, Beyrut 1402/1982, s. 286-290; Âlûsî, Rûĥu’l-meǾânî, XXI, 85; Nâsîf el-Yâzîcî, el-ǾArfü’ŧ-ŧayyib fî şerĥi Dîvâni Ebi’ŧ-Ŧayyib, Beyrut, ts. (Dâru Sadr), I, 11; Elmalılı, Hak Dini, VI, 3844; Toshihiko Izutsu, Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar (trc. Selahattin Ayaz), İstanbul 1991, s. 51-61, 221-231; M. Kamil Husain, “The Meaning of Zulm in the Qurǿān”, MW, XLIX/1-4 (1959), s. 196-205; Roswitha Badry, “Žulm”, EI² (Fr.), XI, 612-613.
Mustafa Çağrıcı
Bahar 2005 [ 90. Sayı ]
YanıtlaSilBir Temel Ahlak Teorisi Olarak Bediüzzaman'ın Gözüyle İhlâs
Sincerity As a Basic Moral Theory in the Eyes of Bediüzzaman Said Nursi
Musa K. Yılmaz
Prof. Dr., Harran Üniversitesi, İlahiyat Fak. Öğretim üyesi
Giriş: Yaratılışla Birlikte Gelen Sözleşme
İnsan, her şeye kadir olan Allah tarafından yaratılmıştır. Yaratılmış olan insanın yaratıcı karşısındaki durumu sonsuz bir zaafı ve aczi ifade etmekle birlikte, Yaratıcı, insana özel bir değer atfetmiş, onu kendisine muhatap kabul etmiş, ona sorumluluk vermiş ve deyim yerindeyse, onu yaratılmışların en kutsalı kılmıştır. Allah'ın insana değer verdiğinin en büyük göstergesi onunla sözleşme akdetmiş olmasıdır. Aslında "Lâ yüs'el"1 (Sorumluluğu bulunmayan) ve "Fa'alün limâ yurid"2 (İstediğini yapabilen) olan Allah'ın insanla sözleşme akdetmesi ilk bakışta insana garip gelebilir. Ancak Allah'ın insandan misak alması3 ve insana misak vermesinin4 gerisinde çok önemli sebepler bulunmaktadır. Bunların başında da insan fiillerinin insana sorumluluk yüklemesi ve son hesabın verildiği günde Allah'ın aleyhinde bir delilin öne sürülmemesi gelmektedir. Nisa Suresinde yer alan "müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberleri gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı bir bahaneleri kalmasın" ayeti,5 Allah tarafından insana yüklenilen sorumluluğun önemini ve insanın hesap gününde Allah'ın aleyhinde delil getirememesinin temel ilkesini ifade etmektedir.
Allah'ın insanlarla yaptığı sözleşmenin bir diğer önemli hedefi Allah'a inanmalarının sağlanmasıdır. Başka bir deyimle, Allah insanların şeytana değil, kendisine ibadet etmelerini talep etmektir. Çünkü Bediüzzaman'ın ifadesiyle "hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi iman-ı billah'tır. Ve insaniyetin en ali mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı iman-ı billah içindeki marifetullah'tır.6 Allah şöyle der: "Ey Ademoğulları! Ben, 'şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana ibadet ediniz, doğru yol budur' diye size and vermedim mi?7 Şu halde Allah ile insan arasındaki sözleşmenin esası, Onun buyruklarına (kitabının içindeki hükümlere) riayet edeceklerine dair insanların taahhütte bulunmaları ve ahitlerini tam olarak yerine getirme konusunda azimli olmalarıdır. Kur'ân'ın ifadesiyle insanların maruf üzere hareket etmesi ve münker olan her şeyi reddetmesidir. Bu tutum insanın, en üstün iyilik, takva, hayır ve fayda demek olan "Birr"e ulaşmasıdır. Kur'ân şöyle der: "Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz birr değildir. Asıl birr, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmış kimselere, isteyip dilenene ve özgürlükleri için kölelere veren, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösteren ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenlerin tutumudur."8
Sözleşmeye konu olan bu ayette tek tek sayılan hükümler insan ilişkilerini düzenleyen hukukun ruhu olduğu gibi daha önce din tebliğ etmiş olan bütün peygamberlerin de tekrar ettikleri en yüksek ahlaki ilkelerdir. İşte insanlar bu ilkelere riayet ettikleri zaman Allah'a verdikleri sözü yerine getirmiş olurlar. Bu ilkelerin, Allah'ın kulu olan insana yüklediği sorumlulukların tümünün en yüksek ifadesi ibadettir.9 Allah, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum, beni beslemelerini de istemiyorum."10 buyururken, bu sözleşmenin temel ilkelerinin özeti durumundaki iman ve ibadetin ahlakî bir sorumluluk olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle, "Onlardan rızık istemiyorum" ifadesi, rızık peşinde koşmayı bahane ederek ibadeti terk etmenin ve adeta rızık peşinde koşmak için yaratılmış intibaını vermenin gayri ahlaki bir davranış olduğuna işaret etmektedir.11 Hatta Allah'ın "Bizim sizi boş yere bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilemeyeceğinizi mi sandınız?"12 ayeti insanın Allah ile olan sözleşmesinden doğan ağır sorumluluğuna, yani imana ve ibadete vurgu yapmaktadır. Bundan daha net olanı "insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?"13 ayetidir. Burada, insanın dünyaya gönderilirken sözleşmeden doğan çok ağır bir ahlaki sorumluluğun altında olduğu ve bu sorumluluğun gereği olarak Allah'a iman ve O'na ibadet etmekle mükellef olduğu net olarak ifade edilmektedir.
YanıtlaSilDenebilir ki, Allah'a iman ve Ona ibadet etmek yaratılışın en önemli sırrıdır. Hatta Bediüzzaman'a göre iman insan olmanın bir gereğidir.14 İbadet ise dünya ve âhiret saadetine sebep olduğu gibi dünya ve âhiret işlerini tanzime de sebeptir. İbadet, kişisel olarak insanın, ayrıca tüm insan nevinin kâmil olmasına bir vasıta olduğu gibi, yaratıcı ile kul arasında pek yüksek bir nispet ve çok şerefli bir rabıtadır. Çünkü insanın yüksek ruhunu ferahlatan ibadettir. İnsanın kabiliyetlerini ortaya çıkaran, arzu ve isteklerini berraklaştırıp temiz hale getiren, emellerini tahakkuk ettiren ve fikirlerini genişlettirip intizam altına alan yine ibadettir. Aynı zamanda insanın şehvete ve öfkeye dayalı içgüdülerini sınırlayan, zahiri ve batini uzuvlarını ve duygularını kirleten küfür paslarını silen ve insanı mukadder olan kemalatına ulaştıran yine ibadettir.15
Şu halde yaratılışın asıl gayesi yaratıcıyı tanımak ve Ona ibadet etmektir. Eğer insanlar Allah'ı tanıyıp Ona ibadet etmezlerse yaşamalarının hiçbir anlamı kalmayacaktır. Çünkü iman ve ibadet hayatın ve var olmanın ruhu hükmündedir. Peki, ibadetin ruhu var mıdır? Varsa o ruh nedir? Bediüzzaman bu soruya şu cevabı verir: "İbadetin ruhu ihlâstır. İhlâs ise yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ya da fayda ibadete illet gösterilse o ibadet batıldır. Faydalar ve hikmetler yalnız tercih edici olabilirler, illet olamazlar."16 Hatta Bediüzzaman'a göre ibadet, insan hayatında bir vesile değil, insan hayatının asıl gayesidir. Bu itibarla ihlâssız ibadet ibadet sayılmadığı gibi, ibadet sevap kazanmak ya da cezadan kurtulmak için de yapılmamalıdır. Görülüyor ki, insan fıtratına en uygun olan şey, her türden insan fiilinin, ahlakın, iyiliğin ve adaletin tecellisini mümkün kılacak şekilde ve insanın yaratılışına uygun olarak, yani ibadetin ruhu olan ihlâs çerçevesinde yapılmasıdır.
A- İnsanın Sorumluluğu ve İhlâs
YanıtlaSilİnsanın iki türlü sorumluluğu vardır: Birincisi, insanın Allah ile olan sözleşmesinin gereği olan ahdine bireysel olarak vefa göstermesidir. Allah insanın kendisine karşı samimi davranmasını istiyor. Allah şöyle buyuruyor: "Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım ve sadece benden korkun." İnsanın Allah'a verdiği söz, daha çok iman ve ibadet şeklinde kendisini gösterir. Allah'ın insana verdiği söz ise, insanı dünya ve âhirette mutlu bir hayata, Kur'ân'ın ifadesiyle "sırat-ı müstakim"e götürür. Ayetin sonunda yer alan "sadece benden korkun" ifadesi, insanın Allah'a karşı sorumlu olduğu fiillerine karşılık sevap kazanabilmesi için tüm işlerinde samimi olması, yani ihlâslı davranması, ahlaki sorumluluğun gereği olduğunu öngörüyor.
İnsanın ikinci sorumluluğu, hemcinslerine karşı olan sorumluluğudur. Bu durum, insanın topluma karşı olan görevini ve işindeki samimiyet ve ihlâsı da içine almaktadır. Kuşkusuz insanın Allah'a karşı olan sorumluluğunun yanı sıra hemcinsleri olan diğer insanlarla da belli bir ilişki biçimi içinde olması kaçınılmazdır. Çünkü, insan, fıtratı gereği medeni yaratılmıştır. Bu yüzden başkalarıyla bir arada yaşamak durumundadır. Ancak toplumun refah ve mutluluğu insan ilişkilerinin belli bir düzen içinde şekillenmesine bağlıdır. Aksi takdirde her toplumda kargaşa doğar. Başka bir ifadeyle, sosyal hayat ya belli ahlakî ilkeler doğrultusunda düzene girip adaletin toplumda tecelli etmesini mümkün kılar ya da kaos kendi özel dinamikleriyle adaletin ortadan kalkmasına ve zulmün kurumsallaşmasına yol açar.
Allah bu konuda da insandan ahit aldığını ve insanın Allah'ın ahdine vefa göstermesi gerektiğini talep eder. Burada Allah'ın ahdinin yerine getirilmesi, insanlar arasındaki ilişkilerin adalet, iyilik, yardımlaşma, paylaşma vb. ahlaki ilkelere göre düzenlenmesidir. Allah şöyle buyuruyor: "Yetimin malına yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Yakınlarının aleyhinde de olsa her olayda ve her durumda adil davranın."17 Başka bir ayette şöyle buyuruyor: "Allah'ın size olan nimetini 'duyduk ve kabul ettik' dediğiniz zaman sizi bununla bağladığı (O'na verdiğiniz) sözü hatırlayın ve Allah'tan korkun. Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin sizi adil davranmamaya sevk etmesin."18 Bu konudaki bir diğer ayet ise şöyle: "Ey iman edenler, adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. Hislerinize uyup adaletten sapmayın."19
Dini ibadetlerden olan ve imandan sonra gelen abdest ve namaz dinin direği ve insanın manevî hayatının temeli olduğu gibi, adalet ve adaleti ayakta tutan şahitlik kurumu da sosyal hayatımızın teminatıdır. Bu ayetler, insanı adaletten ayıran ekonomik, sosyal ve psikolojik sebeplere dikkat çekerek doğrudan yargının başında bulunan ya da dolaylı olarak yargıçlara yardımcı durumunda olanların yalnız ve yalnız Allah'tan korkmaları ve Onun tesirinde kalmaları gerektiğini vurgulamıştır. Ayetlerde geçen "Allah'tan korkun", "Her durumda adil davranın", "Adalet titizlikle ayakta tutun" ve "Hislerinize uyup adaletten sapmayın" şeklindeki ifadeler, Allah'ın ahdine riayet etmenin sadakat, samimiyet ve ihlâsla iş yapmak anlamına geldiğini, bunların da adil davranmak ve Allah'tan korkmakla eş anlamlı olduğunu, İslamiyet'in asıl sırrının ihlâs ve rızâ-i İlâhî olduğunu göstermektedir.20
B- İhlâsın Kısımları
YanıtlaSilİhlâs ve samimiyetin, kişisel ve toplumsal olmak üzere iki boyutu vardır. Yani ihlâs ve samimiyet insanın manevî hayatının temel dinamiği sayıldığı gibi toplumun manevî hayatının da temel dinamiklerinden biridir. Bireyde ihlâs, toplumda "adaletin tecellisi" şeklinde ifadesini buluyor. Eğer bir insanda ihlâs ve samimiyet hâkim olmazsa o insanın nifak ve iki yüzlülük hastalığına yakalanmaması mümkün olmadığı gibi, toplumda her şeyin başı ve yöneticisi durumunda olan adalet tecelli etmediği takdirde kargaşanın baş göstermemesi mümkün değildir. Özellikle para ve ekonominin adaletle yönetilmediği zamanlarda, insanlara parayla her şeyin elde edilebileceği izlenimi verilmiş olur ki, bunun adı "rüşvet-i mutlaka" yönetimidir.21 Bu itibarla denebilir ki, ihlâslı insanlardan meydana gelen toplumlarda mutlaka adalet tecelli eder ve insanlar barış ve mutluluk içinde yaşarlar. Zira ihlâs ve samimiyet sayesinde gerek fert gerek toplum bazında çalışmanın, işbirliğinin ve hayatın bir anlamı vardır. İhlâssız olan, başka bir ifadeyle, iki yüzlülük hastalığına müptela olan insanlarda ve ahlaki çöküntü içerisinde olan toplumlarda dirlik ve düzen olmadığı için refah ve mutluluktan da söz edilemez. Çünkü samimiyetsiz işlerin, çalışmaların, düşüncelerin ve hayatın bir anlamı yoktur. Böyle toplumlarda her şeyin başı ve yöneticisi paradır.
Bediüzzaman ihlâsı iki açıdan ele alır. Birincisi, İslâm toplumunun dini ve manevî hayatında sorumluluk mevkiinde bulunan bir kişi veya elit bir zümre olmanın getirdiği mükellefiyet açısından ihlâsın önemine işaret eder. İhlâsın bu kısmı hüküm değeri bakımından "farz-i kifâye" derecesindedir. Bediüzzaman, bu noktada, İslâm dünyasında aktif rol oynayan "ehl-i din, eshab-ı ilim ve erbab-ı tarikat" gibi dini gruplardan ihlâslı olmalarını beklemektedir. Dini grupların birbirileriyle olan münasebetlerinde ihlâsın önemine işaret eden Bediüzzaman, ihlâssızlığın bu gruplar arasındaki ihtilafın da gerçek sebebi olduğunu vurgular. "Elim ve feci ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak bir hadise-i müthişe" olarak kabul ettiği İslâmî cemaatler arasındaki ihtilaf hastalığının yegane tedavisinin yine ihlâs ile mümkün olabileceğini dile getirir.22
İkincisi, İslâm dünyasında manevî bir şahsiyete sahip olan bir cemaatin üyesi olmanın, başka bir ifadeyle, Kur'ân hizmetkarı olmanın getirdiği sorumluluk açısından ihlâsın önemine işaret eder. İhlâsın bu kısmı daha çok "farz-ı ayn" hükmündedir. Bu anlamda ihlâslı olmak kişinin imanını, takvasını ve gerçek kurtuluşunu garanti altına alır. İhlâslı olmadığı takdirde öncelikle insanın kendisi yanar. Ancak burada hemen belirtmeliyiz ki, farz-ı kifâyenin mükellefe yüklediği sorumluluk, farz-ı aynın yüklediği sorumluluktan geri değildir. Üstelik farz-ı aynın kazası mümkün olduğu halde farz-ı kifâyenin kazası farz olarak mümkün değildir. Meselâ, sabah namazını kılmayan bir kimsenin bu hatasını kaza yoluyla telafi etmesi mümkün olduğu gibi; kaza etmediği takdirde bile vebali sadece kendisine ait olur. Farz-i kifâyede durum böyle değildir. Meselâ, cihad bir farz-i kifâyedir. Ne var ki, cihatta görev alacak olanlar görevlerini terk ettikleri takdirde İslâm toplumu yok olmakla karşı karşıya kalabilir. Bu anlamda farz-ı kifâye üyelere toplumsal bir sorumluluk yüklerken farz-ı ayn daha çok ferdi sorumluluk yüklemektedir.
Şimdi ihlâsın bu iki kısmını Bediüzzaman'ın gözüyle ayrı ayrı ele alalım:
1-Toplumda Sorumluluk Mevkiinde Olanların İhlâsı
YanıtlaSilBir toplumda ihlâslı insan olmak, barış, yüksek ahlak, birliktelik ve mutluluk için ne kadar gerekli ise ihlâssız olmak da o denli yıkıcı ve sarsıcı sonuçlara yol açmakta, üzücü ve gayri ahlakî olaylara sebep olmaktadır. Bediüzzaman sorumlu mevkilerde olan ve toplumu dini ve manevî yönden etkileyen insanların ihlâssız olmalarının İslâm dünyasında yol açtığı toplumsal acı sonuçlara bir soruyla temas etmekte ve tedavi çarelerini de sıralamaktadır. Soru aynen şöyle:
"Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hatta ehl-i dalalet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde, ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyanet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat neden rekabetli ihtilaf ediyorlar?"
Bediüzzaman "ehl-i hamiyeti ağlattıracak bu müthiş hadisenin" pek çok sebeplerinden yedisini dile getirir. Ancak Bediüzzaman tahlillerinde bazılarının bekleyebileceği gibi kolay bir yol takip etmeyerek ehl-i ilim, ehl-i tarikat ve diğer dini grupları, aralarındaki ihtilaf ve kavga yüzünden kötüleyerek değil, fakat onların ihtilaf ve kavgalarının dini ve sosyolojik temelleri üzerinde durarak şaşırtıcı tahliller sunmakta; ehl-i gaflet ve ehl-i dalalet gruplarının da, kendi aralarında yaptıkları ittifakın hak bir temele dayanmadığını özellikle vurgular. Bediüzzaman dini grupların kendi aralarındaki ihtilaflarının sebepleri olabilecek yedi önemli nokta üzerinde duruyor:
a) Vazife-ücret dengesizliği:
Genelde İslâm'ı ve Müslümanları tenkit etmek isteyenlerin sıklıkla dile getirdikleri "Müslümanlık doğru ve gerçek bir temele dayansaydı Müslümanlar bugün bu durumda olmazlardı." şeklindeki klasik suçlamayı reddeden Bediüzzaman'a göre dini grupların ihtilafları hakikatsizlikten gelmediği gibi, ehl-i dalaletin ittifakları hakperestlikten ve bir hakikate dayanmaktan ileri gelmiyor. Ona göre din adamlarının ihtilafı vazife-ücret dengesizliğinden ileri geliyor. Çünkü ehl-i dünyanın sosyal hayattaki görevleri ve bu görevler karşılığında alacakları maddî ya da manevî ücret belirlenmiş iken, din adamlarının yaptıkları dini hizmet tüm topluma yönelik olduğu için bu hizmetler karşılığında alacakları maddî ve manevî ücret tayin edilmemiştir. Bu durum, dini tebliğ ederlerken dini grupların birbirileriyle rekabet etmelerine sebep olmakta ve ihtilafa yol açmaktadır. Bu vazife-ücret dengesizliği rekabet ve ihtilaf hastalığına, dolayısıyla ihlâssızlığa sebep olmaktadır. Bediüzzaman bu hastalığın çaresinin ihlâs olduğunu vurgular. Bu noktada ihlâsın yönü şöyledir: Her şeyden önce dinî gruplar hakperestliği nefisperestliğe tercih etmek ve dini tebliğ etmenin bir görev olduğunu, bu konuda muvaffak olmak ve dini insanlara kabul ettirmenin Allah'a ait bir iş olduğunu, insanlara kabul ettirmek ve insanların teveccühlerini kazanmanın tebliğin bir parçası olmadığını bilmek mecburiyetindedirler. İhlâs ancak bu şekilde kazanılır.23
b) Sevap kazanma hırsı:
YanıtlaSilBediüzzaman'a göre diyanet ehlini ihtilafa ve rekabete sevk eden temel sebeplerden biri de onların "hırs-ı sevap ve vazife-i uhrevîyedeki kanaatsizlikleridir. Bu sevabı ben kazanayım, bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü dinlesinler" şeklinde ifadesini bulan sevap kazanma hırsı, aslında âhiret açısından güzel bir haslet olmasına rağmen, Müslümanlar arasında rekabete yol açtığı için ihlâsı kaçırmakta, riyâ ve gösteriş kapısını açmaktadır. Bediüzzaman'a göre yanlış olan bu durum insanlarda manevî bir yara açtığı gibi, ruhî bir hastalığa da sebep olmaktadır. Bunun tedavisi de "Cenab-ı Hakk'ın rızâsının, kesret-i etba ve fazla muvaffakiyet ile değil, ihlâs ile kazanıldığı"nı bilmek ve buna inanmakla olur.24
Bediüzzaman'a göre dinî cemaat liderlerinin "herkes beni dinlesin" şeklinde bir kanaate kapılmaları yersizdir. Çünkü hak ve hakikati dinleyen sadece insanlar değildir. Kâinatın her tarafında şuur sahibi mahlûklar, ruhaniler ve melekler vardır. Çok sevap kazanmak isteyen bir kimse ihlâsı esas aldığı zaman ağzından çıkan mübarek kelimeler ihlâs ile havada canlanır, şuur sahibi kulaklara girip onları nurlandırır.25
c) Uhrevî hizmetlerde benlikten kurtulamamak:
Bediüzzaman'a göre dinî gruplardaki ihlâssızlığın ve buna bağlı olarak gelişen rekabet duygusunun en önemli sebeplerinden birisi de, diyanet ehlinin, âhirete ait ve ileriye dönük sevaplara kalben ve ruhen yöneldikleri sırada benlikten kurtulamamalarıdır. Bu önemli hastalığın ilacı "Allah için seviniz"26 prensibinden hareketle benliği bırakmak ve kim olursa olsun, hak yolda yürüyen herkesle iftihar etmektir. Hatta, benlikten kurtulabilmek için arkadaşlarına tabi olmak ve gerekirse imamlık şerefini onlara bırakmak gerekir.27
d) Güçlü bir istinat noktasına dayanmak:
Bediüzzaman'a göre diyanet ehlinin sürekli ihtilaf içinde olup ittifak edememeleri zaaftan değildir. Tersine onların ihtilafı, kamil imandan gelen güçlü bir istinat noktasının var olmasından ileri geliyor. Ehl-i dalaletin ittifak içinde hareket etmeleri ise, kalben dayanabilecekleri bir istinat noktasının bulamamasından ileri geliyor. Çünkü zayıflar ittifaka muhtaç oldukları için kuvvetle ittifak ederler. Güçlüler ise, bir araya gelmeye ve daha da güçlenmeye ihtiyaç hissetmediklerinden. ittifakları zayıf oluyor. Bu tabiatta var olan bir kanundur. Meselâ, aslanlar tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için tek başlarına gezerler. Yabani keçiler kurtlardan korunmak için bir sürü teşkil ederler. Dolayısıyla zayıfların topluluğu ve şahs-ı manevîsi güçlü olduğu gibi, güçlülerin cemiyeti ve şahs-ı manevîsi de buna göre zayıftır. Sonuç olarak ehl-i hak olan dindarlar ittifaktaki gerçek kuvveti düşünmedikleri hatta aramadıkları için zararlı bir ihtilafa düşerler. Ehl-i dalalet ise, aczleri vasıtasıyla ittifaktaki gücün faydasını hissettiklerinden bir araya gelebiliyorlar. İşte bu ihtilaf hastalığının çaresi "ihtilafa düşmeyin, sonra cesaretiniz kırılır, gücünüz de elden gider"28 ayeti ve "iyilik ve takva konusunda işbirliği yapınız"29 ayetindeki ilâhî emirleri düşünerek riyâ ve gösterişten kurtulmaya çalışmaktır.30
e) Dünyevi işlere zaman ayıramamak:
YanıtlaSilBediüzzaman'a göre ehl-i hak genellikle âhirete ait faydaları düşündüğünden dünya hayatına ait meselelere yeterince eğilemiyor. Önemli bir sermaye olan vaktini bir tek meseleye harcamadığı için meslektaşlarıyla ittifakları muhkemleşmiyor. Ehl-i dünya ise yalnız ve yalnız dünya hayatını düşündüklerinden bütün hissiyatı, ruhu ve kalbiyle dünyaya ait meselelere şiddetli bir şekilde sarılır. Gerçekte beş paraya değmeyen bir cam parçasına beş lira değer verdiği gibi, beş yüz liralık vaktini de o dünyevi meseleye hasreder. Elbette bu kadar fiyat verip şiddetli hissiyat ile sarılmak batıl yolda bile olsa, samimi bir ihlâstan kaynaklandığı için muvaffakiyete ve ehl-i hakka galebe etmeye sebep olur. Bu galebe sonucunda ehl-i hak zillete, mahkûmiyete ve riyaya düşüp ihlâsı kaybeder ve ehl-i dünyaya dalkavukluk yapmaya mecbur olur. Bunun çaresi ise, birbirinin kusuruna bakmamak, ayıpları görmemek, "Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan kaçıp giderler."31 ayetinde yer alan edep prensipleriyle edeplenmek ve harici düşmana karşı dahili münakaşalara son vermektir.32
Bediüzzaman'a göre müminler ehl-i dünyadan daha şiddetli bir şekilde birbirileriyle ittifak etmekle yükümlüdürler. Çünkü yüzlerce ayet ve hadis uhuvveti, muhabbeti ve müminler arasındaki işbirliğini emrediyor. O halde müminler meslektaşları ve dindaşlarıyla, ehl-i dünyadan daha çok ittifak etmek zorundadırlar. Eğer bir mümin "Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktini sarf etmektense o çok kıymetli vaktini zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim" deyip ittifakı zayıflaştırırsa büyük bir sorumluluk altında kalır. Çünkü müminlerin ittifakına çalışmak manevî bir cihattır. Manevî cihatta ise, küçük mesele zannedilen şey bazen çok büyük olabilir.33
f) Müsabaka şartlarına riayet edememek:
Bediüzzaman'a göre ehl-i hakkın ihtilaflı rekabetleri kıskançlıktan ve dünya hırsından değil, hak yolda güzel bir haslet olan müsabaka şartlarına riayet edememektendir. Ehl-i dalalet, menfaatlerini kaçırmamak için her şartta arkadaşlarıyla ittifak edip menfaat etrafında toplanabildikleri halde dindarlar ihlâsı kaçırıp sırf Allah rızâsı için çalışmadıkları ve birbirileriyle hayırlı işlerde yarışacakları yerde kıskançlık ve haset damarıyla hareket ettikleri için Müslümanların zillet ve mağlubiyetlerine sebep olmuşlardır. Oysa dini ve uhrevî işlerdeki müsabaka şartları ile dünyevi işlerdeki müsabaka şartları aynı değildir. Meselâ, dini ve uhrevî hizmetlerde haset ve kıskançlık olamaz. Çünkü dünyada bir tek şeye çok kimseler talip olduğundan ve bu geçici dünya insanın sınırsız arzularını tatmin edemediğinden ister istemez kıskançlık ve rekabet ortamı doğuyor. İnsanlar arzu ve isteklerini tatmin edebilmek için birbirileriyle yarışırlar. Âhiret ve âhirete ait işler ise kıskançlık ve rekabet konusu olamaz. Çünkü âhirette bir tek insana beş yüz sene mesafelik bir Cennet veriliyor. Bu itibarla âhiret işlerinde kıskançlık ve rekabeti doğuracak bir yarışma söz konusu olamaz. Bediüzzaman'a göre uhrevî amellerde kıskançlık eden ya riyâkardır, amal-i saliha suretiyle dünyevi neticeleri arıyor; veyahut sadık cahildir ki, amal-i salihanın nereye baktığını bilmiyor ve a'mal-i salihanın ruhu, esası ihlâs olduğunu derk etmiyor.34
YanıtlaSilg) İzzet ve zillet dengesi:
Bediüzzaman'a göre ehl-i dünya ve ehl-i gaflet hak ve hakikate istinat etmedikleri için zayıf ve zelildirler. Bu yüzden her zaman kuvvetlenmeye muhtaçtırlar. Ehl-i hak ise hak ve hakikate istinad ettikleri için her biri gittiği yolda yalnız Rabbini düşünüp tevfikine itimat ettiğinden manen kendisinde bir izzet ve arkasında büyük bir güç hisseder. Za'af hissettiği vakit yalnız Rabbine yalvarır ve Ondan medet ister. Kendi meşrebine muhalif olanlara karşı bir işbirliği ihtiyacını hissetmez. Hatta eğer kendisinde benlik varsa kendisini daima haklı ve muhalifini haksız kabul eder. Bu durum ittifak ve muhabbet yerine ihtilaf ve rekabete yol açar. Bediüzzaman'a göre bu müthiş sebebin yol açtığı vahim neticeleri önlemenin yegâne çaresi dokuz emirdir:
1- Müspet hareket etmek, yani kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek.
2- İslâm dairesi içinde hangi meşrepten olursa olsun medar-i muhabbet, uhuvvet ve ittifak olacak noktaları düşünüp ittifak etmek.
3- Kişi "mesleğim haktır veya daha güzeldir" diyebilir. Ancak başka mesleklerin çirkinliğini ima eden "Hak yalnız benim mesleğimdir" veya "güzel benim meşrebimdir" diyemez olan insaf düsturunu rehber edinmek.
4- Ehl-i hak ile ittifak etmenin tevfik-i ilâhînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medarı olduğunu düşünmek.
5- Ehl-i dalalet cemaat şeklinde ve kuvvetli bir şahs-ı manevî dehasıyla hücum ettiği için, o sahs-ı manevîye karşı her türlü ferdi mukavemetin zayıf düştüğünü anlayıp ehl-i hak ile ittifaktan bir şahs-ı manevî çıkarıp hakkaniyeti muhafaza ettirmek.
6- Hakkı batılın hücumundan kurtarmak
7- Nefsini ve enâniyetini
8- Ve yanlış düşündüğü izzetini
9- Ve ehemmiyetsiz, rekabetkarane hissiyatını terk etmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkıyla ifa eder.35
Dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan birisi şudur ki, ehl-i diyanet ve ehl-i dünya açısından başarı veya başarısızlığa baktığımız zaman sıfatların ve nitelikli davranışların galip geldiğini göreceğiz. Yani güzel hasletler, yüksek ahlak ve değerli sıfatlar kimde ise o başarılı olur. Bediüzzaman, Müslümanlarda olması lazım gelen sıfatların gayri Müslimlerde olması halinde galibiyetin de yer değişeceğine işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle, kâfirdeki Müslüman bir sıfat kâfiri muvaffak kılar, aynı şekilde Müslüman'daki kâfir bir sıfat Müslümanı mağlup eder. Onun için "Hak daima üstündür"36 hadisi netice ve sıfatlar itibariyle doğrudur.37 Çünkü sıfat-ı kelamdan gelen teşri'i emirlere karşı itaat ve isyan olabileceği gibi sıfat-ı iradeden gelen tekvini emirlere karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde ceza ve mükâfat genellikle ahirette olur. İkincisinde ise, ekseriyet itibariyle dünyada galip olmak veya mağlup olmak şeklinde tecelli eder. Meselâ, sabrın mükâfâtı zaferdir, tembelliğin cezası fakirlik ve sefalettir, çalışmak ve çalışmada sebat etmenin mükafatı galebe etmek ve üstün gelmektir. Bu durumda kâfirin tekvini emirlere karşı itaatte bulunması, ona galibiyet ve üstünlük gibi bir avantaj sağlarken, Müslüman'ın aynı emirlere karşı isyan etmesi ve onları dikkate almaması Müslüman'ın mağlubiyetine yol açmıştır denebilir. Eğer bugün Müslümanlar ittifak edecekleri yerde ihtilaf ediyorlarsa başarmaları ve düşmanlarına galip gelmeleri mümkün değildir. Aynı şekilde kâfirler işlerinde ve çalışmalarında samimi bir ittifak sergiledikleri zaman galip gelirler. Bediüzzaman tüm bu açıklamalarıyla ihlâssızlığın bir hastalık ve bir ahlaki zaaf olduğuna inanır ve bu hastalığın ancak ihlâs ile tedavi edilebileceğine işaret eder.
eder.
YanıtlaSil2- Kur'ân Hizmetkarlarının İhlâsı
Bediüzzaman, "âhiret kardeşlerim ve hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım" dediği Nur Talebeleri için yazdığı 21. Lem'a'nın başına önemli bir not koymuştur: "Bu lem'a la'akal her on beş günde bir defa okunmalı." Bediüzzaman bu sözüyle ihlâsın "Nur Talebeleri" için ne kadar önemli olduğunu vurguladığı gibi, onların başarılarının sırrının da ihlâs olduğuna işaret etmiştir. Bediüzzaman'ın bu sözleri aslında Kur'ân'a hizmet etmeyi amaç edinen bütün İslâmî cemaatler için de geçerlidir. O, 21. Lem'a'da, insan hayatında ve özellikle uhrevî hizmetlerde gerekli olan ihlâsın dokuz temel özelliğine vurgu yapar:
1) En mühim bir esas,
2) En büyük bir kuvvet,
3) En makbul bir şefaatçi,
4) En mühim bir nokta-i istinad.
5) En kısa bir tarik-i hakikat
7) En makbul bir dua-i manevî
8) En kerametli bir vesile-i makasıd
9) En yüksek bir haslet ve en sâfî bir ubudiyet
Bediüzzaman'a göre bu kadar önemli olan ihlâsın iki önemli ayağı vardır: Birincisi, amelde rızâ-i İlâhîyi gözetmek, ikincisi ise, kardeşlik hukukuna riayet etmektir. Bediüzzaman, ihlâsı kazanmak, ihlâsın engellerini aşmak ve onu muhafaza etmek amacıyla Nur Talebeleri için ikisi kardeşlik hukukunu muhafaza etmekle alakalı, birisi amelde rızâ-i İlâhîyi gözetmekle ilgili, bir diğeri de ihlâsın ve doğru olmanın gücüyle alakalı olmak üzere dört düstur ortaya koymuştur.
a) Birinci Düstur: Hizmet-i Kur'âniyede bulunanları tenkid etmemek:
Bediüzzaman, Hz. Peygamber'in "müminler bir ceset gibidir"38 hadisinden hareketle hizmet-i Kur'âniyede bulunanların topluluğunu, tek bir vücut kabul ederek bir insanın vücuduna ya da bir fabrikaya benzetmektedir. Bir insanın azaları birbirine rekabet etmediği ve bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabet edercesine uğraşmadığı gibi, Kur'ân hizmetinde bulunanların da birbirileriyle rekabet ederek uğraşmaları doğru değildir. Aksi takdirde insan vücudu vücut olmaktan çıkacağı, fabrika da sonuçsuz ve lüzumsuz kalacağı gibi, Kur'ân hizmetinde bulunanlar da ihlâsın verdiği manevî kuvvetten yoksun kalarak dağılırlar. Hatta Bediüzzaman'a göre hakiki ihlâsın gereği, kendisine rakip olabilecek bir kardeşi hakkında kardeşlik hislerini besleyerek onun üstünlüğüyle iftihar etmektir. Bu hususla alakalı olarak şöyle der: "Sakın birbirinize tenkit kapısını açmayınız. Tenkit edilecek şeyler kardeşlerinizin dışındaki dairede çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorsam, siz de Üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Adeta her biriniz ötekinin faziletlerine naşir olunuz."39
b) İkinci Düstur: Dostluğu gözetmek:
b) İkinci Düstur: Dostluğu gözetmek:
YanıtlaSilDostluğun, kardeşliğin ve arkadaşlığın hizmet-i Kur'âniyedeki önemine işaret eden Bediüzzaman, Kur'ân hizmetinde bulunanların kendi arkadaşlarının faziletleriyle iftihar etmeleri ve onların şerefleriyle şereflenmeleri gerektiğini ifade eder. Ehl-i tasavvufun Hz. Peygamber'in veya şeyhin sevgisini temel alan "fenafi'r-Resul ve fena fi'ş-şeyh" şeklindeki düsturlarına bağlı olmalarına karşılık Kur'ân hizmetinde bulunanların, kardeş sevgisini esas alan "fenafi'l-ihvan" düsturuna bağlı olmalarının daha doğru olacağını düşünen Bediüzzaman "fena fi'l-ihvan" düsturunu şöyle izah eder: "Yani kendi hissiyat-i nefsaniyesini unutup kardeşlerinin meziyetleri ve hisleriyle fikren yaşamaktır."40
c) Üçüncü Düstur: Amelde rızâ-i İlâhîyi gözetmek:u
Bediüzzaman, bu düsturu açıklarken hizmet arkadaşlarına özetle şöyle der: "Amelinizde rızâ-ı İlâhî olmalı. Eğer ameli dolayısıyla Allah bir insandan razı olursa bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur. Eğer insanın amelini Allah kabul ederse, bütün halk reddetse tesiri yoktur. Allah râzı olduktan ve kabul ettikten sonra isterse ve hikmeti iktiza ederse halka da kabul ettirir, onları da râzı eder. Onun için bu hizmette doğrudan doğruya ve yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızâsını esas maksat yapmak gerektir"41 Çünkü O'na göre amelin (ibadetin) ruhu ihlâs olduğu gibi42 ibadetin kabul edilebilmesinin tek şartı da yine ihlâstır.43 Hatta Kur'ân'da "imanınızda ihlâslı olun" yerine "iman edin" cümlesinin kullanılması ihlâslı olmayan imanın zaten iman sayılamayacağına işaret etmektedir.44
Bediüzzaman, bu konuda en çok korkulan şeyin hizmet-i imaniye esnasında insanların rızasını gizli de olsa talep etmeye çalışmaktır. Bir çok mektubunda bu konuya temas etmekte ve talebelerini bu konuda uyarmaktadır. Hatta kendisine övgü yağdıran bir çok mektubu, sırf Allah rızâsına aykırı olmasın diye ya reddediyor, ya Risale-i Nur adına kabul ediyor veyahut üzerine bazı notlar düşerek düzeltmeye çalışıyor. "Lütfi'nin arkadaşı Zeki" olarak imzasını atan bir talebesinin kendisine yazdığı bir mektubunda, "Aziz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin ve siz destanlarda geziniz" şeklinde bir ifadeye yer vermesi üzerine Bediüzzaman'ın şu notunu görüyoruz: "Bu kardeşimin bu hissine iştirak etmiyorum. Rızâ-i İlâhî kafidir. Eğer O yar ise her şey yardır. Eğer O yar değilse bütün dünya alkışlasa beş paraya değmez. İnsanların takdiri, istihsanı eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetini izale eder."45
d) Dördüncü Düstur: İhlâstaki manevî gücü fark etmek:
Bediüzzaman bu düsturu açıklarken "Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz." diyerek konunun önemine işaret eder. Ona göre ihlâslı olmak ya da haklı bir konumda olmak bizatihi insana güç kazandıran bir durumdur. İhlâsın insana ve topluma bu kadar güç kazandırmasındandır ki, haksızlar bile haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.46 Çünkü başarı ve galibiyet için vasıflar ve vesileler önemlidir. Başka bir ifadeyle, bir kâfirde bulunan Müslüman bir sıfat, Müslüman'daki gayri meşru sıfatına galip gelir, neticede Müslüman değil, kâfir başarılı olur.47
YanıtlaSilBediüzzaman ihlâsta bulunan güç ve kuvvete kendi hizmetini örnek vererek, yüz hatta bin misli fazla yardımcılara rağmen 20 yılda İstanbul'da ve kendi memleketi olan Van'da yaptığı dini ve ilmi hizmetin yüz mislinin Barla'da 7-8 yılda gerçekleştiğini ifade eder ve şöyle der: "... Burada (Barla'da) ben yalnız, garip, yarım ümmi ve insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmet yüz derece eski hizmetten daha fazla muvaffakiyeti gösteren manevî kuvvet sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyyen şüphem kalmadı."
Bediüzzaman'a göre Allah da ihlâs sahiplerine özel bir önem atfetmektedir. Adeta insanlardaki ihlâs gücü Allah'ın merhametini celbetmeye vesile oluyor, denilebilir. Bu manada birçok yerde kendisinin ve Risale-i Nur Talebelerinin "istihdam edildiğinden" söz ederek, ihlâs ve sadakat sahibi olanların Allah tarafından istihdam edildiklerini dile getirir. Süleyman adında kendisine hizmet eden bir talebesinin yaptığı hizmet karşılığında maddî hiç bir şey kabul etmediğine dikkat çeken Bediüzzaman, o talebenin, hizmetini safi, halis ve lillah için yapmasından dolayı Allah tarafından istihdam edildiğini söyler.48
Kur'ân-ı Kerim'de sabırlı yüz adamın bin insana bedel olduğu, başka bir ifadeyle sabırlı bir tek adamın on adam kuvvetinde olduğu49 ifade edilmekle birlikte Bediüzzaman "Bazen bir adamın ihlâsı 20 adam kadar fayda verir"50 diyerek ihlâsın verdiği kuvveti bir misalle izah ediyor ve özetle şöyle diyor:
"Dört kere dört ayrı ayrı yazılsa on altı eder. Eğer sayısal değerleri itibariyle bir çizgi üstünde omuz omuza verseler dört bin dört yüz kırk dört değerinde olur. Aynı şekilde Kur'ân'a hizmet eden dört fedakar insanın manevî gücünün dört bin kişinin gücünü aştığı pek çok tarihi vaka ile sabittir."51 Bediüzzaman uhuvvetin ve iman kardeşliğinin yol açtığı hem matematiksel, hem manevî gücün sırrını şöyle izah eder: "Hakiki ve samimi bir ittifakta her bir fert sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Sanki on hakiki müttehit adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor ve yirmi elle çalışıyor." Hatta O'na göre samimi bir dayanışma korkulara ve ölüme karşı bile önemli bir siperdir. Çünkü ölüm gelse bir ruhu alır. Ama sırr-ı uhuvvetle, rızây-ı İlâhî yolunda ve uhrevî işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, "Diğer ruhlarım sağ kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayat idame ettirdiklerinden ben ölmüyorum" der ve ölümü gülerek karşılar.52
YanıtlaSilBediüzzaman yukarıda anlatılan ihlâs düsturlarına çok önem atfeder. Hatta Nur Talebelerini sarsmak ve onları meşrep ve fikir ihtilafıyla birbirine düşürmek için üç adamın tayin edildiğine dikkat çekerek, bu planı bertaraf etmenin tek çaresinin ihlâs düsturlarına sarılmak olduğunu vurgular ve özetle şöyle der: "Bizler, imkan dairesinde bütün kuvvetimizle lem'a-i ihlâsın düsturlarını ve hakiki ihlâsın sırrını mabeynimizde istimal etmek vücup derecesine çıkmıştır. Bizler lüzum olsa birbirimize ruhumuzu feda etmeye hazır olmalıyız."53
C- İhlâsın Muhafazası
Bediüzzaman ihlâsı kazanmanın ve onu muhafaza etmenin gerekliliği hususunda bir çok noktaya temas etmiştir. Ona göre bazı sebepler insanı daha çok ihlâslı olmaya sevk ettiği gibi ihlâsın muhafazasını da sağlamaktadır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür.
1- Rabıta-i Mevt
Bediüzzaman ihlâsı kazanmanın ve onu muhafaza etmenin en önemli vesilelerinden birisinin rabıta-i mevt (ölümü düşünmek) olduğunu ifade eder. Ona göre ihlâsı zedeleyen, insanı dünyaya ve riyâya sevk eden "tul-i emel" (hiç ölmeyecekmiş gibi uzun yaşama ümidi) olduğu gibi, riyâdan nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran da rabıta-i mevttir. Yani ölümü düşünüp dünyanın fani olduğunu mülahaza edip nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Bediüzzaman "Her nefis ölümü tadacaktır"54 ve "Muhakkak ki, sen de öleceksin onlar da öleceklerdir"55 ayetlerine ve "Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz"56 hadisine dayanarak ölüm düşüncesinin ihlâsı muhafaza etmenin en büyük vesilesi olacağını söyleyerek, gaflet ve alışkanlık perdelerini insanın gözünden kaldıran şu ilginç misali zikreder: "Evet insan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür, daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-i etemme yol açar."57
2- Tefekkür-Huzur
Bediüzzaman'a göre, insan tahkikî iman kuvvetiyle ve tefekkür-ü imanîden gelen parıltılarla bir nevi huzur bulabileceğini ve bu imanî tefekkür sayesinde Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğunu düşünerek Ondan başkasının teveccühünü aramanın, Onun huzurunda başkasına bakıp ondan medet istemenin o huzurun edebine aykırı olacağını düşünür, riyâdan kurtulur ve ihlâsı kazanır.58
3- Beşerin Zulmü
YanıtlaSilBediüzzaman Kur'ân hizmetkarlarının, Kur'ân hizmetinde temel bir kural olan "müspet hareket" prensibine bağlı oldukları için, her olayı hayra yorma ve her şeyde kader-i İlâhînin olumlu bir cilvesini görmek istidadında olduklarını ifade eder. Kendi ifadesiyle, "Risâle-i Nur'un meslek-i esası ihlâs-i tam ve terk-i enâniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde baki lezzetleri hissedip aramak ve fani aynı lezzet-i sefihanede elemleri... göstermektir."59 Ona göre her hadisede iki sebep vardır. Birisi zahiridir ki, insanlar buna göre hükmedip çok defa zulmederler. Birisi de hakikattir ki, kader-i İlâhî ona göre hükmeder. Meselâ, bir adam yapmadığı bir hırsızlık suçu ile zulmen hapse atılır; fakat gizli bir cinayetine binaen kader-i İlâhî hapsine hüküm verir. Beşer zulmeder, kader adalet eder.60
Bediüzzaman yaklaşık on ay süren Denizli hapsini bir musibet olarak kabul eder; ancak bu musibetin elması cam parçalarından, sadık ve fedakar insanları tereddütlü ve sebatsızlardan, halis ve muhlisleri benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayırdığına dikkat çekerek hapis musibetiyle imtihan olmanın iki önemli neticesini şöyle zikreder: "Birisi, zulm-u beşer, ehl-i dünyaya ve siyaset evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalade bir hizmet-i diniyeye yol açtı. İkincisi, kader-i İlâhî birbirini çok seven fakat görüşmek imkanına sahip olmayan kardeşleri bir meclise getirdi; zahmetleri ibadete ve zayiatları sadakaya çevirdi."61 Hatta Bediüzzaman Denizli hapsinden arkadaşlarına yazdığı bir mektubunda, "Bu işkence neden oluyor, hizmetimize ne faydası vardır?" diye kendi kendine bir soru sormuş, daha sonra bu soruya cevap meyanında "zahmet içinde rahmet vardır" düşüncesinden hareketle şunları yazmıştır: "Birden bu sabah kalbe geldi ki, sizin bu şiddetli imtihana girmeniz ve altın mı, bakır mı diye mihenge vurularak her bakımdan insafsızca tecrübe edilmeniz hizmetiniz için gereklidir. Çünkü böyle bir imtihan meydanında herkes anladı ki, bu hizmette hiç bir hile, hiç bir garaz, hiç bir enaniyet, dünyevi ya da uhrevî hiç bir şahsi menfaat yoktur."62
Görülüyor ki, Bediüzzaman, "zahmet içinde rahmet vardır" kaidesinden hareket ederek ve her olayda kaderin adalet yönünü düşünme yönündeki iyimser ve hoşgörülü karakteriyle beşer zulmünün Kur'ân hizmetkârlarını ihlâsa ve samimiyete sevk edip riyadan kurtardığına inanmaktadır.
YanıtlaSilD- İhlâsın Alametleri
Bediüzzaman sık sık ihlâslı olmanın kolay olmadığını vurgulayarak bu konuda bazı ipuçlarına ve alametlere temas etmektedir. Şöyle ki:
1- Sebat ve Metanet
Bediüzzaman birçok mektubunda Kur'ân hizmetinde ihlas-ı tammeden sonra en büyük esasın sebat ve metanet olduğunu ifade eder.63 Davaya bağlılık ve deyim yerindeyse, bulunduğu mevziyi terk etmemek anlamına gelen sebat ve metanet ihlâslı olmanın bir alameti olduğunu söylemek mümkündür. Ona göre Nur hizmetinin verdiği manevî büyük neticelere karşılık, Risale-i Nur da hizmetkârlardan sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet istemektedir. Bediüzzaman "Isparta Kahramanları" dediği ilk talebelerini örnek göstererek onların gösterdikleri harikaların ve cihan değerindeki Nur hizmetinin esasının onların harika sadakatleri ve fevkalade metanetleri olduğu ifade ederek şöyle der: "Bu metanetin birinci sebebi kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir, ikinci sebebi cesaret-i fitriyedir."64
2- Sadakat
Bediüzzaman'a göre ihlâsın önemli alametlerinden birisi de sadakattir. O, "sadakat ve ihlâsın dahi velayet gibi kerametleri vardır"65 diyerek sadakat ve ihlâsın insanın manevî hayatındaki yerine ve gücüne işaret etmektedir. Bediüzzaman bir çok mektubunda Nur Talebelerinin "iman ve sadakat şartıyla"66 kendi dualarında dahil olduklarını özellikle vurgular ve sadakatin ihlâsın en büyük alametlerinden biri olduğunu ifade eder. Hatta ahirzamanda gelecek olan zatın (Mehdi'nin) en önemli üç vazifesinden söz ederken bu üç vazifenin en büyüğü ve en ehemmiyetlisinin iman-ı tahkikiyi neşretmek ve ehl-i imanı dalaletten kurtarmak olduğunu ifade ettikten sonra "ancak bu vazife maddî kuvvetle değil, kuvvetli bir itikad ve ihlâs ve sadakatle yapılır" demektedir.67 Şu halde sadakat ihlâsın en önemli alametlerinden birisidir, denilebilir. Çünkü sadakat olmadan ihlâstan söz etmek de mümkün değildir.
3- Muvaffakiyeti ve Hayırlı Neticeleri Öncelikli Hedef Yapmamak
Bediüzzaman ihlâsın alameti olarak Kur'ân hizmetkârlarının yaptığı işin karşılığında maddî ya da manevî hiç bir makamı talep etmemeleri, Allah'a ait olan muvaffakiyet ve hayırlı neticeleri de beklememeleri gerektiğine dikkat çekerek özetle şöyle der: "Biz vazifemiz olan iman hizmetini ihlâsla yapmaya çalışmalıyız. Muvaffakiyet ve hayırlı neticeleri beklemek yönünde Allah'ın işine karışmamalıyız."68 Ona göre Nur Talebeleri, "en hayırlı iş en zahmetli olanıdır" kaidesinden hareketle hapishanedeki sıkıntılara şükretmeli, hatta bu sıkıntılara, amellerinin Allah tarafından kabul edildiğinin bir işareti olarak bakmalıdırlar."69
YanıtlaSilE- İhlâsın Kırılması
Kuşkusuz ihlâsı kazanmak kadar onu muhafaza etmek ve kırılmasına engel olmak da çok önemlidir. Bu itibarla Bediüzzaman ihlâsın nasıl ve hangi hallerde kırılabileceğine işaret etmiştir. Şöyle ki:
1- Kendini Methetmek
Bunun zıddı tevazudur. Mütevazı bir insan kendisini methetmeyeceği gibi başkasının kendisini methetmesinden de hoşlanmaz. Bu yüzden Bediüzzaman bir insanın kendisini methetmesinin ihlâsı kıracağına inanır. "Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez"70 ayetinden ve benzeri birçok ayetten hareketle kendi nefsini seven ve kendini beğenen insanın başkalarını samimi olarak sevmeyeceğini, sürekli bir şekilde kendini beğendirmeye çalışacağını, mübalağa ve yalanlarla kendi nefsini daima meth, hatta takdis edeceğini ve sonuçta uhrevî amellerde ihlâsı kaybedeceğini ifade eder.71 Bediüzzaman toplumda imanın kuvvetlenmesi için hakikati hiçbir şeye feda etmeyen ve nefsine hiçbir hisse vermeyen insanların bulunması gerektiğine dikkat çeker.72
Bediüzzaman kendi eseri olan Risale-i Nur'un neşredilmesinin ve bütün dünyaca tanınıp bilinmesinin nefsine verebileceği memnuniyetin enâniyete yol açacağı ve ihlâsı kıracağı ihtimaline binaen hiç bir müellifin cesaret edemediği bir itirafta bulunmuştur. Buna göre Risale-i Nur kendi eseri ve malı değil, Risale-i Nur Kur'ân'ın malıdır. Şu sözler onundur: "Bunu katiyyen ilan ediyorum ki, Risâle-i Nur Kur'ân'ın malıdır. Benim ne haddim var ki, ona sahip olayım; ta ki, kusurlarım ona sirayet etsin. Belki ben o nurun kusurlu bir hadimi ve o elmas mücevherat dükkanının bir dellalıyım. Benim karmakarışık vaziyetim ona sirayet edemez, ona dokunmaz."73
Bediüzzaman, Risale-i Nur'un verdiği dersin, ihlâs hakikati, enâniyeti terk etmek ve daima kendini kusurlu bilmek olduğunu vurgulayarak, kusurların birer akrep gibi insanın boynuna dolandığını, bu kusurları iyi niyetle haber verenlere minnettar olmak gerektiğini dile getirir.74 Ancak Bediüzzaman kusurları haber verirken iyi niyetin ve her zaman iyimser düşünmenin önemine işaret ederek şöyle der: "Bizler kusurumuzu görene ve bize bildirene -fakat hakikat olmak şartıyla- minnettar oluyoruz, 'Allah râzı olsun' deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa nasıl memnun oluruz; aynı şekilde kusurumuzu -fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid'alara ve dalalete yardım etmemek kaydıyla- kabul edip minnettar oluyoruz."75 Çünkü Risale-i Nur mesleğinin esası "mahviyet, ihlâs ve terk-i enaniyettir."76
YanıtlaSilBediüzzaman, kendisini methetmek isteyen bazı Nur Talebelerine yazdığı mektupta, şan ve şereften, kendine güvenmek ve şahsını beğendirmekten ürktüğünü, kendisine karşı yapılan övgülerden asla hoşlanmadığını açıkça ifade ederek şöyle der: "İki ihlâs lem'ası ve mesleğimizin ihlâs, uhuvvet ve hillet esasları bu tarz medihlere müsaade etmez."77 Nefsin çok gizli desiseleri bulunduğunu, insanın vakar perdesi altında kendini büyük göstermek için benliğin zararlı ve fani zevklerini arayabileceğini, bunun ise sırr-ı ihlâsa aykırı olduğunu açıkça belirtir.78
Bediüzzaman, kendisine sık sık övgüler dolu mektuplar yazan talebelerinin bir kısım mektuplarını kabul etmesi üzerine Afyon mahkemesi tarafından "Neden senin talebelerin seni methediyorlar?" diye suçlanmak istemiştir. Bediüzzaman bu suçlamaya karşı yazdığı müdafaasında, talebelerin hüsn-ü zanlarını ve samimi medihlerini bütünüyle reddetmenin onların hatırlarını kırıp Nurlara bir ihanet ve adavet hükmüne geçeceğini, o elmas kalemli ve altın kalpli yardımcıları kaçırmamak için onların medh-ü senalarını asıl mal sahibi ve Kur'ân'ın manevî bir mucizesi olan Risale-i Nur'a çevirdiğini beyan ederek şöyle der: "Acaba hiç bir kanun müstenkif ve razı olmayan bir adamı başkalarının onu methetmesiyle suçlu yapar mı ki, kanun namına hareket eden resmi memur beni suçlu yapıyor?"79
2- Makamlar
Bediüzzaman, maddî veya manevî makamların ihlâsı kırabileceğini, kendisinden örnek vererek ihlâsın kırılmaması için siyasetten ve siyaset kokan maddî ve manevî bütün mertebelerden kaçtığını açıkça ifade eder.80 Afyon mahkemesine yazdığı müdafaasında, elinden geldiği kadar nefs-i emmaresini hodfüruşluktan (kendini satmaktan) menetmeye çalıştığını, kendisine hüsn-ü zan eden talebelerinin hatırlarını yüz kere kırdığını, defalarca "Ben mal sahibi değilim, Kur'ân'ın mücevherat dükkanının biçare bir dellalıyım" dediğini söyledikten sonra özetle şunları kaydeder: "Ben değil dünyevi makamları, şan ve şerefi şahsıma kazandırmak, hatta manevî büyük makamlar bana verilse bile, hizmetteki ihlâsıma zarar gelmesin diye o makamları korkarak da olsa reddetmeye karar verdim."81
Bediüzzaman, hiç bir zaman benlik, şahsiyet, şahsi makamları arzu etmek, şan ve şeref kazanmanın Risale-i Nur mesleğinde bulunmadığını, Nur'daki ihlâsı bozmamak için manevî makamların verilmesi halinde bile o makamları bırakmak zorunda olduğunu ifade eder.82 Hatta ilk kez onda gördüğümüz bir fedakârlık biçiminden de söz etmek gerekir. Bediüzzaman, sadece maddî ve manevî makamları değil, aynı zamanda uhrevî makamları bile Kur'ân hizmeti için terk ettiğini dile getiren belki de ilk mümindir. Talebelerinin "Neden haklı olarak sana verdiğimiz manevî makamları şiddet ve hiddetle reddediyorsun?" şeklindeki sorularına özetle şöyle cevap veriyor: "Nasıl ki, ehl-i hamiyet bir insan, dostlarının hayatını kurtarmak için kendini feda eder, öyle de ehl-i imanın ebedi hayatını tehlikeli düşmanlardan korumak için lüzum olsa -hem lüzum var- değil yalnız layık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye hazırım."83
YanıtlaSilBediüzzaman'a göre enâniyet çağı olan bu çağımızda büyük makamlar her şeyi kendisine tabi kılar. Hatta dünyevi makamlar için mukaddesatı dahi feda ettirir. Bir adama manevî bir makam verildiği zaman, halkın nazarında kendini muhafaza etmek ve o makama kendini yakıştırmak için bazı kudsî hizmetlerini o makama basamak ve vesile yapar. Böyle bir durumda olan bir kimsenin ihlâsı korumasının mümkün olamayacağını ifade eden Bediüzzaman şöyle der: "Hakikat-i ihlâs, benim için şan ve şerefe ve maddî ve manevî rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. ... Kemiyet keyfiyete nispeten ehemmiyetsiz olduğundan halis bir hadim olarak hakikât-i ihlâs ile, her şeyin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermeyi, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşat etmekten daha ehemmiyetli görüyorum."84
Bediüzzaman'ın, "Neden Nur Talebelerinin evliyalar gibi manevî zevkler ve maddî kerametlere mazhariyetleri görünmüyor?" şeklindeki bir soruya verdiği cevap maddî ya da manevî makamların ihlâsı nasıl bozduğunu açıkça ifade etmektedir: "Sebebi sırr-ı ihlâstır. Çünkü dünyada muvakkat zevkler ve kerametler, tam nefsini mağlup etmeyen insanlara bir maksat olup uhrevî ameline bir sebep teşkil eder, ihlâsı kırılır. Çünkü amel-i uhrevî ile dünyevi maksatlar, zevkler aranmaz; aransa sırr-ı ihlâsı bozar."85
3- Maddî Menfaat
Bediüzzaman "Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin"86 ayetine dayanarak, maddî menfaatten kaynaklanan rekabetin ihlâsı kırdığını ifade eder. Ona göre bu millet hakikat ve âhiret için çalışanlara, onların uhrevî hizmetlerine iştirak etmek niyetiyle, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım etmiştir. Fakat bu menfaat kalben dahi olsa istenilmemelidir. Eğer istenilse ihlâsı zedeler. Kur'ân'a hizmet eden bir kimse, maddî menfaati kalben arzu edip beklenti içinde kaldığı zaman, onu başkasına kaptırmamak için hizmet arkadaşına karşı duyduğu kutsiyeti de kaybolur.87
4- Şöhretperestlik:
Bediüzzaman, şöhretperestliğin, şan ve şeref perdesi altında insanlara hoş görünmenin ve onların teveccühünü kazanmanın ve insanların nazar-ı dikkati kendine celbetmenin enâniyeti okşadığını ve nefs-i emmareye bir makam verdiğini ifade ederek bunun önemli bir ruhi hastalık olduğunu, hatta bu durumun "şirk-i hafi" (gizli şirk) denilen riyâkarlığa bir kapı açtığını ve ihlâsı zedelediğini söyler. Bediüzzaman, bu durumun Nur mesleğine bütünüyle aykırı olduğuna ve Nur mesleğinin uhuvvet mesleği olduğuna dikkat çekerek şöyle der: "Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir, o büyük şeref-i manevîyi şahsi, cüz'i bir şerefe ve şöhrete feda etmek Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim."88 Ona göre Risale-i Nur şarkirtlerinin kalbi, aklı ve ruhu böyle aşağı, zararlı ve süfli şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmare bulunduğu için ihtiyatlı davranmak gerekir. Risale-i Nur'un mesleği şeyhlik olsaydı makam bir olur ve o makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Fakat Risale-i Nurun mesleği uhuvvettir. Uhuvvetteki makam geniştir; kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Olsa olsa kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.89
Dinin Dünyaya Alet Edilmesi
YanıtlaSilBediüzzaman "Onlar dünya hayatını seve seve âhiret hayatına tercih ederler."90 ayetinden hareketle, 20. asrın, hayat şartlarını ağırlaştırması ve zaruri olmayan ihtiyaçları zaruri ihtiyaçlar seviyesine çıkarmasıyla Müslümanlara dünya hayatını âhiret hayatına bilerek tercih ettiren bir asır olduğunu ifade eder. Bediüzzaman bizzat yaşadığı bir olaydan söz ederek dünya hayatında muvaffak olsun ve işi rast gelsin diye diyaneti seven ve dini yaşayan bazı zatların kendisiyle alaka kurduklarını, hatta tarikatı bile keşif ve keramet için istediklerini, böyle kimselerin dini vazifelerin uhrevî meyvelerini dünya hayatına bir basamak ve dirsek yaptıklarını söyleyerek özetle şöyle der: "Oysa bunlar bilmiyorlar ki, uhrevî saadet gibi dünya saadetine sebep olan dini hakikatlerin dünyevi faydaları sadece tercih edici ve teşvik edici olabilirler. Eğer illet derecesine çıksa ve hayırlı bir işin yapmasına sebep ve fayda olsa, o ameli iptal eder, en azından ihlâsı kırılır, sevabı kaçar."91
Bediüzzaman, bu noktadan hareketle salih amelin ücretini bu dünyada beklemenin ihlâsa zarar verdiğini söyler. Kendisine, "Ben adam olamıyorum, gittikçe fenalaşıyorum ve manevî hizmetlerimin neticelerini göremiyorum" şeklinde mektup yazıp yardım isteyen birisine özetle şu cevabı veriyor: "Bu dünya darü'l-hizmettir, ücret almak yeri değildir. Salih amellerin ücretleri, meyveleri, nurları berzahta ve âhirettedir. O baki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tabi etmek demektir. Bu şekilde bir amel-i salihin ihlâsı kırılır, nuru gider. Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez. Verilse teşvik için verildiğini düşünüp şükreder."92
Bediüzzaman kesin ve net bir dille Risale-i Nur'un dünya işlerine alet edilemeyeceğini söyler. Çünkü Risale-i Nur önemli bir tefekkürî ibadet olması hasebiyle dünyevi maksatlara alet edilmez. Alet edilse ihlâsı kırar. Bediüzzaman, kudsi hizmetleri dünyaya alet edenleri, kavga ederken Ku'an'ı kendisine siper yapan çocuklara benzetmektedir. Başına gelecek darbeleri önlemek için Kur'ân'ı başına koyan kavgacı çocuk misali, "Risale-i Nur muannit hasımlara karşı siper edilemez."93 der.
6- Havf ve Tamah
Bediüzzaman'a göre insanda bulunan en önemli hislerden birisi korku damarıdır. Dessas zalimler bu korku damarından çok istifade ediyorlar ve onunla korkakları gemlendiriyorlar. Çok ehemmiyetsiz evhamla çok ehemmiyetli şeyleri onlara feda ettiriyorlar. Halbuki, ona göre Cenab-ı Allah korku damarını hayatı tahrip etmek için değil, hayatı korumak için vermiştir. Eğer insan her şeyden korkacak hale gelirse hayat yaşanmaz bir hal alabilir. Bediüzzaman korku damarının ihlâsın kaybolmasına yol açtığı münasebetiyle talebelerine şöyle der: "İşte ey kardeşlerim, eğer ehl-i ilhadın dalkavukları sizi korkutarak kudsi cihad-i manevînizden vazgeçirmek için size hücum etseler onlara deyiniz ki, biz hizbü'l-Kur'ânız 'Şüphesiz Kur'ân'ı biz indirdik ve onun koruyucusu da biziz'94 ayetinin sırrıyla Kur'ân'ın kalesindeyiz. 'Hasbünallahu ve nime'l-vekil' etrafımızı çevirmiş muhkem bir surdur."95
YanıtlaSilKuşkusuz insanın önünde bekleyen önemli tuzaklardan birisi de tamahtır. Bunu "derd-i maişet" ya da "hırs" olarak da ifade etmek mümkündür. Rızkın mahlûkat arasındaki ilâhî taksimatını anlamayan insan genellikle rızkından endişe etmeye başlar. Bu da, insanın rızk arama çabasında hırs ve tamah göstermesine sebep olur. İhlâsı kıran, uhrevî amelleri zedeleyen ve insanı riyâya sevk eden en önemli faktörlerden birisinin de hırs olduğunu ifade eden Bediüzzaman'a göre, hırs ve tamah insanı riyâkarane bir vaziyete sokar. Çünkü ehl-i takvanın hırsı varsa insanların teveccühünü ister. İnsanların teveccühünü isteyen bir kimse ise tam ihlâsı elde edemez.96 Bediüzzaman'a göre hırs ve tamahın ilacı iktisat, kanaat, tevekkül ve kısmetine rızâdır.97 Çünkü hırs ihlâsı kırdığı gibi kanaat da ihlâsın kapısını açmaktadır.98
Bediüzzaman, "derd-i maişetin" bir zaruret olarak kabul edildiğine dikkat çekerek, ancak buna iktisat ve kanaatle karşı koymak gerektiğini söyler. Zaruret derecesine düşen bir kimsenin zekâtı kabul edebileceğini, ancak bunu hırs ve tamah şeklinde ve lisan-ı hal ile istememek gerektiğini ifade eder.99 Tamah ve maaş yüzünden bid'alara giren ve bu yüzden ihlâsı kaybeden âlimlerin Hz. Ali tarafından tokatlandığına dikkat çeken Bediüzzaman Emirdağ'ında bulunduğu sıralarda kendisine maaş teklif eden hükümetin teklifini reddettikten sonra durumu talebelerine bildirir ve özetle şöyle der: "Eğer kabul etsem yetmiş senelik hayatım gücenecek ve bu ahirzamandan haber verip tamah ve maaş yüzünden bid'alara giren ve ihlâsı kaybeden âlimleri tokatlayan Hz. Ali (ra) dahi benden küsecek ihtimali var ve Risale-i Nur'un hakiki ve safi olan ihlâsı beni de ihlâssızlıkla itham etmek ciheti var."100
İnsanın en zayıf damarının derd-i maişet ve tamah olduğunu ifade eden Bediüzzaman, ehl-i dünyanın bu damardan istifade ederek kendisini çürütmek istediklerini, ancak muvaffak olamadıklarını anlatırken: "Nihayetinde o zayıf damardan bir şey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki, onların mukaddesatlarını dahi feda ettikleri dünya malı nazarımızda hiç ehemmiyeti yoktur"101 diyerek, esasen ihlâs niyetini ihlal eden ve içinde garaz ihtiva eden unsurları barındıran neseb (hanedanlık), nesil (soy-sop), tamah ve havf (korku) ile hiç tanışmadığını dile getirir102 ve talebelerinin kendisini örnek almasını tavsiye eder.
Sonuç
YanıtlaSilAllah insanla sözleşme akdetmiştir. İnsanın başıboş bırakılmayacağından söz eden bir çok ayet-i kerime,103 insanın dünyaya gönderilirken sözleşmeden doğan çok ağır bir sorumluluğun altında olduğunu ve bu sorumluluğun gereği olarak Allah'a iman ve O'na ibadet etmekle mükellef olduğunu gösterdiği gibi, "Yalnız benden korkunuz",104 "Her durumda adil davranın"105 ve "Hislerinize uyup adaletten sapmayın"106 gibi ayetler de Allah'ın ahdine riayet etmemin sadakat, samimiyet ve ihlâsla iş yapmak anlamına geldiğini, ihlâsın, "Allah'tan korkmak" ve "Her durumda adil davranmakla" eşanlamlı olduğunu göstermektedir.
İslamiyet’in esas sırrının ihlâs olduğunu kabul eden Bediüzzaman'a göre, yaratılışın en önemli neticesi ve hilkatin en yüksek gayesi olan marifetullahın (Allah'ı hakkıyla tanımanın), ibadetin ve amel-i salihin ruhu da ihlâstır. Ona göre ihlâsta o kadar önemli bir güç vardır ki, haksızlar bile şer işlerinde gösterdikleri ihlâstan dolayı muvaffak olmaktadırlar. Hakiki bir validelik şefkatini taşıyan kadınların ihlâsta ve kahramanlıkta erkeklerin çok ilerisinde olduklarına dikkat çeken Bediüzzaman107 "her olayın iyi tarafına bakmak gerekir" prensibinden hareketle beşer zulmünün arkasında kaderin bir cilvesi bulunduğunu ve insanı ihlâsa sevk ettiğini ifade eder.
Gerçek ihlâsın elde edilebilmesi ve güzel ahlakın zirvesine ulaşabilmek için hakikatin (dinin) hiç bir şeye feda edilmemesi ve insanın kendi nefsine hiç bir hisse tanımaması gerektiğini savunan Bediüzzaman'a göre, insan kendi vazifesini Allah'ın vazifesiyle karıştırmamalıdır. Zira muvaffak etmek ve hayırlı neticeleri ihsan etmek Allah'ın işidir. Dünyevi veya uhrevî işlerde birbirine rekabet etmenin ihlâsı zedelediğine işaret eden Bediüzzaman, kendisine rakip olabilecek bir mümin kardeşi hakkında kardeşlik hissini öne çıkarmanın gerçek ihlâsın bir gereği olduğunu ifade eder.
Risale-i Nur dairesine ihlâsla girenlerin ulvi ve külli bir ubudiyete ve yüksek bir ahlaka sahip olduklarına, "iştirak-i amal" kaidesiyle kazançlarının külli olduğuna dikkat çeken Bediüzzaman, ihlâs kuvvetinden sonra en büyük kuvvetlerinin iştirak-i amal-i uhrevîye (ahirete ait işlerde ortaklık yapmak) olduğunu ifade eder.108 İhlâs sırrının insanı siyasetten, maddî ve manevî bütün makamlardan, hatta uhrevî lezzetlerden dahi vazgeçirdiğini söyleyen Bediüzzaman, velayet yollarının en mühim esasının109 ve tarikat şeyhlerinin asıl mesleğinin yine ihlâs olduğunu,110 Müslüman'ın hayatında ihlâsın önemli bir esas olduğunu açıkça dile getirir. Risale-i Nur'un asıl mesleğinin hakikat-i ihlâs, terk-i enâniyet ve daima kendini kusurlu bilmek olduğunu kabul eden Bediüzzaman'a göre ihlâs, şan, şeref, maddî ya da manevî rütbelere vesile olabilecek her şeyden daha üstündür. Çünkü ihlâs, insanın kurtuluşuna vesile olan ibadetin ve amel-i salihin ruhu hükmündedir ve insanlığın temel ahlaki umdesidir.
Öz
YanıtlaSilYaratılışın temel esası, yaratıcısını tanımak ve O'na ibadet etmektir. Eğer insanlar Allah'ı tanımasalar ve ibadet etmeselerdi, hayatlarının bir anlamı olmazdı denilebilir. Çünkü, iman ve ibadet hayatın ve varlığın ruhudur.
Sonra, ibadetin ruhu var mıdır? Eğer varsa, bu ruh nedir? Bediüzzaman bu soruya şöyle cevap vermektedir: "İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gösterilse, o ibadet batıldır. Faydalar, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar." Aslında Bediüzzaman'a göre ibadet, insanların hayatında bir vasıta değil insan hayatının gerçek amacıdır. Bu nedenle, ihlassız ibadet ahlaki olmadığı gibi, ibadet de sonsuz bir mükafatı kazanmak ya da cezadan kurtulmak için yapılmamalıdır.
Bu yüzden, fıtrat için esas ve en münasip olan şey erdem, iyilik ve adaletin gerçekleştirilebilmesini mümkün kılabilmek için her türlü faaliyette bulunmasıdır, bu da, ibadetin ruhundan oluşan ihlas çerçevesinde olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Sorumluluk, ihlas, ibadet ve ahlak
Abstract
The main purpose of creation is to get to know the creator and worship Him. It can be said that if human beings do not know Allah and not worship Him, their lives would mean nothing. Because faith and worship are the spirit of life and existence.
Then, is there a spirit of worship? If so, what is that spirit? Badi' al-Zaman's reply to this question is this: "The spirit of worship is sincerity. Sincerity is doing a worship only for the fact that it was commanded. If any other reason or benefit is shown as the rationale behind a worship, that worship becomes invalid. Benefits and reasons can only be preferabilities but not rationales. In fact, according to Badi' al-Zaman, worship is not a means in the life of human beings but it is the real purpose of human life. Thus, insincere worship is not only without a moral basis, but worship should not also be done to gain eternal reward or to relieve from the punishment.
Hence, what is basic and most suitable for the human nature is to do every kind of action to make possible the realisation of morality, goodness and justice, that is, within the framework of sincerity that comprises of the spirit of worship.
Key Words: Responsibility, sincerity, worship and morality
ey Words: Responsibility, sincerity, worship and morality
YanıtlaSilDipnotlar
1. Enbiya, 21/23
2. Buruç, 85/16
3. Bakara, 2/63,93
4. Taha, 20/115
5. Nisa, 4/165
6. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyâtı, I, 448, Nesil Basım-yayım, İst., 1996.
7. Yasin 36/60-61
8. Bakara, 2/177
9. Ali Bulaç, Sözleşme, Kasım 1997, sayı, 1.
10. Zariyât, 51/56-57
11. Said Nursi, Lem'alar, 267, Yeni Asya Neş., İst., 1996
12. Müminun, 23/115
13. Kıyame, 75/36
14. Said Nursi, Risale-i Nur Külliyâtı, I, 134
15. A.g.e., II, 1216
16. A.g.e., II, 1216
17. En'am, 6/152
18. Maide, 5/7,8
19. Nisa, 4/135
20. Risale-i Nur Külliyatı, I, 546
21. Rüşvet-i mutlaka için bkz. A.g.e., ,1773, 1813. (Bediüzzaman şöyle der: Hatta eğer bir Müslüman dinini terk edip dine karşı "lakayt" olsa, anarşist olur ve hiçbir kayıt altına alınamaz. İstibdad-ı mutlak ya da rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye veya tedbirle idare edilemez, A.g.e. a.y.)
22. A.g.e.,I, 662
23. A.g.e., I, 662
24. A.g.e., I, 663
25. A.g.e., a.y.
26. Hadis için bkz. Münavi, Feyzü'l-Kadir, II, 28
27. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 663
28. Enfal, 8/46
29. Maide, 4/2
30. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 655
31. Furkan, 25/72
32. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 655
33. a.g.e., I, 1666
34. Risale-i Nur Külliyâtı, a.y.
35. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 663
36. Buhari, Cenaiz, 79
37. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 332
38. İbni Maceh, Zühd, 38
39. Risale-i Nur Külliyâtı, II, 1459
40. A.g.e., I, 670
41. A.g.e., a.y.
42. A.g.e., II, 1216
43. A.g.e., II, 1222
44. Bakara, 2/13 "Onlara, insanların iman ettiği gibi siz de iman ediniz, denildiği vakit...."
45. A.g.e., II, 1197
46. A.g.e., I, 669
47. A.g.e., I,333
48. A.g.e., II, 1491
49. Enfal, 8/65
50. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 1079
51. A.g.e., I, 669
52. A.g.e., a.y.
53. A.g.e., I, 1082
54. Al-i İmrân, 3/185
55. Zümer, 39/30
56. Tirmizî, Zühd,4, Kıyâme, 26; Neseî, Cenâiz, 3; İbnu Maceh, Zühd, 31
57. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 670
58. A.g.e., a.y.
59. A.g.e. I, 1002
60. A.g.e., I, 1001
61. A.g.e. a.y.
62. A.g.e., II, 1491
63. A.g.e., II, 1667
64. A.g.e., II, 1630
65. A.g.e., II, 1514
66. A.g.e., II, 1633
67. A.g.e., II, 2020
68. A.g.e., I, 1074
69. A.g.e., a.y.
70. Lokman,31/18
71. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 741
72. A.g.e., I, 1046
73. A.g.e.,II, 1695-1696
74. A.g.e., a.y.
75. A.g.e., a.y.
76. A.g.e., II, 1725
77. A.g.e., II, 1747
78. A.g.e., II, 1764
79. A.g.e., II, 1068
80. A.g.e., II, 2197
81. A.g.e., I, 1045
82. A.g.e., I, 1068
83. A.g.e., II, 1708
84. A.g.e., a.y.
85. A.g.e., II, 1713
86. Bakara, 2/41
87. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 670
88. A.g.e., I, 671
89. A.g.e., I, 672
90. İbrahim, 14/3
91. Risale-i Nur Külliyâtı, II, 1615
92. A.g.e., II, 1626
93. A.g.e., II, 1674
94. Hicr, 15/9
95. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 547
96. Ag.e.,I, 660
97. A.g.e., II, 1639
98. A.g.e., I, 661
99. A.g.e., II, 1656
100. A.g.e., II, 1684
101. A.g.e., II, 1784
102. A.g.e., II, 1957
103. Kıyame, 75/36
104. Bakara, 2/40
105. Nisa, 4/58
106. Nisa, 4/135
107. Risale-i Nur Külliyâtı, I, 690-691
108. A.g.e., II, 1633
109. A.g.e., I, 565
110. A.g.e., II, 1952
.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
517 1 Rabbimiz şöyle buyurur: "Ey Adem oğlu, Benim ibadetim için kalbini fariğ eyle ki, kalbini zenginlikle, elini rızıkla doldurayım. Ey Adem oğlu, Benden uzaklaşırsan kalbini ihtiyaçla, elini de işle doldururum. Hz. Ma'kil İbni Yesar (r.a.)
517 2 Allah (z.c.hz.) buyurur: "Ben namazı, azametim için tevazu eden, halkıma kibir etmeyen, gününü zikir ile geçiren, günahına mu'sır olmayıp istiğfarla yatan, aç doyuran, garibi koruyan, küçüğe merhamet eden, büyüğe saygı gösteren kimseden kabul ederim. İşte o Benden isterse Ben ona veririm. Bana dua ederse kabul ederim. Bana tazarru ederse ona merhamet ederim. Benim nazarımda onun misali, Cennetlerde firdevs misalidir ki, meyvaları bozulmaz ve hali değişmez." Hz. Ali (r.a.)
517 3 Allah (z.c.hz.) buyurur: "Kulum üzerine Benimle meşgul olmak galib olursa, onun talebini ve lezzetini zikrimde kılarım. Böyle olduğunda o Bana, Ben ona aşık oluruz. Ve bu halde aradaki hicabı ref ederim ve bu hali ona galib kılarım. Halk sehiv ettiğinde o sehiv etmez. Bunların sözü Peygamberlerin sözüdür ve bunlar gerçek kahramanlardır. Ve ehli arza ukubet veya azab murad ettiğim zaman onları hatırlarım da onlar sebebiyle bu azabdan sarfı nazar ederim." Hz. Hasan (r.a.)
517 4 Allah (z.c.hz.) buyurur: "Kulumun defterine bakın. Kimi ki Cenneti Benden istemiş görürseniz onu kendisine veririm. Kim de Cehennemden Bana sığınmışsa onu ondan korurum. Hz. Enes (r.a.)
517 5 Her gün bela der ki: "Nereye gideyim?" Allah (z.c.hz.) buyurur: "Dost ve ehli taatıma git. Seninle iyilerini imtihan ederim, sabırlarını sınar, günahlarını siler ve derecelerini yükseltirim." Bolluk da her gün: " Nereye gideyim?" der. Allah (z.c.hz.) de şöyle buyurur: "Ehli masiyete git. Bununla tuğyanlarını murad ederim. Günahlarını katlarım. Seninle acele ederim, nimeti dünyada veririm ve onların gafletini artırırım. Hz. Enes (r.a.)
517 6 Hastanın inlemesi yazılır. Eğer sabırlı ise inlemesi sevab yazılır. Eğer inlemesi sabırızlıktan ise "helû'an" (sabırsız-tamahkar) olarak yazılır ve ecir yoktur ona. Hz. Ali (r.a.)
517 7 Ahir zamanda bir kavim olacak ki, güvercin kursağı gibi (tüylerini) siyaha boyayacaklar. İşte bu kimseler Cennet kokusu koklayamazlar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
zara görmedim.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
216 1 Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti, hacamatla alınan kan, ateşle dağlama. Ben ümmetimi ateşle dağlamadan men ederim. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
216 2 Her müşterek şeyde Şüf'a (hissedarın satın alma hakkı) vardır. Tarlada, arazide, evde, bahçede, alacağını veya alamıyacağını bildirinceye kadar hissedara sormadan satmak salih (geçerli) olmaz. Eğer ona sormaktan istinkaf ederek (satarsa) hissedar razı olmadığı takdirde, o malı, o hissedar, satın almıya daha layıktır. Hz. Câbir (r.a.)
216 3 Şiir söz mevekiindedir. Güzeli, güzel bir söz, çirkini de çirkin bir sözdür. Hz. Âişe (r. anha)
216 4 Şefaatçiler beştir: Kur'an, akrabalık, emanet, Peygamberimiz, din kardeşleriniz. (Diğer rivayette Peygamberimizin Ehli Beyti) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
216 5 Allah yolunda ölmenin dışında şehidlik yedi nevidir: Alllah yolunda ölen şehiddir. Taundan ölen şehiddir. Denizde boğulan şehiddir. Zatül cenb sahibi şehiddir. İç illetinden ölen şehiddir. Yangında ölen şehiddir. Yıkıntı altında kalan da şehiddir. Doğum esnasında ölen kadın da gene şehiddir. Hz. Câbir İbni atik (r.a.)
216 6 Şehidlik, borçtan başka her şeye kefarettir. Deniz harbinde şehid olmak borca da kefarettir. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
216 7 Şehidler, Allahın eminleridir. İster cephede, ister yataklarında ölsünler. Hz. Raşid İbni Saad (r.a.)
216 8 Şehidler, Cennet kapısında, bir nehrin yanında, yeşil bir kubbe altındadır. Bunların rızıkları akşam-sabah Cennetten getirilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
216 9 Şehidler Allah'ın divanında, yakuttan minberler üzerinde, misk tepelerinde ve Arş-ı Alanın gölgesi altındadırlar. Onun gölgesinden başka gölge olmıyan bir günde Allah Teala buyurur ki: "Nasıl, sözümde sabit olmadım mı?" Derler ki "Evet Yarabbi durdun." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
216 10 Şehid, öldürülmesinin acısını, sizden birinin pirenin ısırmasını duyduğu kadar duyar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
216 11 Şehid öldürülmesinin elemini, ancak sizin pire ısırmasını duyduğunuz gibi duyar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
216 12 Şehid, Ehli Beytinden yetmiş kişiye şefaat eder. Hz. Ebud Derda (r.a.)
216 13 Şeytanlar sizin elbiselerinizden istifade ederler. Sizden biri elbisesini çıkarınca dürüp, katlasın, tekrar giyinceye kadar. Zira şeytan (besmele ile ) dürülmüş elbiseyi açamaz. Hz. Câbir (r.a.)
216 14 Ehli arasında şeyh (yaşlı kimse) ümmeti arasındaki Peygamber gibidir. Hz. Rafi (r.a.) babasından
216 15 Evinde şeyh, kavminin arasındaki Peygamber gibidir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
216 16 Şeytan insanın kurdudur. Koyunun kurdu gibi. Nasıl kurd koyunun tek, sahibinden uzak ve köşebucakta kalmasını kollarsa, şeytan da böyledir. (En çok cemaatten ayrı olana musallat olur.) Öyle ise size cemaatı, ülfeti, topluluğu ve mescidleri tavsiye ederim. Sakın ha cemaatten ayrılmayın. Ve tefrika ve ihtilafa düşmeyin. Hz. Muaz (r.a.)
Cümle işler Halık'ındır kul eliyle işlenir
YanıtlaSilSanma O'ndan habersiz,izinsiz bir çöp deprenir.
Mahmud Esad Coşan
Hadisler Deryası.Akra fm.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
217 1 Şeytan, Adem oğlunun kalbini kavramış vaziyettedir. Şayet insan Allah'ı zikrederse hortumu siner, unuttuğu zaman yine kalbini kavrar. (Bir bardakta ya su ya hava bulunur. Kalbde de bunun gibi ikinin biri olur.) Hz. Enes (r.a.).
217 2 Şeytan bire, ikiye kasteder. Üç oldumu onlara musallat olamaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
217 3 Nafile oruç tutan adam, öğleye kadar muhayyerdir. (İsterse bozabilir, fakat sonra kaza eder) Hz. Enes (r.a.)
217 4 Nafile oruç tutan nefsinin beyidir. İster tutar, ister bozar. Hz. Ümmü Hani (r.anha)
217 5 Oruçlunun yanında, oruçsuzlar yiyince melekler oruçluya salat ederler. Hz. Ümmü Ammar (r.a.)
217 6 Oruçlu kimse, yatağında uykuda olsa da ibadettedir. Hz. Enes (r.a.)
217 7 Oruçlu bir müslüman gıybet etmedikçe, yahut ona eza etmedikçe, ibadettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
217 8 Sabrın imandaki mevkii, başın vücuttaki yeri gibidir. Hz. Enes (r.a.)
217 9 Sabır ilk sadmededir. Hz. Enes (r.a.)
217 10 Tam sabır rızadır. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
217 11 Sabır ve ihlas, köleler azad etmekten efdaldir. Allah, sabırlı ve ihlaslı kullarını Cennete hesapsız sokar. Hz. Hakem İbni Amir (r.a.)
217 12 Sabır imanın yarısı, yakîn de imanın tamıdır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
217 13 Sadaka fenalıktan yetmiş kapıyı kapatır. Hz. Rafi İbni Hadin (r.a.)
217 14 Bir miskine sadaka vermek bir ibadettir. Akrabaya sadaka vermek ise iki ibadettir. Birisi sadaka, ikincisi sıladır. Hz. Selman İbni amir (r.a.)
217 15 Sadaka yetmiş nevi belaya mani olur. Bunlardan en ehven olanları cüzzam ve barastır. Hz. Enes (r.a.)
217 16 Gizlide nafaka vermek, Allah'ın gazabını söndürür. Hz. Abdulah (r.a.)
217 17 Yoluyla sadaka vermek iyilik yapmak, anaya -babaya ihsanda bulunmak ve akrabayı ziyaret etmek şekaveti saadete çevirir, ömrü artırır ve insanı fena ölümden korur. Hz. Ali (r.a.)
217 18 Sadaka, Allah'ın gadabını söndürür ve fena ölümden korur. Hz. Enes (r.a.)
217 19 Sırat-ı müstakim, dinin esasıdır: Hac yoludur ve Allah yolunda gazadır. Hz. Câbir (r.a.)
217 20 "Su'ûd" Cehennemde ateşten bir dağdır. Kafir oraya yetmiş yıl çıkarılır. Sonra aşağı atılır. Böylece bu hal ebedi olarak devam eder gider. Hz. Ebû Said (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
518 1 Kahinlerin birinden bir adam gelecek de, Kur'an'ı Kerim'i bir okutma okutacak ki, ondan sonra onun kadar okutan olmayacak. Hz. Ebû Bürde (r.a.)
518 2 Ümmetimde iki adam olacak. Birisi "Vehb"dir ki, Allah ona bahşedecektir. Diğeri ise "ğaylan"dır. Onun bu ümmet üzerine olan fitnesi şeytanın fitnesinden eşed olacaktır. Hz. Ubâde İbni Samid (r.a.)
518 3 Deccalden evvel yetmiş küsur deccal olacaktır. (73-79kadar) Hz. Enes (r.a.)
518 4 Benden sonra hulefa, hulefadan sonra umera, umeradan sonra melikler, meliklerden sonra Cebabire, Cebabireden sonra ise Ehli Beytimden bir kimse gelir de, O yeryüzünü adaletle doldurur. Ondan sonra da "Kahtani" gelir. Beni gönderen Zata kasem ederim ki, O, diğerlerinden aşağı değildir. Hz. Abdurrahman İbni Kays (r.a.)
518 5 Ramazanda bir seda olur. (manası anlaşılır) Şevvalde de bir seda olur. (manası anlaşılmaz) Zülkade de kabileler birbiri ile çarpışır. Zilhilcce'de hacılar talana uğrar. Muharrem'de gökten şöyle nida olur: "Dikkat ediniz. Filan kimse Allah'ın halkının hayırlarındandır. Onu dinleyiniz ve ona uyunuz." Hz. Şehr İbni Havşeb (r.a.)
518 6 Ahir zamanda zalim umera, fasık vüzera, hain hakimler ve yalancı ulema gelir. Her kim onlara yetişirse sakın onların yardımcıları, vergi memuru, haznedarı ve onların emniyet memurları olmasın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
518 7 Ahir zamanda bir kavim sultanın huzuruna varır. Sultanlar Allah'ın emriyle hareket etmezler, onlar da nehyetmezler. Allah'ın laneti işte bunların üzerine olsun. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
518 8 Medine'nin "Acve" hurmasından yedi gün, her gün yedi hurma yemek cüzzama fayda vardır. Hz. Âişe (r.anha)
518 9 Allah Teala hafaza melekleri olan kiramen katibine şöyle emreder: "Kuluma, ızdırab halinde bir şey yazmayın." Hz. Ali (r.a.)
518 10 Mü'minler için (kıyamette) nurdan kürsüler kurulur. Bir bulut üzerlerine gölge yapar ve onlara mahşer günü, gündüzün bir saati gibi gelir. Hz. İbni Amr (r.a.)
518 11 Cuma günü on iki saattir. Ondan bir saat vardır ki, o saatte mü'min bir kul Allah Tealadan ne isterse Allah onu kendisine verir. Öyle ise bunu ikindinin son saatlerinde arayın. Hz. Câbir (r.a.)
Öyle ilim vardır ki, gizlenmiş inci gibidir.Onu, ancak Allah c.c.ı bilen âlimler bilirler.Onu söyledikleri zaman Allah c.c.a karşı mağrur ve muğber olanlardan başkası inkâr etmez buyurmuşlardır.
YanıtlaSilPeygamberimiz s.a.v.
Bakara Suresi Tefsiri.sy.95.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Gizli, Gerçek Vasiyetnamesini okumak için Risaletün Nur Külliyatı Sikke-i Tasdiki Gaybiye Müracaat Edebilirler.
YanıtlaSil
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
218 1 Üzerinde ayak tutunamayan yalçın kaya, tamahlı ulema alametidir. Hz. Suheyl İbni Hisan (r.a.)
218 2 Sarıya boyamak mü'minin, kırmızıya boyamak müslimin, Siyaha boyamak ise kafirin boyama şeklidir. (Sakal için) Hz. İbni Ömer (r.a.)
218 3 Cemaatle kılınan namaz, cemaatsiz kılınanın yirmi beş mislidir. Bir adamın kırda, çölde adabı ile namaz kılması faziletçe diğer namazın elli mislini bulur. Hz Ebu Said (r.a.)
218 4 Farz namaz, bir evvelkinden bir sonraki namaza kadar ki hatalara, Cuma, evvelkinden önündeki Cumaya kadar kefaret olur. Ramazan ayı evvelkinden önündeki Ramazana kadar kefaret olur. Hac da evvelkinden gelecek hacca kadar kefaret olur. Zevci veya mahremi olmıyan müslüman bir kadının hac etmesi helal olmaz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
218 5 Mescidi Haramdaki bir namaz, yüz bin namazdır. Benim mescidimdeki bir namaz on bin namazdır. Hudud mescidindeki bir namaz ise bin namazdır. Hz. Enes (r.a.)
218 6 Zeval vakti namaz mekruhtur. Cuma günün müstesna. Zira Cuma günü Cehennem kızdırılmaz. Hz. Ebû Katade (r.a.)
218 7 Bana selat-ü selam getirmek, sırat üzerinde nurdur. Bir kimse Cuma günü Bana seksen kere selat getirse, seksen yıllık günahları mağfiret olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
218 8 Namaz, şeytanın yüzünü karartır sadaka belini kırar. Allah için birini sevmek ve amelde muhabbet şeytanın kökünü kazır. Bunları yaparsanız şeytan sizden şark ile garb arası kadar uzaklaşır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
218 9 "Namaz üç bölüktür: Abdest bir bölüğü, rüku bir bölüğü secde de bir bölüğüdür. Bu üçüne dikkat edenin diğer akşamı da kabul edilir. Eğer bunlara dikkat etmezse, hem bunlar, hem de diğerleri red olunur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
218 10 Muttaki, verağlı bir adamın arkasında namaz kılmak, ve verağ sahibi birine hediye vermek makbuldur. Verağ sahibi bir kişinin meclisinde bulunmak ibadet, onunla müzakere ise sadakadır. Hz. Berâ İbni Azib (r.a.)
218 11 Namaz, imanın (dinin) direğidir. Cihad amelin zirvesidir. Ve zekatta bunları tesbit eder. Hz. Ali (r.a.)
218 12 Cuma kılınan camideki farz namaz haccı mebrur ve nafile namaz ise kabul olunmuş bir hac gibidir. Cuma kılınan camide namaz kılmak, diğer mescidlerdeki beşyüz namaza bedeldir. Hz. Ömer (r.a.)
218 13 Mescidi Haramdaki namaz yüzbin namazdır. Benim Mescidimdeki namaz bin namazdır. Mescidi Aksadaki namaz beşyüz namaza muadildir. Hz. Ebud Derda (r.a.)
218 14 Namaz ikişer rekat kılınır. Her iki rikatta tahiyatı oku. Tadarru et, huşu et, tezellül et ve öylece iki elini kaldırıp "Ya Rabbi, Ya Rabbi" de. Kim böyle yapmazsa o namaz eksiktir. Hz. Fadl İbni Abbas (r.a.)
24. Kavminin (İbrahim’e) cevabı: “Onu öldürün veya onu yakın!” demelerinden başka bir şey olmadı. (Kavmi onu ateşe atınca) Allah da onu ateşten koru(yup kurtar)dı. Şüphesiz bunda iman eden bir toplum için ibretler vardır. [bk. 37/97-98]
YanıtlaSil25. (İbrahim kavmine) dedi ki: “Siz dünya hayatında, aranızda sevgi (ve dostluk) olsun diye Allah’ı bırakıp birtakım heykel putlar edindiniz. (Putların ve putlaştırdıklarınızın etrafında birleşip sevgi ve dostluk kurdunuz.)” (Oysa) sonra, kıyamet gününde (küfürle) birbirinizden uzaklaşacak[4] (putlara saygı ve tapınmada önderlik edenler ve onlara tâbi olanlar) birbirinize lanet edeceksiniz. Artık sizin barınağınız ateştir. Sizin için yardımcılar da yoktur. [krş. 7/138; 71/23]
(Dünyada Allah’ın rızasına uygun olmayan sevgi ve bağlılıklar âhirette kişinin aleyhine dönecektir.) [bk. 2/165-167; 43/67. Çağdaş putlar için bk. 22/30]
26. Bunun üzerine ona (İbrahim’e, önce yeğeni) Lût iman etti ve (İbrahim) dedi ki: “Ben, Rabbim(in emrettiği yer)e hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak galip, hüküm ve hikmet sahibidir.” [bk. 21/71]
27. Biz ona (İsmail’den sonra) İshak’ı da, (torunu) Yakub’u da bağışladık. Peygamberliği ve kitapları da onun nesline verdik. Dünyada ona mükâfatını verdik. Şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir. [bk. 19/49; 21/72]
28. Lût’a da (peygamberlik verdik), o kavmine dedi ki: “Gerçekten siz, sizden önce geçen milletlerden hiçbirinin yapmadığı bir hayasızlığı (çirkin işi) yapıyorsunuz.”
29. “Siz yine (kadınları bırakıp) erkeklere gidecek, (çocukların doğma) yolu(nu) kesecek[5] ve toplantılarınızda meşru davranmayacak (edepsizlik yoluna gidecek) misiniz?” Kavminin ona cevabı: “(Tehdidinde) doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azabını bize getir.” demelerinden başkası olmadı.
30. (Lût:) “Ey Rabbim! (Senin emrine uymayıp) bozgunculuk yapan[6] kavme karşı bana yardım et.” dedi.
YanıtlaSil31. Elçilerimiz (melekler), İbrahim’e (oğlu olacağına dair) müjdeyi getirince dediler ki: “Biz şu memleketin (Sodom’un) halkını helak edeceğiz. Çünkü oranın halkı (büsbütün) zalim kimselerdir.”
32. (İbrahim) dedi ki: “Ama içlerinde Lût vardır.” (Onlar:) “Biz orada kim olduğunu daha iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette (Rabbimizin emriyle) kurtaracağız. Yalnız karısı geride (azapta) kalanlardan olacaktır.” dediler.
33. Elçilerimiz Lût’a gelince, (Lût) onlar hakkında (tecavüze uğrayacakları korkusundan dolayı) fenalaştı ve onlar yüzünden (içi) pek daraldı.[7] Dediler ki: “(Bizden yana) korkma ve üzülme. Doğrusu biz, geride (azapta) kalacaklardan olan karın hariç, (Rabbimizin emriyle) seni ve aileni kurtaracağız.”
34. “Muhakkak ki bu şehir (halkının) üzerine, yoldan çıkmış olmaları yüzünden, gökten bir azap indireceğiz.”
35. Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir toplum için ondan (o helak ettiğimiz ülkeden ibret alınacak) apaçık bir işaret bırakmışızdır. [bk. 37/137-138]
36. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik): “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Âhiret günü(nün mükâfatı)na umut bağlayın. Yeryüzünde (Allah’ın hükümlerine karşı) bozgunculuk yaparak kargaşa çıkarmayın.” dedi.
37. Ama onu yalanladılar (Allah’tan gelen emirlere itibar etmediler). Derken kendilerini şiddetli bir sarsıntı yakaladı da yurtlarında dizüstü çöküp kaldılar.
38. Âd ve Semûd’u da (yok ettik). Bu, onların (harap olmuş) evlerinden siz (Mekkeliler’)e belli olmaktadır. Şeytan kendilerine (kötü) işlerini süslü gösterip onları doğru yoldan çevirdi. Halbuki onlar ileriyi görebilirlerdi (ama görmediler; başlarına gelen felaketleri, günahlarına değil başka sebeplere bağladılar).
(Âyet-i kerîmede toplumların, Allah (cc.) ile ilgilerini kesip yaratılış gayelerinin dışına çıkarak, O’na isyan halinde yaşadıkları takdirde, bir gün onlara ilâhî bir afetin gelmesinin kaçınılmaz olduğu vurgulanmaktadır.) [bk. 8/53; 13/11]
Kur'an-ı Kerim
YanıtlaSilAnkebut suresi.24,38.ayet-i Kerimeler
Feyzü'l Furkan
Tefsirli Kur'an-Kerim Meali sy.398,399.
ok.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
219 1 Namaza mı intizar ediyorsunuz? Bu namaz, sizden önceki ümmetlerde yokdu ki, o yatsıdır. Yıldızlar gök ehli için emandır. Yıldızlar döküldüğünde gök ehlinin başına gelecekler gelir. Ben de ashabım için emanım. Ben vefat ettiğim zaman Ashabımın başına gelecekler gelir. Ashabım da ümmetim için emandır. Ashabım gidince de ümmetimin başına gelecekler gelir. Hz. Ali İbni Ebi Talha (r.a.)
219 2 Beş vakit namaz ve diğer cumaya kadar Cuma namazı, büyük günahlardan sakınılmak şartıyle, aralarındakilere kefarettir. Hz Ebu Bekir (r.a.)
219 3 Benim bu Mescidimdeki bir namaz, Mescid-i Haram müstesna, diğer mescidlerdeki bin namazden efdaldır. Benim şu Mescidimdeki bir Cuma, Mescid-i Haram müstesna, diğer mescidlerdeki bin Cumadan efdaldir. Benim şu Mescidimdeki Ramazan ayı, Mescid-i haram müstesna, onun dışındaki mescidlerdeki bin Ramazan ayından efdaldir. Hz. Câbir (r.a.)
219 4 Beş vakit namaz sebebiyle Allah hataları affeder. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
219 5 Sulh, müslümanlar arasında caizdir. Yanlız haramı helal ve helali haram yapan sulh müstesna. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
219 6 Sükut hikmettir ve yapanı da azdır. Malayani şeylerde çok konuşanın hatası da çoktur. Hz. Ebud Derda (r.a.)
219 7 Sükut, Alim için ziynet, cahil için perdedir. Hz. Ebû Abdullah Eslemi (r.a.)
219 8 Sükut, ahlakın seyyididir. Hz. Enes (r.a.)
219 9 "Oruç siperdir. Kulum onunla siperlenir. Oruç Benim içindir. Ve onun mükafatını bizzat Ben veririm." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
219 10 Oruçlar Cehenneme kalkandırlar. Sizlerden birinizin harpte kullandığı kalkan gibi. Hz. Osman İbni Ebul as (r.a.)
219 11 Oruçlar siperdir ve o, mü'minlerin kalelerinden bir kaledir. Oruç hariç, her amel sahibinindir. Allah teala şöyle buyurur: "Oruç Benim içindir. Ve onu bizzat Ben mükafatlandırırım." Hz. Vasile (r.a.)
219 12 Oruç sabrın yarısıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
219 13 Oruçlarda riya yoktur. Aziz ve Celil olan Allah buyurdu ki: "O Benim içindir. Onun mükafatını bizzat Beni veririm. (Çünkü) Oruçlu yemesini, içmesini Benim için bırakır." Hz Ebu Hureyre (r.a.)
219 14 Oruçlarla Kur'anı Kerim, kıyamet gününde kula şefaatçı olurlar. Oruç der ki: "Ey Rabbim! Ben onu gündüz yemekten ve şehvetlerden men ettim. Sen onun hakkında benim şefaatimi kabul et." Kur'anda şöyle der: "Ey Rabbim! Ben onu geceleyin uykudan men ettim. Öyle ise Sen de, benim, onun hakkındaki şefaatimi kabul et. "Ve de şefaatleri kabul olunur. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
219 15 Namazda gülen, sağa sola bakan, parmağını çıtlatan hepsi bir menzildedir. Hz. Muaz İbni Enes (r.a.)
219 16 Kayıb bir hayvan veya eşyayı bulduğunda hemen ilan et. Gizleme ve saklama. Sahibini bulursan onu ona ver. Yoksa o Allah'ın malıdır ki dilediğine nasib eder. (Muhtaçsan kullanır, başkasına da verirsin) Hz Carud (r.a.)
YanıtlaSil32. Andolsun ki senden önce nice peygamberlerle alay edildi. Ben de o küfre sapanlara (önce imtihan için) mühlet verdim, sonra onları (azabımla) yakalayıverdim. Benim azabım nasılmış (gördüler)! [bk. 22/48]
33. (Durum böyle iken) her nefsin kazandığını görüp gözeten (yüce Allah) herhangi bir kimse gibi midir? Ama onlar Allah’a ortak koştular. (Varlıkları yüceltip onlara bağlandılar.) De ki: “Onları isimlendirin (onlar necidirler?) Yoksa yeryüzünde (Allah’ın) bilmediği şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” Yahut sırf görünüşte bir laf olsun diye mi (söylüyorsunuz)? Hayır! (Hiç biri değil) doğrusu, inkâr edenlere düzenbazlıkları süslü (ve hoş) göründü de bu yüzden doğru yoldan alıkonuldular. Allah, kimi (niyet ve ameline göre) sapıklığında bırakırsa artık ona doğru bir yol gösteren yoktur.
34. Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Âhiret azabı ise daha ağırdır. Onları Allah’(ın azabın)dan hiçbir koruyucu da yoktur.
35. Takvâ sahiplerine (Allah’ın emrine uygun yaşayan/aykırı davranmaktan sakınanlara) vaadedilen cennetin anlatımı/özelliği (şudur): Onun alt tarafından ırmaklar akar, yiyecek (yemişleri) ve gölgeleri devamlıdır. İşte (günahlardan) korunanların sonu (budur). Küfre sapanların sonu da ateştir.
Kur'an-ı Kerim
YanıtlaSilRa'd Suresi
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
220 1 Keleri yemem de, haram da etmem. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
220 2 Mescidde gülmek, kabirde karanlıktır. Hz. Enes (r.a.)
220 3 Vasiyette istisna etmek (diğer varislerin zararına) kebairdendir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
220 4 Kabrin sıkması, affedilmeyip üzerinde kalan günahları sebebiyle her mü'min için kefarettir. Zekeriya oğlu Yahya (a.s) var ya, onu kabrin sıkması, yediği bir arpa sebebiyle olmuştur. Hz. Muaz (r.a.)
220 5 Misafirlik üç gündür. Bundan sonrası sadakadır. Hz. Ebû Said (r.a.)
220 6 Üç gece misafirlik, misafirin hakkıdır, lazımdır. Bundan sonrası sadakadır. Hz. Galibin babası
220 7 Misafir rızkı ile gelir. Kavmin günahını temizler gider. Ve onları günahlarından kurtarır. Hz. Ebud derda (r.a.)
220 8 (Kalbleri mühürleyen) mühür, Arşta asılıdır. Emirler ayak altına alınır, hatalara cüret edilir, maâsî ile amel edilirse, Allah teala bir mühürcü gönderir. Kalbleri mühürler, artık hiç bir şey para etmez. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
220 9 Yeyip te şükreden kimse, oruç tutup ta sabreden gibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
220 10 Taun, ümmetim için şehidliktir. Ve cinlerden olan düşmanınıza karşı kuvvettir. Koltuk altında ve burnun altındaki yumuşak kısımda çıkar. Bundan kaçan, cepheden kaçan gibidir. Ve sabreden Allah yolunda cihad eden kimse gibidir. Hz. Âişe (r. anha)
220 11 Taun, Allah'ın kullarından bazılarını mübtela kıldığı azab işaretlerinden biridir. Bir yerde taun olduğunu duyarsanız onun üzerine gitmeyin. Bulunduğunuz yerde vaki olursa oradan da kaçmayın. Hz. Usame (r.a.)
220 12 Taun, Allah'ın istediğine gönderdiği bir azabtır. Allah, bunu müminlere rahmet olarak kılar. Bir kimse, beldesinde taun vaki olur ve o da onu sabırla ve sabrına karşılık sevab umarak beklerse ve ancak Allah'ın yazmış olduğu şeyden başkasının kendisine isabet etmiyeceğini bilerek karşılarsa, o kimse için bir şehid ecrinin misli vardır. Hz. Âişe (r.anha)
220 13 Atış sonucu ölmek ve taun, yıkıntı, vahşi hayvanın yemesi, boğulma, yangın, iç illeti ve zatülcenb'den ölmek şehadettir. Hz. Rebiğ (r.a.)
220 14 Çocuk doğunca ses çıkartmadığı takdirde, onun üzerine namaz kılınmaz, ona vâris olunmaz ve o da vâris olamaz. Hz. Câbir (r.a.)
220 15 Kabenin etrafında tavaf, namaz gibidir. Yalnız farkı, burada konuşulabilir. Ancak kim konuşursa hayır konuşsun. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
220 16 Beyti tavaf etmek namazdır. Lakin Allah onda konuşmayı helal kıldı. Ancak konuşan kimse hayırdan başka bir şey konuşmasın. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
220 17 (Hakiki) Tabib Allah Tealadır. Her ne kadar sen, başkalarının bulduğu bazı ilaçlarla tedavi etsen de. (Bir doktorun gelip tutunduğundan bahsetmesi üzerine bu hadisi şerif irad buyurulmuştur.) Hz. Mücahid (r.a.)
220 18 Abdestli olarak uykuya yatan kimse, gündüz saim, gece kaim gibidir. Hz. Amr İbni Haris (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
221 1 Dört nevi temizlik vardır: Bıyıklarını kısaltmak, kasıklarını temizlemek, tırnak kesmek ve misvak kullanmak. Hz. Ebud derda (r.a.)
221 2 Temizlik imanın yarısıdır. "Elhamdülillah" mizanı doldurur. "Subhanellahi velhamdülillahi" yerle gök arasını doldururlar. Namaz nur, sadaka burhan, sabır ışık, Kur'an ise senin lehine veya aleyhine hüccettir. Herkes bir yola gider ve kendini satar. Bu ya azad ediş veya mahvediş olur. Hz. Ebû malikül eşari (r.a.)
221 3 Şumlanmak şirktir, şumlanmak şirktir, şumlanmak şirktir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
221 4 Şumlanmak meskende, kadında ve atta olur.(Meskenin darlığı, kadının mehrinin pahalı oluşu, atın huysuz oluşu) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
221 5 Zulüm üçtür; Bir zulüm vardır ki Allah onu bırakmaz. Birini mağfiret eder, diğerini ise mağfiret etmez. Mağfiret etmediği zulüm şirktir. Allah onu mağfiret etmez. Allah'ın mağfiret ettiği zulüm ise, kulun kendisi ile Rabbi arasındaki zulümdür. Bırakmadığı zülum ise kısastır. Bazılarının hakkını bazılarından almasıdır. Hz. Enes (r.a.)
221 6 Afiyet on cüzdür. Dokuzu sükutta, biri ise insanlardan kendini çekmektedir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
221 7 Afiyet on cüzdür. Dokuzu (helalinden) maişetini temin, bir cüz'ü ise diğer şeylerdir. Hz. Enes (r.a.)
221 8 Alim ile müteallim hayırda ortaktır. Diğer insanlar ise, onlarda hayır yoktur. (Öğrenmek istemeyenlerdi) Hz. Ebud Derda (r.a.)
221 9 Alim, yeryüzünde Allah'ın eminidir. Hz. Muaz (r.a.)
221 10 Amelsiz alim, kandil gibidir. Kendini yakar, insanları aydınlatır. Hz. Cünüb (r.a.)
221 11 Alim, ilim ve amelin yeri Cennettedir. Alim, ilmi ile amel etmezse, ilim ve amel Cennette, alim ise cehennemde olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
221 12 Alim, ilmi ile Allah'ın rızasını kasdederse, her şey ondan korkar. İlmi ile dünya malı kasdederse, o herşeyden korkar. Hz. Enes (r.a.)
221 13 Alim iki türlüdür: Bir alim vardır ki ilmi ile Allah'ı kasdeder. Onu paraya değişmez. Tamaan almaz. Bir alim de vardır ki, ilmi ile dünyayı kasteder. Onu paraya değişir, Tamaan alır. İlmini Allah'ın kullarından esirger. Böylesine, Allah, kıyamet gününde ateşten gömlek giydirir. Ve meleklerden bir melek onun hakkında şöyle nida eder: "Haberiniz olsun. İşte şu filan oğlu filandır ki, Allah ona dünyada ilim verdi de, oda onu paraya karşılık sattı. Tamah etti." İnsanların hepsi oradan ayrılıncaya kadar bu nida devam eder gider. Sonra da Allah ona dilediğini yapar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
221 14 Ödünç alınan şey ödenir. Hediyeye karışılık verilir. Borç, ödenmesi icap eden şeydir. Ve kefil de borçlu gibidir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
221 15 Hakkı ile sadaka üzerinde amillik (zekat memurluğu) yapan kimse evine gelinceye kadar, fisebilillah gaza yapan kimse gibidir. Hz. Rafi İbni Hadic (r.a.)
221 16 Keşmekeş zamanında namaz kılmak, Bana hicret etmek gibidir. Hz. Meakil İbni Yesar (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
222 1 Kullar Allah'ın kulu, beldeler de Allah'ın beldesidir. Bir kimse bir yeri ihya ederse o yer onundur. Bir kimse de bir vadide su çıkarırsa o su da onundur. Hz. Hasan (r.a.)
222 2 İbadet on cüzdür. Dokuzu sükutta, onuncusu da helalinden el kazancındadır. Hz. Enes (r.a.)
222 3 Arab, yeryüzünde Allah'ın nurudur. Onların fani olması zulmettir. Arablar fani olunca nur gider zulmet gelir. Hz. Enes (r.a.)
222 4 Arabın hepsi İbrahim oğlu İsmail (a.s) evladıdır. Ancak şu dört kabile hariç; Selef, Evza, Hadramut ve Sakif. Hz. Malik İbni Neccar (r.a.)
222 5 Beyliğin (emirliğin) evveli nedamet, sonu pişmanlıktır. Kıyamette de azabtır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
222 6 İyilik insanlar arasında kesilir, fakat Allah ile onu yapan insan arasında kesilmez. Hz. Enes (r.a.)
222 7 Hayvanın yaraladığı hederdir, (tazmin lazim gelmez). Kuyu ve maden ocağı kazası hederdir. Hazine aramada beşte bir lazım gelir. (Beytülmal hissesi) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
222 8 Acve (bir hurma nevi) Cennettedir ve onda zehire karşı şifalık vardır. Küm'e (yenen bir mantar) "men" dendir. (Men: Beni İsraile Tih sahrasında ikram olunan şey) Suyu da göze şifadır. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
222 9 Acve ve Sahra (kudüs sahrası) Cennettendir. Hz. Rafi İbni Amr (r.a.)
222 10 Vaad borçtur. Veyl adama ki, vaad etti de vaadında durmadı. Veyl o kimseyeki, vaad etti, sonra hulf etti. Veyl o kimseye ki vaad etti, sonra hulf etti. (vaadine aykırı hareket etti.) Hz. Ali (r.a.)
222 11 (Fecr suresindeki) "On gün" Kurban ayının on günü "Vitir" arefe günü, "şefi' " de boğazlama günüdür. (Bayramın birinci günü) Hz. Câbir (r.a.)
222 12 Namazda aksırmak, esnemek, uyuklamak, hayz, istifra ve burun kanaması şeytandandır. Hz Adiyy (r.a.) dedesinden
222 13 Akika yedi, ondört veya yirmi birinci günde kesilir. (Çocuk doğunca kesilen kurban) Hz. Abdullah İbni Büreyde (r.a.)
222 14 Akika haktır (borçtur). Erkek çocuk için, yaş ve güzellikçe denk iki koyun kız çocuğu için bir koyun. Hz. Esma binti Yezid (r.a.)
222 15 Ulema yeryüzünün kandilleri, Peygamberlerin halifeleri, Benim ve diğer Peygamberlerin vârisleridir. Hz. Ali (r.a.)
222 16 Ulema, Allah'ın kulları üzerinde Peygamberlerin eminleridir. Siz onlardan çekinin ve onlara taarruz etmeyin. Onlar hükümet erkanı ile ihtilat etmedikçe ve dünyaya karışmadıkça (Deyleminin lafzında şu ibare vardır): Sultanla ihtilat eder ve dünyaya karışırlarsa o vakit Peygamberlere hiyanet etmiş sayılırlar, o zaman bunlaran sakının. Hz. Hasan İbni Sufyan (r.a.)
222 17 Ulema, Peygamberlerin varisleridir. Gök ehli onları sever ve öldüklerinde denizdeki balıklar bile kıyamete kadar onlara istiğfar ederler. Hz. Bera (r.a.)
222 18 Ulema, Allah'ın halkı üzerinde eminleridir. Hz. Enes (r.a.)
222 19 Ulema kılavuz, muttekiler efendilerdir. Bunların meclisinde bulunmak, dinin kuvvetini ziyade eder. Hz Enes (r.a.)
222 20 Ulema üç kısımdır: Kendi ilmi sebebiyle halk ta hayat bulur, kendi de hayat bulur. Halkı berhudar eder, kendini mahveder. İlmi ile kendini kurtarır, halka ise faydası olmaz. Hz. Enes (r.a.)
"Batının yakın bir zamanda bularak dünyaya takdim ettiği duygusal zekâ'nın bizde zaten mevcud olan karşılığı nefis terbiyesidir.
YanıtlaSilProf.Dr.Nevzat Tarhan.
Anne-Baba ve eğitimcilere 9 Anahtar.son çoculuk dönemi 6/12.sy.156.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
223 1 İlim, müminin kaybettiği bir şeydir. Nerede bulursa alır. Hz. Enes (r.a.)
223 2 İlim ikidir: kalbde sabit olan ilmi ki nâfi olan da budur. Ilim dilde olursa, bu, kıyamette Allah'ın, kulu aleyhine bir hücceti olur. Hz. Enes (r.a.)
223 3 İlim hazinedir, anahtarı da sualdir. İlmi sualle eşin ki, Allah size merhamet etsin. Böylece dört sınıf me'cur olur: Soran, öğreten, dinliyen ve bunlara karşı muhabbet taşıyan. Hz. Ali (r.a.)
223 4 İlim üçtür. Bundan fazlası fazilettir: Ayeti muhkeme, Sünneti kâime, (amel edilen sünnet), ve farizatün âdile. (Bunlardan çıkarılan ahkam) Hz. İbni Amr (r.anhüma)
223 5 İlim yapmak, amelden hayırlıdır. Dinin kıvamı da verağdadır. Alim, ilmi az da olsa, ilmi ile amel edendir. Hz Ubâde (r.a.)
223 6 İlim, ibadetten efdaldir. Ve dinin kıvamını temin eden şey de verağdır. (Verağ, şüpheli şeylerden kaçmak) Hz. Abbas (r.a.)
223 7 İlim amelden efdaldir. Amelin efdali de ortacasıdır. Allahu Tealanın dini "Kâsî" (ifrat) ile "ğâlî" (tefrit) arasındadır. (İkisi ortası sıratı müstakimdir. Onu bulmak Allahın tevfiki ile olur.) Hasene de iki seyyie arasıdır. (Amelde aşırı gitmek seyyiedir. Çok aşağıda kalmakta seyyiedir) O haseneye ancak Allah'ın tevfiki ile ulaşır. Adamın kendi kafasına göre gidişi ise şerli gidiş olur. Bazı ashabdan
223 8 İlim dindir. Namaz da dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz? Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sual olunacaksınız. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
223 9 İlim, müminin dostudur. Akıl delili, amel kayyımı (bekçisi), hilm veziri, sabır ser'askeri, rıfk babası, yumuşaklık ta kardeşidir. Hz. Enes (r.a.)
223 10 İlim, islamın hayatı, imanın da direğidir. Bir kimse bir şey öğretse, sevabı kıyamete kadar büyür. Bir adam bir şey öğrenir de onunla amel ederse, bilmediklerini ona öğretmeyi Allah deruhte eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
223 11 İlim, Benim ve Benden evvelki Peygamberlerin mirasıdır. Kim ki Bana varis olursa, Cennette Benimle beraberdir. Hz. Ümmü Hani (r.a.)
223 12 İlmin men'i helal olmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
223 13 Sarıklar Arabların tacıdır. "İhtiba" (dizini dikerek oturma) onun duvarıdır. Mü'minin mescidde oturması rıbattır (Cephede nöbet beklemek) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
223 14 Sarıklar Arabın tacıdır. Onlar sarığı terkedince Allah da izzetlerini alır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
223 15 Takke üzerine sarık sarmak, müşriklerle aramızdaki farktır. Onu saran kimseye, her dolaması için, bir nur ihsan olur. Hz Rükane (r.a.)
223 16 Umre, diğer umreye kadar, ikisi arası için kefarettir. Haccı mebrurun da Cennetten başka mükafatı yoktur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
223 17 "Umrâ" kaydı hayat şartı ile verilen şey, (ihsan) caizedir.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
224 1 "Umrâ ve Rukbâ" verilen kimselere caizedir. Hibesinden dönen kusmuğunu yalayan gibidir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
224 2 Onlarla (münafıklarla) Bizim aramızdaki ahit (eman) namazdır. Onu kim terkederse kafir olur. Hz. Hureyde (r.a.)
224 3 Bayram namazları her baliğ ve baliğaya vacibe yakın bir şeydir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
224 4 Göz yaşarır. Kalb de mahzun olur. İnşaallah Allah'ın hoşuna gitmiyecek bir şey söylemeyiz. Senin için, ey İbrahim, mahzunuz.(Oğlu İbrahim vefatında buyurulmuş) Hz. İmran İbni Husayn (r.a.)
224 5 Nazar haktır. Kaderi geçecek bir şey olsaydı nazar geçerdi. Sizden gusl etmeniz istenirse gusledin. (Şayet biri size gelir de nazar var elini ayağını yıkayıp suyunu ver derse versin) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
224 6 Nazar ve nefes az kaldı kaderi geçecekti. Nefes ve nazardan Allah'a sığının. Hz. Abdullah İbni Cerad (r.a.)
224 7 Nazar haktır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
224 8 Nazar adamı kabre, deveyi de tencereye sokar. Hz. Câbir (r.a.)
224 9 İki göz delillerdir. Kulaklar kapılardır. Dil de tercümandır. İki el iki kanattır. Karaciğer şefkat, dalak gülme ve akciğerler nefes yeridir. Böbrekler ise mekir yeridir. Kalb de meliktir. Melik temiz olursa, tebaası da temiz ve sağlam olur. Melik fesada uğrarsa tebaası da fesada uğrar. Hz. Ebû Said (r.a.)
224 10 iki göz zina eder. İki el, iki ayak ta zina ederler. Fert te zina eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
224 11 Akşam sabah ilim talimine gitmek Allah indinde, Allah yolunda cihaddan daha efdaldir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
224 12 Allah yolunda gaza eden, Beytullaha hac yapanlar ve umre edenler Aziz ve Celil olan Allah'ı ziyarete gelen heyetlerdir. Bunlar dua ederlerse kabul olunur. Ve Ondan bir şey isterlerse Allah isteklerini verir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
224 13 Gaza iki türlüdür: Allah rızası için gaza eden kimse, komutanına itaat eder, kıymetli şeylerini harcar, arkadaşlarına kolaylık gösterir ve arzda fitne çıkarmaktan kaçınır. İşte bu kimsenin uykusu da uyanıklığı da sevaptır. Başka maksadla gaza edene gelince Onunkisi öğünme, riya ve gösteriştir. Komutanını dinlemez, arzı da ifsad eder. İşte bu gibiler asla hayır ve sevabla dönemezler. Hz. Muaz (r.a.)
224 14 Garib gurbetinde, Allah yolundaki mücahid gibidir. (Sevab kazanır) her adımı için Allah bir derece yükseltir. Ve kendisine elli hasene yazar. Garib, gurbette iken Cennet ona vacib gibidir. Gariblere ikram ediniz. Zira, kıyamet gününde onların şefaat hakkı vardır. Umulur ki onların şefaati sebebiyle kurtulursunuz. Hz. Ebû Said (r.a.)
224 15 Dünyada garibler dörttür: Zalimin elinde Kur'an, bir mahallede içinde namaz kılınmayan mescid, bir evdeki okunmayan mushaf, kötü bir kavimle beraber bulunan salih adam. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
4 Eylül 2016
YanıtlaSilYAZAR : Nurten Selma ÇEVİKOĞLU nurtencevikoglu@hotmail.com
nurten_selma_cevikoglu-yuzakidergisi-eylul2016
Yeni eğitim ve öğretim yılında, bazı şeylerin incelenmesi ve tetkik edilmesinde yarar var.
Eğitim neler istiyor? Önce ona bir bakalım:
Eğitim; ilme dayalı bilgi, birikim, teknoloji, emek, gayret, sabır, fedâkârlık, maddî-mânevî donanım istiyor.
İlmî bilgi birikimi, eğitimde ilk ihtiyaç gibi görünür. Yanı sıra yirmi birinci asır çağdaş teknolojisine hâkim olma becerisi de eğitimde önemli bir ihtiyaçtır. Bunlar eğitimin ilk basamaklarının olmazsa olmazlarıdır. Sayılanların bulunmadığı durumlarda, zaten eğitimden söz edilemez. Ancak sadece bahsedilen maddî donanımların bulunduğu eğitim ortamlarının içi doldurulmaz ise; o eğitim, ruhsuz, betonlaşmış bir eğitim olur.
Bugünkü nesle sunulan eğitim, işte tam bu bahsedildiği gibi içi boşaltılmış ruhsuz bir eğitimdir. Günümüz nesli, yalnızca çağdaş verilerle doldurulmuş bir beyin sarhoşluğu yaşıyor. Kof bilgi, insan şahsiyetlerini yönlendirmede etkili olamıyor. Yine bilim ve teknoloji, şahsiyetleri doğru biçimde şekillendiremiyor.
Eğitim bozukluğu sebebiyle, yeni yetişen nesillerde şahsiyet savrulması yaşanıyor. Bunun sebeplerine baktığımızda; dünyevî gelecek endişesi, makam-mevki arzuları, adâletten sapma, ahlâkî düsturlardan taviz verme, günü birlik hayat, çıkarcılık, şahsî zaaflar, ferdî bağımlılıklar, hevâ ve heves peşinde koşma, zihnî dağınıklık, fikrî bozukluklar ve hakikatten kopma gibi problemleri sıralayabiliriz. Bu yanlışlardan kurtulmak için; eğitim sistemimize mânevî değerlerimizi koyarak, yeniden bir rota çizebiliriz.
Şurası iyice bilinmelidir ki; ülkenin halledilmesi gereken en âcil, en hayâtî, en temel problemi «eğitim» meselesidir.
Günümüzde âdeta; «gençler dînî prensipleri benimsemesin» diye elden ne gelirse yapılıyor. Bilgisayar, internet, sosyal medya çılgınlığıyla yeni nesil her yandan kuşatılıyor. Pek çok faydasızla, bilim ve teknoloji adına gençler meşgul ediliyor. Böylece genç; kendisi için asıl faydalı olana, bir türlü yaklaşamıyor. Geleceğimizin teminatı gençlerimiz; aldatıcı bâtıl değerlerle, tükenmişliğe doğru sürükleniyor. Yeni neslimizin, üç kuruş etmez İslâm dışı öğretilerden sıyrılması gerekiyor. Onlara; aklı-bilimi-gücü kutsayan, insanları aşırı özgüven sarhoşluğuna götüren eğitim sistemi benimsetilmemeli. Zira nefsi önceleyen, modern çağın kutsadığı değerler; fıtratı zorluyor, iç âlemi köreltiyor. Neticede; ruhsuz, şahsiyetsiz, hiçbir değeri önemsemeyen, günaha aldırmayan, hiçbir şeyden dertlenmeyen, hissiz bir nesil yetişiyor.
Yoz ve sığ bir kültür hayatı, yabancı değerlerin çok çabuk kabul görmesi; neslimizi yani geleceğimizi yok ediyor. Gençlere bir coşku ve heyecan sunamayan ruhsuz eğitim, seviyeli bir gelecek realitesi sergileyemeyen güdük bir kültür yaşantısı, yeni nesle ufuk veremiyor. İstikbâle dönük bir ideali olmayan, çabuktan «köşeyi dönme» veya «köşe olma» projelerine bel bağlayan bugünkü eğitim sisteminin çocukları ve gençleri doğrusu bizi endişelendiriyor.
Bahsettiğimiz problemler işin kabuğundaki değil özündeki sıkıntılardır.
Bahsettiğimiz problemler işin kabuğundaki değil özündeki sıkıntılardır.
YanıtlaSilBunları yazıyoruz diye ümitsiz olduğumuz düşünülmesin. Tabiî ki çok değerli gençlerimiz de var, yenileri de artarak yetişiyor. Ancak eğitimciler olarak; ülke genelinde eğitim politikamızda millîlik ve mânevîliğin yanı sıra, değerlere sahip çıkma anlayışının mutlak hâkim olmasını arzu ediyoruz.
Tarafsız eğitim olmaz. Eğitimde tarafımızı belirlemeliyiz. Doğruluğun, iyiliğin, güzelliğin, çalışmanın, temizliğin, ahlâklı olmanın tarafı olmamız lâzım. Hayrı anlatıp, hayır sevdalısı yetiştirmeliyiz; şerri yerip, şerri sevmeyenlerin sayısını çoğaltmalıyız.
Zira bugün; vuran, kıran, yıkan, acımasızca herkesin birbirine ölüm sunduğu bir vahşî dünyada yaşamaktayız. Evlât, ana-babasına bıçak çekerken; ana-baba, evlâdına kurşun sıkıyor. Aileler-akrabalar çeşitli sudan bahanelerle birbirine kin ve ölüm kusuyor, mahkeme salonları kana bulanıyor. Birbirine zıt gruplar, farklı kimlik çatışmaları, mezhep didişmeleri neticesi; milletler, ülkeler kıyasıya birbiriyle ölüm savaşına giriyor. Ülke yöneticileri (Suriye) halkının başına bombalar yağdırarak; «Ya bana itaat edersin ya da ölmeyi seçersin!» anlamında, insanların hayat haklarını ellerinden alma cüretini gösteriyor. Ülkenin askerleri (Türkiye) kendi halkına tanklarla, F 16 savaş uçaklarıyla saldırıyor. Daha yazmak istemiyorum, şu çizdiğim olumsuz tablo maalesef bugün yaşanmakta…
Peki, ne yapabiliriz? Biz tüm yaşanan olumsuzlukların eğitimle çözülebileceğine inananlardanız. Ancak tabiî bu iş; emek ve zaman istiyor. İnsanlara bu şuuru kazandırmak kolay değil.
Evet, eğer medenî olduğumuzu iddia ediyorsak yani vahşî bir toplum değilsek; «Tüm insanî problemler, her sıkıntımız insanî metotlarla çözülebilir.» diyoruz ve çözülmeli de. Çok affedersiniz; birbirimizi yiyerek değil, birbirimizi dinleyerek ve birbirimize saygı göstererek aramızdaki ihtilâfları giderebiliriz. Kaba kuvvet gibi son derece nezâketsiz, seviyesiz bir tarzla meseleler giderilemez. Aksi takdirde anlaşmazlıklar, yıllarca kan dâvâsı misali sürer gider. Nitekim memleketimizde Türk-Kürt, Alevî-Sünnî probleminde öyle olmadı mı? Diyoruz ki; «Biz insanız, aramızdaki her problemli konu, eğitim yoluyla giderilmelidir.» En insanî yol budur.
Eğitim; insanın ve toplumun, doğruya-iyiye-güzele yönelik değişiminde birinci sırada etkilidir. Bu yönüyle eğitim, âdeta bir bahçıvanlık işidir. Bahçıvan, iyi bir verim almak istiyorsa; bağını-bahçesini-tarlasını sürecek, ekecek, sulayacak, gerekirse gübre kullanacak, aradaki zararlı haşerâtı temizleyecek yani emek verecek ki iyi bir mahsûl elde edebilsin. İyi bir ürün alabilmek için, öyle hemen tohumu atıyorsun, ertesi günü mahsûl çıkmıyor. Olması, meyveye durması için bekliyorsun, zaman gerekiyor. İşte eğitim de aynen böyle…
YanıtlaSilEğitime tarihî boyutla da bakılmalıdır. Bir milletin varlık ve bekāsı eğitime bağlıdır. Milletleri ayakta tutacak «millî ruh» eğitim yoluyla kazanılır. Ancak adı «millî» olan eğitim ile; yeni nesle «millî ruh», «millî şuur», «millî heyecan» verilebilir. Yetiştireceğimiz nesle her devirde, mutlaka «millî şuur» verilmelidir. Milletlerin varlığı, ancak bu ruh ile geleceğe taşınır. Ve bu ehemmiyetli husus, hiçbir politik akıma kurban edilemeyecek kadar hayatî önem taşır.
İyi bir eğitim ile; insan-millet-ülke gelişimi gerçekleştirilebilir. Aklı hür, vicdanı hür, üretken, çalışkan, başarılı, cesur, kendine güvenen nesiller; iyi bir eğitimle yetiştirilebilir. İyi bir eğitimin içine kişilerin mânevî-rûhî-ahlâkî eğitimleri de girer. Bir ülkede yaşayan değerleri bir kenara iterek yapılan eğitim, daima eksik bir eğitimdir. Eksik eğitimler eksikli fertler ortaya çıkarır, onlarla da istenen başarı gelmez.
Yeni eğitim-öğretim yılında; bahsettiğimiz hususların tez elden giderilmesi, en büyük temennîmizdir.
Ağır bir hücum karşısındayız.
YanıtlaSilSadece şehirlerimizi, düğünlerimizi, karakollarımızı ve caddelerimizi bombalamıyorlar; bizi biz yapan inanç esaslarımıza ve fikir dünyamızın temellerine de büyük bir taarruz var. Hattâ kelimelerimize, mefhumlarımıza ve onların zihinlerimizdeki karşılıklarına büyük bir saldırı var.
Napolyon; Mısır’ı işgal ettiğinde yanında, şarkın dinamiklerini dinamitleyecek bir sözde ilim adamları ordusu da getirdi. Oryantalizmin başlangıcı olarak teklif edilen vâkıalardan biri budur.
Nasıl âdî terörist; «Düğünde bile emniyetimiz yok!» hissini bize yaşatmaya çalışıyorsa, etiketli, unvanlı terörist de; «İnançlarının güvenilecek bir tarafı yok. Neresinden tutarsan elinde kalır!» algısı meydana getirmeye uğraşıyor. Eli kalem/klâvye tutan, “algı yöneten” düşman da, müsbet değerlerimize menfî mânâlar yüklemeye çabalıyor.
Ülkemizin başına 15 Temmuz’u açan yapı hakkında, eskiden içinde ve üst noktalarında bulunmuş kişilerin itirafları, ortaya çıkan videolar ve bazı şifreli yazılardan şu anlaşılıyor:
Bu yapının gerek dîne, gerek akla, gerekse vatanperverliğe ve insanlığa sığmayan emir ve tâlimatlarını izah etmek için, elebaşına bazı pâyeler verilmiş:
Mehdî veya İsa veya Hızır (sâlih zât, sürekli Peygamber Efendimiz’le görüşen kâinât imamı)…
15 Temmuz sonrası, herkes bu yaşananlardan kendi bakış açısıyla istifade derdine düştü. Kimisi;
“Gördünüz mü lâiklik ne kadar kıymetliymiş!” propagandasına koyuldu. Kimisi;
“Cemaat ve tarîkatların hepsi aynı!” demek için fırsat buldu.
“Darbeyi yöneten imamlar (!) hep ilâhiyatçı, ilâhiyatların akademiye ne faydası var bu ülkede?” diyen bile oldu.
İstismarın iki hedefi olur:
1. İstismar ettiği şeyin kıymetini sömürmek.
2. İstismar ettiği şeyin kıymetini söndürmek!..
Maalesef, birçok kelime ve mefhumumuzu sömürdüler. Şimdi de kıymetini söndürme faslı var.
“Yargı imamı” diyorlar… Adâlete kasteden, âdil muhakemeye tarafgirlik, mafyavârî rüşvet ve haraç katan insana «imam» adı verilebilir mi?
Hâlbuki imam denilince biz;
İmâmü’l-Enbiyâ, İmâmü’l-Müttakîn, İmâmü’l-Harameyn isimleri vesilesiyle, Peygamber Efendimiz’i hatırlarız.
İmâm-ı Âzam, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Gazâlî ve İmâm-ı Rabbânî gibi topluma en güzel şekilde rehberlik eden mezheb imamlarımızı, müçtehidlerimizi ve irfan dolu âlimlerimizi hatırlarız.
İmam gizli kapaklı işlerin perde arkası sorumlusu değildir. İmam, «emâm: Ön taraf» kelimesinden gelir. Halkın, ümmetin ve cemaatin önünde durur. Onlara namazda imâmet vazifesini edâ ettiği gibi, her güzel ve hayırlı mevzuda önderlik ve rehberlik eder.
İmam gibi Cemaat de zihnimizde ve gönlümüzde aşındırılmak istenen mazlum bir kelimemiz olmuştur. Cemaat denilince, ümmetten, toplumdan farklı ve gizli hesaplar içinde olan, düşmanlık ve günahta yardımlaşan bir gruplaşma anlaşılmaz. Böyle bir gruplaşma, lisanımızda ancak «fırka» diye adlandırılabilir ve merduttur. Bugün de böyle menfî gruplaşmaları «örgüt» tabiri gayet güzel anlatmaktadır.
Bilâkis;
YanıtlaSilCemaat; tefrikanın, ihtilâfın ve ayrı-gayrı olmanın zıddıdır. Cemaat, gaye ve mefkûre birliği içinde beraberce saf tutanlara denir. Birr (iyilik ve hayrın kemâli) ve takvâda yardımlaşanlara denir. El birliğiyle, güç birliğiyle vatana, millete ve dîne hizmet edenlere denir.
Tarihimiz, İslâm’a, insanlığa hattâ bütün mahlûkata şefkat için bir araya gelmiş cemaatlerin, tarîkatların ve onların müntesiplerince kurulmuş vakıfların ve külliyelerin muhteşem misalleriyle doludur. Bunların herkesçe bilinen ve takdir edilen hizmetleri dışında hiçbir başka ajandaları olmamıştır. Bozulan, dalâlete dûçâr olan ve İslâm cemaati dışına düşen olmuş ise, o da sapık bir fırka hâline gelmiş ve reddedilmiştir.
Hizmet demişken; kirletilmeye çalışılan bu değerimiz de «Mahlûkata şefkat» prensibinin mücessem şekli ve içtimâî ibâdetlerin zirvesidir. Tasavvufî mânâda hizmet; hizmet edenin enâniyetini törpüleyerek, ona tevâzu, mahviyet ve derece kazandırırken, hizmet edilene de şefkat ve merhamet kanadı olur. Hizmet, batı dilindeki «servis»in tercümesi değildir. Meccânîdir, «rızâen lillâh»tır.
Gayesi hizmet olan cemaatler, halktan para toplamak değil, halka hizmet ve ikramda bulunmak gayesiyle vardırlar. Hamiyyetperver insanlar da tabiî ve gönüllü olarak o infak ve hizmet kervanına dâhil olurlarsa ne âlâ!..
Hele «himmet» kelimemiz… Hani Hacı Bektâş-ı Velî Hazretlerinin, Yûnus Emre’ye, «Buğday mı himmet mi?» diye sorduğu, âdeta maddiyattan ne kadar uzak bir şey olduğunu asırlar öncesinden ispatladığı o «himmet», bugün «para» hem de çeşitli zorbalıklarla alınan bir nevi «haraç» mânâsına getirilmiştir. Hâlbuki himmet, tasavvufta hem dervişin arınmak için göstereceği emek ve gayrete, hem de pîrin o gayrete karşılık mânevî yardımına verilen isimdir.
Hâsılı, kelimelerimizi bir an önce bu mânevî tahriften kurtarmamız gerekmektedir. Bunun için de, bilhassa medya dünyasındaki insanların, bu kelimeler yerine, örgüt, sorumlu, faaliyet gibi nötr yahut menfî tedâîlere sahip kelimeleri kullanmaları münasip olacaktır.
Maalesef bu yapının istismar saldırısından nasip alan hususlardan biri de «Mehdî» meselesi oldu.
Sahtesinden hareketle hakikîsine de saldırıldı. «Mehdî beklersen olacağı budur.» dendi.
Mehdî acaba kimdir, nedir öğrenelim diye internette de istifademize sunulan Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ne müracaat edenler ise, tarafgir, mehdî muârızı «Mehdî» maddesiyle karşılaştılar. Mehdî anlayışının Şia’dan geçtiği, Emevî ve Abbasîlerin hadis uydurduğu gibi oryantalist kurşunlarını sağa sola sıkan tarafgir bir metinle…
Aslında madde, cumhurun görüşüne sahip bir âlime yazdırılmalıydı. Değilse de İslâm levhası taşıyan bir ansiklopedide, tarafsız bir dille bütün görüşler dile getirilmeliydi. Meselâ Mehdî ile alâkalı hadisleri 20 ayrı sahâbînin aktardığı, bu meseleyi tevâtür derecesinde gören birçok âlimin olduğu gizlenmemeliydi.
Bizim ehl-i sünnet inancımızda Mehdî’nin istismar edilmeye açık bir tarafı var mıdır?
Aslında yok.
Mehdî yeni bir şeriat mı getirecek? Allah’tan vahiy mi alacak?
Hayır!
Masum (ismet sıfatlı) mı olacak? O ne derse doğru mu olacak?
YanıtlaSilHayır!
İstanbul’un fethini müjdeleyen hadîs-i şerîfi düşünelim:
Fatih Sultan Mehmed Han ve askerleri bu müjdeye nâil oldular. Biz onları diğer İslâm kumandan ve askerlerinden farklı bir sınıfta mı düşünüyoruz? Fatih yaptıysa doğrudur, çünkü o peygamber müjdesi almıştır, diye bir tasnifimiz yok. Fakat bu müjde bize bir inşirah veriyor. Ecdâdımızın zâhirî ölçülerle de tespit edebileceğimiz istikamet üzere oluşlarına bir mânevî teyit oluyor. O kadar!.. Yine ecdâdımızın Lâle Devri gibi, Tanzimat gibi hatalı davrandığı yerlerde hatasını söylemekten geri durmuyoruz. Çünkü ölçümüz Kitap ve Sünnet.
Sapmamanın ölçüsü, Vedâ Hutbesi’nde verilmiş: İki emânete, Kitap ve Sünnet’e hakikî mânâda sarılan, sapmaz, doğru yoldan uzaklaşmaz.
Mehdî de Allah Rasûlü’nün getirdiği esaslar üzerinde hareket edecektir. Hazret-i İsa da… Mehdî’nin lügat mânâsı bile «hidâyet üzere» olduğunu anlatır. «Dalâlet üzere» değil!
Eğer Fetö’nün yanlışlarına; «Mehdiymiş» diye uyan biri varsa, asıl burada hata etmiş.
Zaten Fetö, hedef kitlesi olarak ekseriyetle dînî bilgisi zayıf kitleleri seçiyor ve onları müphem, kapalı ve dolambaçlı bir dille efsunluyordu. Bugün yeniden terviç edilmeye çalışılan lâikliğin son derecede katı bir şekilde uygulanması da, bu gibi yapıların gizlenmesine, takiyyeye başvurmasına meşrûlaştırıcı bir bahane oluyordu.
Yani Fetö’nün yaptıklarına Mehdî inancımız asla mazeret olmamıştır.
Mehdîliğini göbek genişliği ve sakal tıraşıyla ispatlamaya çalışan başka bir şarlatan ise, cümle âlemin alay ettiği bir kişi…
Mehdî haberlerinin hikmeti ne olabilir?
Şöyle bir izahta bulunulabilir:
Âhirzamana dair haberlerin çoğu korkutucu ve uyarıcıdır:
Fitneler, kanlı savaşlar, günahların yayılması, Deccal, Ye’cüc ve Me’cüc…
Bu ikazlar uyandırıcı… Fakat ümit kırıcı olmaması için, istikbâlin sadece karanlıklar ve felâketlerle dolu olmadığı, zaman zaman çok güzel ve muzaffer devirlerin de yaşanacağı ifade edilmiş.
Dolayısıyla, bizde Mehdî’yi bekleme miskinliği yoktur, fakat geleceğe ümitle bakmak vardır. Hangi korkutucu kıyâmet alâmeti başımızda patlarsa patlasın, elimizde fidanları ekmeye devam etmek ve şu hakikatleri şiar edinmek vardır:
“Kâfirler / müşrikler istemese de Allah nûrunu tamamlayacaktır.” (et-Tevbe, 32; es-Saff, 8)
“Allah dînini bütün dinlere üstün kılacaktır.” (et-Tevbe, 33; es-Saff, 9)
“Bu iş (İslâm) gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır…” (Ahmed, IV, 103)
YanıtlaSilHadîs-i şeriflerde ümmetin «sonu da hayırlı olan bir yağmura» benzetilmesi, âhirzamanda Efendimiz’in kardeşleri olarak vasfedilen, görmeye iştiyak duyduğu bir neslin yetişecek olması, Roma gibi yerlerin tekbirlerle (savaşsız, gönül fethiyle) fethedileceğinin bildirilmesi de bu kabildendir.
Böyle bir inanç miskinleştirmez, gayret ettirir. Nitekim bugün taarruzlar karşısında Mehdî müjdesini müdafaa edenler de, dînî eğitim ve tebliğ gibi sahalarda canla başla çalışanlardır. Bir de reddedenlerin gayretlerine bakmalıdır.
Bu şekilde doğru bir gelecek telâkkîsi şu bilgide olduğu gibi müsbet netice verir:
“Afrikalı müslümanlar Avrupalı sömürgecileri deccal olarak görmüşlerdir. 1927’de yayımlanan bir İngiliz hükûmet raporunda bu inancın Afrikalı müslümanları ayakta tuttuğu belirtilmiştir.” (TDV İA, Deccal maddesi)
Halkın telâkkîsinde (algısında) hatalar olabilir. Telâkkî düzeltilir, hakikat olduğu gibi bırakılır. Kader, şefaat, vesile vb. hususlarda da böyledir.
Gündemimizden bir misal:
İnsanlık tarihi boyunca kurban, çok istismar edilmiştir. «Tanrılar istiyor» denilerek zavallı çocuklar, genç kızlar, bazen ölen kişinin karısı veya köleleri gibi birçok masum, suçsuz yere öldürülmüş, adına da kurban denmiştir. Devrimizde de batıda görülen toplu intihar sapkınlıkları, yine dünyanın her yerinde adına teröristlerin «fedâî» (!) dediği intihar bombacıları, tâğutlara verilmiş kurbanlar mesâbesindedir. Yine farklı şekillerde; Halep’te, Antep’te çocuklar, kurban edilmeye devam edilmektedir!
Bu cürümleri; Allâh’ın emrettiği kurbanı ortadan kaldırmakla gidermeye kalkmak, ne aklın ne de dînin kabul edebileceği bir şeydir. Belki de tam tersi; bünyedeki şiddeti topraklama, merhamet, paylaşma, açları doyurma ve Allâh’ın hakikî tâlimatları altında bir araya gelme duygularıyla hakikî kurban, şiddet için en güzel çarelerden bir çaredir.
Kula kulluk var diye Allâh’a kulluk yanlış olur mu hiç?
Mafyavârî elebaşlarına bağlılık var diye, hakikî reislere sadâkat yanlış olur mu hiç?
Günah ve düşmanlıkta yardımlaşanlar var diye, iyilik ve takvâda bir araya gelmek yanlış olur mu hiç?
Mehdî haberleri ile alâkalı bir başka husus:
Peygamberimiz gaybı kendiliğinden bilmez. Fakat O’na çeşitli vesilelerle Cenâb-ı Hak gelecekten sahneler göstermiştir. Mîracda göstermiştir. Sünnetullah veya içtimâî ilâhî kanunlar diyebileceğimiz bazı esasları da bildirmiştir Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz… Geçmiş ümmetlerin düştüğü hataları bizim tekrarlamamamız için uyarmıştır. Aynı hataları yapanlar aynı âkıbetle, Fâtiha’nın son kelimesi olan dalâlete düşenlerden olmakla karşılaşacaktır çünkü.
Allah Rasûlü’nün bildirdiği bu alâmetlerden birçoğu ortaya çıkmışken, henüz zuhur etmemişleri reddetmek akla da aykırıdır.
YanıtlaSilMehdî «beklemek» diye bir şey zaten yoktur dedik. Fakat tevâtür derecesindeki onca hadîs-i şerîfin başında muhafız gibi beklemek bizim vazifemizdir.
Çünkü vatan gibi, bayrak gibi mukaddestir o emânet de…
Sahih hadisler, bizi Kur’ân’a bağlayan kuvvetli bir halatın tel tel iplikleri gibidir. Onları zayıflatmanın bizi Kur’ân’dan da uzaklaştıracağından emin olun!..
__________________________
NOT: Mehdî’yi müjdeleyen hadislerin müdafaası ve tenkitlerin reddi için Ebubekir SİFİL Hoca’nın internette mevcut makale ve videolarını tavsiye ederiz. https://ebubekirsifil.com
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
225 1 Gusül dört şey sebebiyledir: Cenabet, hacamat, ölünün gasli ve Cuma guslü. Hz. Âişe (r. anha)
225 2 Gusul, her müslümana, yedi günde bir, kılına ve derisine vacibdir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
225 3 Cuma günü gusül, her bâliğ erkek ve kadına lazımdır. (Sünnettir) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
225 4 Gadab şeytandandır. Sizden birine gadap ayakta iken gelirse, otursun. Eğer otururken gelirse uzansın. Hz. Ebû Said (r.a.)
225 5 Gadab şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Su ise ateşi söndürür. Öyle ise biriniz gadablanınca hemen yıkansın. Hz. Muaviye (r.a.)
225 6 Gurfeler (Cennet köşkleri) kırmızı yakut, yeşil zebercet ve beyaz incidendir. Onlarda hiç bir kusur ve ayıb yoktur. Cennet ehli bunlara, sizin gökte, doğu ve batıdaki parlak yıldızlara baktığınız gibi bakarlar. Ebu Bekirle (r.a) Ömer (r.a) (Bu gurfelerle ) nimetlendirildiler. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.)
225 7 Garib bir kişi hastalandığı zaman, sağına soluna, ön ve arkasına bakıp ta tanıdık bir kimse görmediği vakitte, Allah onun geçmiş günahlarını mağfiret edir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
225 8 Suda boğulan şehiddir, yangında ölen şehiddir. Garib ölen şehiddir. Zehirli hayvanla zehirlenen şehiddir. İç illeti ile ölen şehiddir. Yıkık altında kalan şehiddir. Kocasını kıskandığını saklayan, Allah yolunda mücahid gibidir ve o kadına şehid ecri vardır. Malı uğrunda öldürülen şehiddir. Nefsini müdafaa için ölen şehiddir. Kardeşi için öldürülen şehiddir. Komşusu için ölen de şehiddir. Marufla emreder ve mürkerden nehyederken ölen de şehiddir. Hz. Ali (r.a.)
225 9 Cuma günü gusl her baliğ müslümana vacibe yakın sünnettir. Bulursa, misvaklanmak ve koku sürünmekte böyle. Hz. Ebû Said (r.a.)
225 10 Gaflet şu üç halde olur: Aziz ve Celil olan Allah'ı zikirde gaflet, sabah namazını kıldıktan güneş doğuncaya kadar geçen zamandaki gaflet (Bu arayı zikirsiz geçirmesi) ve bir kimsenin borcunun kendi gücünü yenecek kadara getirmesindeki gaflet. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
225 11 Hile ve hased, ateşin odunu yemesi gibi, hasenatı yer. Hz. Hasan İbni Ali (r.anhüma)
225 12 Name (Şarkı v.s) kalbde nifakı yeşertir. Nasıl ki su otu yeşertiyorsa. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
225 13 Şarkı, oyun ve eğlence kalbde nifakı büyütür. Nasıl ki su otu büyütüyorsa. Nefsim Yed-i kudretinde olan Allah'a kasem ederim ki, Kur'an ve zikir kalbde imanı büyütür, tıpkı suyun otu büyütmesi gibi. Hz. Enes (r.a.)
225 14 Zenginlik altmış bin dirhemledir. Bu miktara malik olmıyan fakirdir. Hz. Enes (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
226 1 Gıybet, bir adamın kusurunu arkasından söylemendir. Hz. Muttalib İbni Abdullah (r.a.)
226 2 Gıybet, zinadan daha şiddetlidir. Zina eden tövbe eder. Allah da onun tövbesini kabul eder. Fakat gıybet yapan, gıybet edilen tarafından affedilmedikçe, mağfiret olunmaz. (Gıybet edenin gıybet ettiği kimse ile helalleşmesi lazımdır.) Hz. Câbir (r.a.)
226 3 Namus gayreti imandandır. Kadın erkek bir arada eğlenmek te nifaktandır. Hz. Ebû Said (r.a.)
226 4 Taundan kaçan, harpten kaçan gibidir. Ona sabreden ise harbte sebat eden kimse gibidir. Hz. Câbir (r.a.)
226 5 Fitne uykudadır. Allah, onu uyandırana lanet etsin. Hz Enes (r.a.)
226 6 Baldır avrettendir. (onu örtün) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
226 7 Fıtrat beş tanedir: Sünnet olmak, kasıkları temizlemek, tırnak kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyık kesmek. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
226 8 Allah'ın Rahmetinden ümidini kesmeyen fasık, Allah'ın rahmetinden ümid kesen abidden, rahmete daha yakındır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
226 9 Fecr iki türlüdür: Sahur yemeğinin haram, sabah namazı kılmanın caiz olduğu fecr, bir de yemenin caiz, sabah namazı kılmanın ise haram olduğu fecr. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
226 10 Fecr iki türlüdür: Birisi, deniz kurdunun kuyruğu gibi gider ki, bu yemeği haram kılmaz. Sabah namazını da caiz kılmaz. Diğeri, ufukta müstail şeklinde yaygın olarak görülür ki, namazı caiz, yemeği ise haram kılar. Hz. Câbir (r.a.)
226 11 Fıtrat icabı olan şeyler: Mazmaza (ağzı çalkalamak), istinşak (Burna su çekmek), misvak kullanmak, bıyık kesmek, koltuk altını temizlemek, parmak mafsallarını yıkamak, tırnakları kesmek, istinca mahalline (vesveseyi kesmek için) su serpmek ve sünnet olmaktır. Hz. Ammar İbni Yaser (r.a.)
226 12 Fakirler, Allah Tealanın dostlarıdır. Ve sermayeleri de gece ve gündüzleridir. Müjdeler olsun o kimseye ki, sermayasi gitmeden evvel ticaretini yaptı. Hz. Ali (r.a.)
226 13 Fakirlik, dünya ve ahiret yoksulluğudur. Dünya yoksulluğu ahiret zenginliği ve dünya zenginliği ise ahiret yoksulluğudur ki bu helak demektir. Dünya malını ve zinetini sevmek; işte bu ahiret fakirliği ve ahiret azabıdır. (Sevgi duymadan malı olursa bundan zarar görmeyecektir.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
226 14 Fakirlik, Allah tarafından sevilen bir şeydir ki, onunla ancak müminlerden sevdiğini mübtela eder. Hz. Ali (r.a.)
226 15 Fakirlik emanettir. Kim ki onu gizlerse, o kimse ibadette (ve emaneti muhafaza etmiş) olur. Ve kim de açığa vurursa din kardeşlerini borçlu kılmış olur. Hz. Ömer (r.a.)
226 16 Fakirlik mümine, atın yüzü üzerindeki gem ve yulardan daha ziyade yaraşır. Hz. Seddat İbni Evs (r.a.)
226 17 Fakirlik, insanlar arasında kusur, kıyamette süstür. Hz. Enes (r.a.)
226 18 Ümmetimin fesadı zamanında Benim sünnetimi ayakta tutan bir kimseye bir şehid sevabı vardır. Hz. Muhammed İbni Aclan (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
227 1 Harb iki türlüdür: Müşriklerle, onlar iman edinceye veya cizye verinceye kadar. Veya isyan etmiş taifeye karşı, Allah'ın emrini onlar kabul edinceye kadar. Eğer isyandan dönerlerse adeletle muamele edilir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
227 2 Allah yolunda öldürülmek, bütün günahlara kefaret olur. Yalnız emanete değil. Emanet , namaz, oruç ve söz de olabilir. Hepsinden muhimmi de elle getirilen emanete vefa etmektir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
227 3 Kıssalar anlatan adam lanete müstehak (aynen nakletmezse), dinleyen rahmete muntazır olur, tacirde rızka muntazırdır. Muhtekir ise laneti bekler. layiha (cenazelerde para ile tutulup ağlattırılan kadınlar) ve etrafında toplanan kadınlara, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
227 4 Namaz üzerinde oturan adam, ibadette oturan gibidir. Evinden çıkıp dönünceye kadar namazda yazılır. Hz. Ukbe İbni amir (r.a.)
227 5 Kaderiyye taifesi, bu ümmetin mecusileridir. Hastalanırlarsa onları ziyarete gitmeyin. Ölürlerse cenaze namazlarını kılmayın. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
227 6 Kur'an zenginliktir. Ondan sonra fakirlik yoktur. Kur'an'ın fakiri olan kimseye ise zenginlik yoktur. Hz. Enes (r.a.)
227 7 Kur'an bir milyon yirmi bin harftir. Kim onu Allah'dan ecrini umarak ve sabırla okursa, her bir harfine karşılık kendisine hurilerden bir zevce vardır. Hz. Ömer (r.a.)
227 8 Asıl deva Kur'an'dır Hz. Ali (r.a.)
227 9 Kur'an-ı Kerim şefaatçidir ve şefaati makbuldur. Riayet etmiyenlere ise hasım olarak isbatı vücud edecektir. Kim ki, Kur'an'ı öne alırsa, Kur'an onu Cennete götürür. Kim de arkasına bırakırsa onu da Cehenneme sürer. Hz. İbni Mes'ud (r.a.).
227 10 Kur'an Allah Azze ve Cellenin kelamıdır. Öyle ise Kur'an sahibi, Rabbinin, yasak ettiklerini yapmamak suretiyle, ona tazim etsin. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
227 11 Kur'an-ı Kerim, elfazı ve manası itibariyle ondan hoşlanmıyana çetindir. Hoşlanana ise her iki itibarla da müyesserdir. Ve O Hakemdir. Benim Hadisimde sözleri ve manası itibariyle çetindir, ve Hakemdir. Kim ki Ona tutunur, Onu anlar ve ezberlerse kıyamette Kur'anla beraber gelir. Kim Kur'ana ve Hadisime ehemmiyet vermezse dünya ve ahirette hüsrana uğrar. Hz. İbni Umeyr (r.a.)
227 12 Kur'an-ı Kerim Allah'a, gökten yerden ve içindekilerden daha sevimlidir. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
227 13 Kuran-ı Kerim, fasih bir Arabi lisanla inzal edildi. Keskese ve Keşkeşe ile indirilmedi. (S yi Ş yaparak bozanların dili ile değil) Hz. Hureyde (r.a.)
227 14 Kur'an okuyanlar, ehli Cennetin arifleridir. Hz. Enes (r.a.)
227 15 Kadılar üçtür: İkisi Cehennemde, biri Cennettedir. Hakkı bildi ve onunla hükmetti ise, o Cennettedir. Bilmeksizin hükmeden ateştedir. Ve Hakkı bilip te hükmünde zulmeden de ateştedir. Hz. Büreyde (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
228 1 Kalbler dört nevidir: Açık kalb; örtüsü, kılıfı olmayıb parlıyan nurlu bir kandil gibidir. Kılıflı kalb; Kılıfla örtülmüş ve bağlanmıştır. Dışı mühürlüdür. Ters kalb; (Aşağısı yukarı, yukarısı aşağıya gelmiş) yamuk kalb. Kılıfsız olan açık kalbe gelince, bu müminin kalbidir. Onun kandili içindeki iman nurudur. Kılıflı kalb, kafirin kalbidir. (Ne alır ne verir. Ona bir şey işlemez) Ters kalb, (tepesi aşağı olan kalb) münafığın kalbidir. Ki (Hakkı ve tevhidi bilir) ama inkar eder. Yamuk kalbe gelince; içinde imanda, nifakta olan kalbdir. Onun imanının misali, bir tane gibidir ki, o taneyi iyi su büyütür. Oradaki nifakın misali ise, irin ve kanın büyüttüğü çıban gibidir. O iki besleyiciden hangisi diğerine galib gelirse kalbde o hakim olur.(İman ile nifakı besliyen şeyler vardır. İmanı Zikir ve Kur'an, nifakı da oyun, eğlence, çalgı ve çağanak besler. Hangisini yenerse o galib gelir. Ya kalb alaşağı olur, ya da nifak körelir.) Hz. Ebû said (r.a.)
228 2 Kıntar, on iki bin okiyyeden ve her bir okiyye yer ile gök arasında olanlardan daha hayırlıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.).
228 3 Kıntar yüz rıtıl (batman)dır. Her rıtıl on iki okiyye, her okiyye yedi dinardır. Her dinar da yirmi dört kırattır. Hz. Câbir (r.a.)
228 4 Kafiri kıyamet gününde ter (ar, utanç) öyle sıkar ve bunaltır ki "Cehenneme de olsa beni kurtarın" der. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
228 5 Kebair (büyük günahlar): Allah'a şirk koşmak, (na-hak yere) insan öldürmek, ana-babaya isyan ve size en büyüğünü haber vereyim mi: Yalan söz söylemek ve yalan yere şahidlik etmektir. Hz. Abdullah İbni Bekir İbni Enes (r.a.)
228 6 Kebair: Allah'a şirk koşmak, ana-babaya isyan, insan öldürmek ve yalan yere yemindir. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
228 7 Kebair dokuzdur: En büyüğü Allah'a şirk koşmak, na-hak yere insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, iffetli kimseye zina isnadında bulunmak, cepheden kaçmak, ana babaya isyan, sizin dirinizin ve ölünüzün kıblesi olan Beytül Harama konan yasakları ayak altına almaktır. Hz. Ubeyd İbni Umayr (r.a.)
228 8 Büyük günahlar yedidir: Allah'a şirk koşmak, hak yol ile olan müstesna, Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmek, namuslu kadına iftira etmek, cepheden kaçmak, faiz yemek, yetim malı yemek, hicretten sonra cahiliye bedeviliğine dönmek. Hz. Ebû Said (r.a.)
228 9 Büyük günahlar: Allah'a şirk koşmak, Allah'ın iyiliğinden ye'se düşmek ve Allah Azze ve Cellenin rahmetinden ümidini kesmektir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
228 10 Kebair; Allah'a şirk, namuslu kadına iftira, mü'min kimseyi öldürme, muharebe gününde cepheden kaçma, yetim malı yeme, müslüman ana-babaya isyan, ölü ve diri olarak kıblemiz olan Kabeye hürmetsizlik etmektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
228 11 Yalan yüzü karartır. Koğuculukta kabir azabıdır. Hz. Ebû Berze (r.a.)
228 12 Yalan imana aykırıdır. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
228 13 Yalan, Adem oğlunun aleyhinde yazılır. (Müsabaha edilmez) Üç hal müstesna: iki kişinin bozulmuş olan arasını yatıştırmak için söylenen yalan, kendi ailesini (dirlik düzenlik düşüncesi ile) razı etmek için söylenen yalan bir de harbde yalan, Esasen harb hud'adır. Hz. Nuvas İbni Seman (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
229 1 Yalanın hepsi kaydolur. Müslümanın başından bir musibet defeden veya iyilik getiren yalan müstesna. Hz. Sevban (r.a.)
229 2 Hoş söz sadakadır. Ve camiye giderken atılan her adım da bir sadakadır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
229 3 Mantar "'men'" (Beni İsraile inzal olunan nimet) dendir. Ve suyu da göze şifadır. H. Saad İbni Zeyd (r.a.)
229 4 Kem'e (mantar) Allah Tealanın Beni İsraile indirdiği "men'dendir. Suyuda göze şifadır. Hz Saad İbni Zeyd (r.a.)
229 5 "Kenud" ona derler ki, yanlız yer, taifesini men eder. Ve kölesini de döver. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
229 6 Kevser, Cennette bir nehirdir. Yanları altın, mecrası inci ve yakut, toprağı miskten iyi kokar ve suyu da baldan tatlı ve kardan beyazdır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
229 7 Akıllı, nefsini güden (te'dib ve muhasebe eden) ve ölümden sonrası için amel eden kimsedir. Aciz de odur ki nefsini hevasına koyuverir ve Allah'a (iyi yapar inşaallah) diye temennide bulunur. Hz. Seddat İbni Evs (r.a.)
229 8 Kur'an-ı meharetle okuyan kimse, vahiy memuru meleklerle beraberdir. Müşkilatla okuyan için ise iki sevap vardır. (emekleme ve okuma) Hz. Âişe (r. anha)
229 9 Müzzine sesinin gittiği kadar mağfiret olunur. Ve ona o mesafedeki yaş ve kuru herşey şehadet eder. Namaza gelen adama da yirmibeş namaz sevabı yazılır. Ve onun iki namazı arasındakilere kefaret olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
229 10 Ezanda müezzin, kamette imam sahibi selahiyettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.).
229 11 Allah rızası için ezan okuyan müezin, ezan okuduğu müddetçe, kanı içinde kımıldayan şehid gibidir. Ona yaş ve kuru her şey şehaded eder. Ölürse, kabrinde kurtlanmaz. Hz. İbni ömer (r.a.).
229 12 İhlaslı müezzin, kanı içinde yuvarlanan şehid gibidir. Ve o, ezanla kamet arasında istediğini Allah'tan ister. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
229 13 Müezzin Allah'ın davetçisi, imam Allah'ın nuru, saflar Allah'ın erkanı (izzeti ve askeri) ve Kuran Allah'ın kitabıdır. Öyle ise Allah'ın davetçisine icabet edin. Allah'ın nurunu alın. Allah'ın dininin erkanı (ana duvarı) olun ve Allah'ın kelamını da öğrenin. Hz. Ebû Saidil Ensari (r.a.)
229 14 Müezzinler, kıyamet günü boyca insanların en uzunudur. Hz. İbni Zubeyr (r.a.)
229 15 Müezzinler müslümanların iftarlarında da, sahurlarına da eminlerdir. Hz. Ebû Mahzure (r.a.)
YanıtlaSilBeynin Şifresi
Marka : Girdap Kitap
Barkod : 9786059725293
Yazar : İsmail Hakkı Aydın Can Hikmet Değirmenci
Baskı Sayısı : 2.Baskı
Baskı Yılı : 2018
Sayfa Sayısı : 294
Kağıt Cinsi : 2.Hamur
En-Boy-Yükseklik : 13,50 X 21,00 X 2,00
FİYAT BİLGİLERİ
Net Fiyat : 16,67 ₺
KDV Oranı : 8,00 %
Etiket Fiyatı : 18,00 ₺
KDV li Net Fiyat : 18,00 ₺
ÜRÜN AÇIKLAMASI
Bu kitapla beyninizin şifresini keşfedeceksiniz
Her şey beynin yaratıcı üssü Ar-Ge laboratuvarını hissetmekle başladı.
Yaratıcı üs Ar-Ge laboratuvarını hisseden beyin duyduğu uyarılar sayesinde şifrelerle ilişki kurmaya başlıyor.
Algıladıklarını ön frontal lobda (beynin ön bölgesi) değerlendirdikten sonra yaratıcı üssü (Ar-Ge) araştırma geliştirme laboratuvarına gönderiyor.
Keşif, icat, yenilik, buluş, yaratıcılık gibi tüm işlemler burada başlıyor.
Çok yönlü beceriye sahip beynin yaratıcı üssü (Ar-Ge) araştırma geliştirme laboratuvarı keşif icat buluş şifrelerinin refleksiyle farkındalık yaratacak projeler üretiyor, hedef saptıyor, plan yapıyor ve uyguluyor.
Beyin bütün bunları gerçekleştirmek için tek duyguya ihtiyaç duyuyor. Bu duygunun adı. Hissetmektir.
Beynin keşfi neler kazandırır
* Yaratıcılık
* Özgüven
* Aura
* Empati
* Hayal gücü
* Analitik düşünce
* Kararlılık
* Hakimiyet
* Vizyon
* Karizma
DİZ ÇÖK!
YanıtlaSil27 Kasım 2017
YAZAR : Abdullah Mesud HIDIR mahidir@gmail.com
Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, 1865’te Van’ın Başkale kazasında doğdu. İlk derslerini babasından aldı. Başkale’deki iptidâî ve rüşdiye mekteplerini bitirdikten sonra Irak’a giderek eğitimine devam etti. Döndükten sonra kendisine miras kalan servetle bir medrese ve bir kütüphane yaptırdı. Kādirî tarîkatına mensup olan ve «Arvas seyyidleri» diye tanınan ailesinin mâzîsi yaklaşık altı yüz elli yıl öncesine dayanır.
1919 yılında İstanbul’a gelerek Bir süre Evkaf Nezâreti’nce Eyüp’te misafir edildikten sonra yine Eyüp’teki Kaşgârî Dergâhı şeyhliğine tayin edildi. Sultan Vahideddîn tarafından kendisine bir medresede müderrislik vazifesi verildi. Bu arada dergâh şeyhliği, imamlık ve vaizlik vazifelerini de îfâ etti. Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK, Arvâsî Hazretleri’ne intisâb ederek ondan feyz aldı, istifade etti.
Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri, 27 Kasım 1943’te vefat etti. Kabri, Ankara/Bağlum’dadır.
***
Talebesi Necip Fazıl anlatıyor:
Şimdi, garibinize gidecek bir şey söyleyeyim size… Bir gün Efendi Hazretleri’ne (Abdulhakîm Arvâsî) sordum;
“–İmâm-ı Gazâlî’nin buhranı mı büyüktü, benimki mi?” dedim. Ne dese beğenirsiniz?
“–Seninki!” dedi.
Onunla her konuşmam virgülüne kadar hatırımdadır. Meselâ;
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
mısraı var ya… Bu daha evvel;
Diz çök zorlu kader, önümde diz çök!
idi. Şiiri okuduğum zaman, kendisi dikkatle dinledi ve sükût etti. Ne tasvip ne bir şey… Ürperdim. Ve hemen, şerîata en küçük mikyasta zıtlık ifade eden bir nokta var mı diye baktım. Bunu buldum: Kader diz çökmez!.. Onu «nefs» yaptım.
YanıtlaSilÇORAPLA MERASİM
Sultan V. Mehmed Reşad, 2 Kasım 1844’te Çırağan Sarayı’nda doğdu. Saray an‘anelerine göre yetiştirildi. Arapça ve Farsça öğrendi. 31 Mart Vak’ası’nın ardından 1909’da tahta çıktı. 9 yıllık hükümdarlığı müddetinde on defa hükûmet değişti. Her bir hükûmetin değişmesi de sancılı oldu. Sultanda ise; veliahtlığı döneminde kısıtlanmasından ötürü, bu buhranları yönetebilecek tecrübe ve bilgi yoktu.
Sultan Reşad; halim-selim, yumuşak huylu, merhametli, dindar ve nâzik bir padişahtı. Tasavvufla ilgilenirdi, Mevlevîliğe müntesipti. Edebiyatla da ilgilenen Padişah, aynı zamanda şairdi. Çanakkale zaferi üzerine kaleme aldığı;
Savlet etmişdi Çanakkale’ye bahr ü berden,
Ehl-i İslâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden.
şeklinde başlayan gazeli meşhurdur. Birçok şair tarafından tahmis edilmiştir.
Sultan Reşad, 3 Temmuz 1918 tarihinde vefat etti. Kabri, Eyüp’teki Sultan Reşad Türbesi’ndedir.
***
Dolmabahçe Sarayı’nda resmî merasime iştirak eden şeyhülislâmlar; büyük salonun kapısından girince doğrudan doğruya padişahın önüne teveccüh eder ve o da şeyhülislâmı oturduğu tahtta değil ayakta kabul eder, aralarında musâfaha ederler, şeyhülislâm da dönüşte arkasını padişaha dönmemek için halı boyunca geri geri gidermiş.
Bir sene Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’nin merasim için giydiği beyaz pabuçları ayağına bir hayli bol gelmiş. Geri geri giderken bir tanesi, bir iki adım sonra da diğeri ayağından çıkmış. Şeyhülislâm, pabuçlarla meşgul olmayı teşrifata muhalif bularak orada bırakmış ve çoraplarla yerine dönmüş. Teşrifat müdür muavini Ercüment Ekrem de pabuçları kılıcının ucu ile salonun bir köşesine fırlatmış. Merasimden sonra vükelâyı tekrar odasına kabul eden Sultan Reşad, Şeyhülislâm’a;
“–A hocam, insan hiç bu kadarcık gürültüye pabuç bırakır mı?” diye latîfe etmiş.
ALLÂH’IN YOLUNDAYIZ.
Asıl adı Osman Zeki YÜKSEL olan gazeteci, fikir ve icraat adamı Osman Yüksel SERDENGEÇTİ, 1917’de Antalya’nın Akseki ilçesinde doğdu. Eski Diyanet İşleri reislerinden Ahmet Hamdi AKSEKİ’nin yeğenidir. Üniversite tahsili için Ankara’ya giderek Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi felsefe bölümüne kaydolduysa da çıkan karışıklıklar sebebiyle üniversiteyi tamamlayamadı.
Dînî ve millî meselelerde son derece hassastı. İslâm’ın ateşli müdâfîlerindendi. Aylık çıkardığı «Serdengeçti» dergisindeki yazı ve şiirlerinde iğneleyici, sert bir dil kullanırdı. Devrin genç müslümanları üzerinde büyük tesirler uyandırdı.
Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bir Millet Neden Ağlar, Ayasofya Dâvâsı ve daha birçok eser kaleme alarak topluma yön gösterdi.
Osman Yüksel, 10 Kasım 1983’te vefat etti. Kabri, Ankara Cebeci Asrî Mezarlığı’ndadır.
***
Osman Yüksel, milletvekili olduğu dönemde radyoda yaptığı konuşma esnasında;
“–Allâh’ın, vatanın ve milletin yolundayız.” dediği için tutuklanır. Hâkim sorar;
“–Hakkında böyle bir suçlama var. Ne diyorsun?” der. Serdengeçti soruyu şöyle cevaplar:
“–Vallâhi hâkim bey! Günlük konuşmalarımızda «Allah» kelimesini kullanmak o kadar normal bir şeydir ki; «Allah yolunu açık etsin!» deriz; «Allâh’a ısmarladık!» deriz; «Allâh’a emânet ol!» deriz.
Allah kelimesini kullanmak bu kadar normal bir şey iken, benim Allah demem suç sayılıyorsa, benim buna karşı söyleyeceğim söz sadece; «Allah Allah!»
ŞAŞI GÖZLÜ HÂKİM
YanıtlaSilBir devlet dairesinde memur olarak çalışan Doğrucu Dâvud; her gördüğü yanlışlığı ve hoşuna gitmeyen şeyleri, arkadaşlarının, hattâ şeflerinin, müdürlerinin yüzüne söyleyiverir.
Bir gün bu pervasız adamdan iyice bıkan bir grup memur, bu adamı hâkime şikâyet ederler:
“–Ne olursunuz Hâkim Bey, şu «Doğrucu Dâvud»u buradan sürünüz, hep doğruları söyleyip duruyor.”
Hâkim:
“–Sizin ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Biz zaten burada doğruların ortaya çıkması için uğraşıyoruz. Haklı ile haksızı ayırt etmek için çalışıyoruz.” der ve onları gönderir. Bir süre sonra aynı grup tekrar hâkimin karşısına çıkar, Doğrucu Dâvud’u yine şikâyet ederler:
“–Daha fazla dayanamayacağız!” derler. Bunun üzerine hâkim, Doğrucu Dâvud’u çok merak eder ve bizzat görmek ister, çağırtır. Doğrucu Dâvud, hâkimin karşısına çıkar çıkmaz:
“–Selâmün aleyküm şaşı gözlü Hâkim Bey!” deyiverir. Gerçekten de hâkimin gözü anadan doğma şaşıdır. Hâkim; bu söze içerler, canı sıkılır ve;
“–Bu kadar da doğruculuk olmaz!” der. Doğrucu Dâvud’un işine son verir, memurluktan atar. Dâvud, hâkime yalvarıp yakarırken bir yandan da kendini savunur:
“–Hâkim Bey! Ben yanlış bir şey söylemedim ki, sadece size şaşı gözlü dedim. Sizin gözünüz şaşı değil mi?” Fakat bu sözleri hâkimi kararından çevirmeye yetmez.
ABDÜLHAKÎM ARVÂSÎAHMET HAMDI AKSEKİÇIRAĞAN SARAYIDOĞRUCU DÂVUDDÜNYAEDEBIYATISLAMKĀDIRÎ TARÎKATIKALPKARAKTERKÜLTÜRMILLETNECIP FAZILOSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİSANATSULTAN V. MEHMED REŞADTARIHTOPLUMYÜZAKI DERGİSİ
Yazı
« OLMADAN OLMAZ!
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
230 1 Müezzinler müslümnların namazları ve hâcetleri (oruç vakitleri) üzerine eminleridir. Hz. Hasan (r.a.)
230 2 Müezzinler "emin" ve imamlar "Zâmin" (tekeffül edici) dirler. Allah, imamları irşad, müezzinleri mağfiret buyursun. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
230 3 Mü'min, insanların kendinden emin olduğu ve müslüman da müslümanların dilinden zarar görmediği kimsedir. Muhacir de fenalığı terkeden adamdır. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, komşusu kendisinin eziyetinden emin olmıyan kimse Cennete giremez. Hz. Enes (r.a.)
230 4 Mü'min bir, kafir ise yedi kursağına yer.( Bir gün bir adam geldi, Peygamberimiz (s.a.v) e misafir oldu. Yedi sefer süt getirdiler içti. O gün müslüman oldu, ertesi günü bir sefer süt ile doydu.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
230 5 Mümin bir, kafir yedi kursağına içer. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
230 6 Mü'min, Cennette evlad istediğinde, onun hamli, doğumu ve yaşı bir anda istediği şekilde olur. Hz. Ebû Said (r.a.)
230 7 Mü'min Mü'minin aynasıdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
230 8 Mümin müminin aynasıdır. Ve mümin müminin kardeşidir. Nerede rastlarsa onu toparlar ve arkasından korur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
230 9 Mümin ülfet eder. Ülfet etmiyen ve ülfet edilmiyen kimsede hiç bir hayır yoktur. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.)
230 10 Mümin mümin için bir yapı gibidir. Birbirini bağlar. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
230 11 Kavi mümin Allah'a, zaif müminden daha hayırlı ve sevgilidir. Gene de her birinde hayır vardır. Sana menfaat verecek şeye haris ol. Fakat Allah'a dayanarak işe giriş ve acze düşme. Eğer sana bir şey isabet ederse şöyle yapsaydım, böyle olurdu, deme. Lakin Allah böyle takdir etti ve dilediğini yaptı de. Zira "Keşke" sözü şeytanın işine yol açar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
230 12 Mümin gayyur olur. (Irz ve namusu hususunda kıskanç olur) Allah (z.c.hz)'leri da gayyurdur. (Bunun için Allah fuhuşu haram etmiştir) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
230 13 Mümin alicenaptır ve kerimdir. (Hüsnü zannı sebebiyle aldanır) Facir ise hilekardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
230 14 Mümin her halinde hayır üzerindedir. Ruhu, Allah Azze ve Celle'ye hamd eder olduğu halde, iki yanı arasında kabzolunur. Hz. İbni Abbas (r.a.)
230 15 Mümin iki korku arasında bulunan bir kuldur. Geçmiş günahını anar ve bundan dolayı Allah ona ne yapacak, bilmez, korkar. Yaşadığı kadar daha nelere uğrayacak onu da bilmez ve korkar. Ravisi belli değil
YanıtlaSilMAĞFİRET
(المغفرة)
Günahların Allah tarafından bağışlanması anlamında bir terim.
Sözlükte “örtmek, gizlemek, birinin kusurunu ifşa etmeyip bağışlamak” mânasına gelen gafr (gufrân) kökünden türemiştir. Allah’a nisbet edildiğinde “kulunun günahını örtüp kusurunu bağışlaması” anlamına gelir (Lisânü’l-ǾArab, “ġfr” md.). Râgıb el-İsfahânî, Allah’a izâfe edilen mağfireti kulunu azap görmekten koruması şeklinde yorumlamıştır. Aynı kökten gelen istiğfâr “kişinin kusurunun bağışlanmasını Allah’tan talep etmesi” demektir. İsfahânî’ye göre bu talebin hem
YanıtlaSilcilt: 27; sayfa: 314
[MAĞFİRET - Adil Bebek]
söz hem fiille olması gerekir; aksi halde istiğfar kişiyi yalancı durumuna düşürür (el-Müfredât, “ġfr” md.).
Kur’ân-ı Kerîm’de mağfiret kökünden türeyen toplam 234 kelimenin 229’u Allah’a nisbet edilmiştir (gāfir, gafûr, gaffâr, gufrân, mağfiret, istiğfâr). Bunların kırk ikisi istiğfar kavramı etrafında şekillenmiş olup sonuç itibariyle Allah’ın bağışlayıcı niteliğine râcidir. Bu arada mağfiret kelimesi bir yerde “başkasının kusurunu görmeme” anlamında insana (el-Bakara 2/263), yirmi yedi âyette de Allah’a nisbet edilmiştir (M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ġfr” md.). Mağfiret kavramı, Kur’an’ın yaklaşık 100 sûresinde yer almak suretiyle Allah’ın engin merhamet ve bağışlayıcılığını ifade etmektedir. Ayrıca, “Şunu bilmelisin ki rabbinin bağışlayıcılığı engindir” (en-Necm 53/32) gibi müjdeleyici beyanlardan başka mağfiret kavramının geçtiği âyetlerin çoğunda mağfiretle birlikte büyük ecir, nicelik ve nitelik açısından üstün değerli rızık ve cennetlerin verileceği beyan edilmektedir.
İnsan ne kadar çaba sarfetse de kendi ölçüleri çerçevesinde bile ideal bir kişi olamaz. Hayatında yaratana ve yaratılmışlara karşı yanlış davranışlarda bulunmadığını kendi vicdanında kabul edecek birinin mevcudiyetini düşünmek kolay değildir. Bu açıdan bakıldığında en büyük saygıya lâyık olan Allah’ın kendisine karşı işlenen hataları affetmesi kişinin hayata bağlanmasını sağlamakta, ebedî âlem hususunda ümitsizliğe kapılmasını önlemekte ve onu yapıcı bir psikolojiye yükseltmektedir. Bu konudaki âyetlerin genel muhtevasından anlaşılacağı üzere affedicilik geniş kapsamlı ilâhî bir vasıf olmakla birlikte gerçekleşmesi insanda bulunması gereken bazı niteliklere bağlıdır. Bunların başında tereddütsüz iman gelir. Birçok âyette buna yararlı davranışlar da (amel-i sâlih) eklenmiştir. Enfâl sûresindeki âyetlerde (8/2-4) Allah katında yüksek dereceler, mağfiret ve tükenmez rızkın vaad edildiği tereddütsüz imanın vasıfları şöyle sıralanmıştır: Allah’ın anılması halinde kalbin korkuya yaklaşan bir saygıya bürünmesi, Kur’an âyetlerine vâkıf olunduğu oranda imanın pekişmesi, Allah’a tevekkül edilmesi, namazın kılınması ve Allah yolunda harcama yapılması.
YanıtlaSilMağfiret kavramı hadis literatüründe de geniş bir yer tutmuştur. Wensinck’te bu kavramın geçtiği rivayetlerin kaynakları yirmi dört sütunu bulmaktadır (el-MuǾcem, IV, 528-540). Ebû Zer el-Gıfârî’den rivayet edilen kutsî bir hadise göre Cenâb-ı Hak, kendisinin özel olarak koruduğu kimseler hariç bütün insanların hatalı olduğunu bildirmiş, bu sebeple zâtından mağfiret dilenmesi halinde kusurları bağışlayacağını vaad etmiştir (İbn Mâce, “Zühd”, 30). İlgili hadislerde Hz. Peygamber’in belli şahıslar, muhacir ve ensar grupları ve bütün ümmeti için bağışlanma duasında bulunduğu nakledilmiştir (a.g.e., IV, 534-535).
Kur’an ve sahih hadislerden oluşan naslarda Allah’tan samimiyetle mağfiret dilenmesi halinde şirk dışındaki bütün günahların affedileceği belirtilmektedir. Bununla birlikte diğer bazı naslar göz önünde bulundurulduğunda kul hakkının bağışlanmayacağı anlaşılır, zira bu hakkın sahibi Allah değil kuldur. Ayrıca bağışlanma talebi bir nevi tövbe niteliği taşır. Tövbenin kabul edilmesi için de bazı şartların gerçekleşmesi söz konusudur (ayrıca bk. GÜNAH; KEBÎRE; TÖVBE).
BİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ġfr” md.; Lisânü’l-ǾArab, “ġfr” md.; et-TaǾrîfât, “Maġfiret” md.; Wensinck, el-MuǾcem, IV, 528-540; M. F. Abdülbâkī, el-MuǾcem, “ġfr” md.; Buhârî, “Eźân”, 32, “Ĥudûd”, 27, “Tevĥîd”, 24, “Vuđûǿ”, 38; Müslim, “Ĥudûd”, 22, “Tevbe”, 45; İbn Mâce, “Zühd”, 30.
Adil Bebek
un.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
231 1 Cesedde baş ne mevkide ise, ehli imana göre mümin de odur. Nasıl baş ağrıyınca beden elem çekerse, mümin de ehli imandan birinin zarar görmesi ile elem duyar. Hz Sehl İbni Saad (r.a.)
231 2 Mümin Allah'a, bazı melaike-i mukarrebinden daha şereflidir. Hz. Enes (r.a.)
231 3 İnsanlara karışıp da ezalarına sabreden mü'min, insanlara karışmayıp da ezalara sabretmiyen mü'minden daha faziletlidir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
231 4 Müminin külfeti azdır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
231 5 Mümin, dünyada kendisine isabet eden şeyler (nimetler) sebebiyle ahirette muâhaze edilmez. Fakat kafir edilir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
231 6 Mümin Allah'a bazı melâikelerden daha mübarektir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
231 7 Mümin olduğu gibi menfaattir. Onunla yürürsün sana menfaat verir. Ortak olursun sana menfaat verir. Onun her bir işi menfaattir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
231 8 Mü'min yumuşaktır. O kadar ki, onu yumuşaklığından dolayı ahmak zannedersin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
231 9 Mümin her ahlak üzerine ahlaklanır. Fakat onda yalanla ihanet bulunmaz. Hz. Abdullah İbni Ebi Evfa (r.a.)
231 10 Mümin omuzlar yumuşak kimsedir. (İyi geçimlidir) O, din kardeşine rahatlık verir. Münafık ise uzak durur. Ve kardeşine sıkıntı verir. Mümin selam vermekte atılgandır. Münafık ise bakar ki önce kendisine versinler. Hz. Enes (r.a.)
231 11 Mümin beş türlü şiddet arasındadır. Müslaman kardeşi onu çekemez, münafık ona buğz eder, sevmez onu, kafir onun canına kasteder, kendi nefsi onunla uğraşır ve şeytan onu şaşırtmaya uğraşır. Hz. Enes (r.a.)
231 12 Müminin evi kamıştır, yemeği kırıntıdır, üstü başı perişandır, saçı dağınıktır, kalbi huşuyla doludur, aklı fikri ise bu dünya köprüsünü hayırlısı ile selametle geçmektir. Hz. Enes (r.a.)
231 13 Müminin lisanından melek söyler. Kafirin lisanından şeytan söyler. Mümin Allah'ın sevgilisidir. Müminin işini Allah görür. Hz. Enes (r.a.)
231 14 Mümin akıllıdır, basiretlidir, uyanıktır. Vukuf sahibidir. Her şeyde yönünü Allah'a çevirmiştir. Acele etmez, alimdir, verağ sahibidir. Münafık ise bunun aksine ne nederen geldiğine dikkat eder ne gittiğine. Ötekini berikini çekiştirir, harama dikkat etmez, sözünü karıştırır, nerden kazandığına ve nereye harcadığına bakmaz. Hz Enes (r.a.)
231 15 Mümin dünyada garib gibidir. Dünyanın izzetiyle ünsiyet etmez. İnsanların ikbal ettikleri hal, tevazu sebebiyle, onda görülmez. Onun öyle bir hali vardır ki, bu hal, başkalarını rahatlandırır. Amma bundan dolayı kendisinin bedeni meşakattadır. Hz. Behz (r.a.) dedesinden
231 16 Mümin, iyalinin iştahiyle yer (yani onların iştahı kaçmasın diye.) Münafığın iyali ise onun şehveti ile yer. (Yani onun yeyişi ötekilerini iştahlandırır.) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
231 17 Mümin, kendisinin yaratıldığı nuru ilahi ile bakar. (Diğerlerinin nüfuz edemediği noktaları görür) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
Mümin kabrinde "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" dediğinde ve Hz. Muhammed (s.a.v)'i tanıdığı takdirde, bu Aziz ve Celil olan Allah'ın şu mealdeki kavlinin mazmunu gereğince olur: " Allah, iman edenlere dünya hayatında da ahirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder." Hz Bera (r.a.)
YanıtlaSil232 2 Müminler dünyada üç sınıftır: Allah'a ve Resulallah'a inanıp şüphe getirmiyen ve mal ve canı ile Allah yolunda mücahede edenler. Kendisinden, insanların mal ve canı hususunda emin oldukları kimseler. Nefsi bir şeye tamah ettiğinde durup Aziz ve Celil olan Allah için onu terkedenler. (Böylece zühd ve takvaya nail olur ve bundan aşağı müslümanlık da yoktur) Hz. Numan İbni Beşir (r.a.)
232 3 Müminler tek bir kişi (vücud) gibidir. Başı ağrıdığı zaman bedenin sair azaları da ateş ve uykusuzlukla ona katılır.(Biri rahatsız olursa hepsi rahatsız olur) Hz. Numan İbni Beşir (r.a.)
232 4 Müminler yumuşak ve hafiftir. Munis bir deve gibi, boynunu "ey" deyince inkıyad eder. Sert bir yer de olsa "ıh" denilince çöker. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
232 5 Müminler birbirlerine muhabbetli ve hayırhahdır, evleri ve bedenleri ayrı olsa da. Facirler ise birbirlerini aldatıcıdırlar. Evleri ve bedenleri toplu olsa da. Ve birbirleriyle mücadele ederler. Hz. Enes (r.a.)
232 6 Allah uğrunda birbirine muhabbet eden kimseler, Onun gölgesinden başka gölge olmıyan günde, O'nun Arş-ı Alasının gölgesindedirler. Kendilerine nurdan kürsüler kurulur. Onların Rableri ile olan meclislerine, Peygamberler, sıddıklar ve şehidler bile imrenirler. Hz. Muaz İbni Cebel (r.a.)
232 7 Allah yolunda birbirlerini sevenler, arşın gölgesinden başka gölge olmıyan o günde, arşın gölgesindedirler. Nurdan minberler üzerinde. Onların mekanlarına Nebiler ve Sıddıklar gıpta ederler. Hz. Muaz (r.a.)
232 8 Allah yolunda muhabbet edenler, Arşı Ala etrafında yakuttan kürsüler üzerinde olurlar. Hz. Ebû Eyyüb (r.a.)
232 9 Cumaya erken gelen kimse deve kurban eden gibidir. Bunu takiben gelen sığır kurban eden gibi, bunu takiben gelen ise koyun kurban etmiş gibidir. İmam minbere orutduğunda defter kapanır ve melekler hutbeyi dinlemeye otururlar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
232 10 Müttekiler efendilerdir. Alimler ve fakihler de kılavuzlardır. Ve bunlardan misak (ahid) alınmıştır. Bunların meclislerinde oturmak berekettir. Yüzlerine bakmak ise nurdur. Hz. Âişe (r. anha)
232 11 Müttekiler efendi, fakihler kılavuzdur. Onların meclisinde oturmak insanın nurunu ziyade eder. İlminden istifade edilen bir alim, bin abidden efdaldir. Hz. Ali (r.a.)
232 12 Kocası ölen kadın renkli ve süslü elbise giymez. Ziynet de takmaz, kına sürmez ve sürme çekmez. (İddeti bitene kadar. Hamile değilse 4 ay 10 gün.) Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
232 13 Seferde namazı tamam kılan, hazerde eksik kılan gibidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
232 14 Meclisler emanettir. Sırrı ifşa edilmez. Üç meclis müstesna: Haram kan akıtılması konuşulan meclis, Haram fercin helal sayıldığı meclis ve helal olmıyan malın helal sayıldığı meclis.
Gazete Rize
YanıtlaSilAna Sayfa
Kategoriler
Galeri
Video
Yazarlar
Künye
İletişim
Üyelik İşlemleri
Kapat
(0)
Bayram Ali Kavalcı - Mecelle Kanunu Nedir?
15 Kasım 2017, 15:36
YAZARIN DIĞER YAZILARI
Asıl adı, Mecelle-i Ahkam-i Adliye olan meşhur Mecelle; Osmanlı Devleti zamanında, 1869–1876 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki 14 kişilik bir ilmî heyet tarafından, Hanefî mezhebine göre bölüm, bölüm hazırlanarak kabul edilen, İslâm dünyasının ilk ve en önemli medeni kanunudur.
17 Eylül 1876 (H. 26 Şâban 1293) tarihinde ilân olunmuş ve 1877 yılında Sultan Abdülhamid Hân zamanında tatbik edilmeye başlanmış ve 1926’da yürürlükten kaldırılmıştır.
Mecelle; bir giriş ile 16 bölümden meydana gelmiş ve toplam 1851 maddedir. İçinde umumî prensiplerle ilgili 100 maddeye ilâveten, borçlar, ticaret, eşya ve muhakeme hukukuna dair hükümler bulunan mükemmel bir eserdir.
İslâm Hukuku denilince birçok kimsenin hatırına Mecelle gelirse de, İslâm Hukukunun tamamı Mecelle ‘den ibaret değildir. Mecelle, yalnız Hanefî mezhebinin muamelata ait hükümlerini ihtiva etmektedir.
Mecelle yazılmadan önce, asırlar boyunca bütün İslâm memleketlerinde ve bu arada Osmanlı Devletinde uygulanmış olan İslâm Hukukunun bazı hükümleri, fıkıh kitapları ve fetvalar yardımı ile hazırlanmış ve her an herkesin müracaat edip, kolaylıkla anlayıp tatbik edebileceği sade maddeler hâline getirilmiştir.
1918’den sonra Osmanlı Devleti’nden ayrılan memleketlerde, daha sonra buralarda kurulmuş olan devletlerde Mecelle, modern mahkemelerce medenî kanun olarak tatbik edile gelmiştir. Arnavutluk’ta 1928, Lübnan’da 1932, Suriye’de 1949 ve Irak’ta 1953’de Mecellenin yerini yeni medenî kânunlar almıştır. Kaynak: Tam İlmihal Saadeti Ebedîye. Daha önce 1878’de Osmanlı Devleti’nden ayrılmış olan Kıbrıs’ta ve İsrail ile Ürdün’de hâlâ medenî hukukun esasını, Mecelle teşkil etmektedir.
"Bir bahçeye giremezsen durup seyran eyleme.
YanıtlaSilBir gönül yapamazsan yıkıp viran eyleme."
Yunus Emre.
"Nefse hasım olan Allah c.c.a dost olur.
Nefse dost olan ise Allah c.c.a hasım olur".
Zünnun-i Mısri.(Kuddise sirruhu)
Sultanların devlet adamlarının bozulması zulümle, Alimlerin
bozulması tamahkarlıkla, fakirlerin bozulması ise riya ile olur.
Ebu Bekir Varrak (Kuddise sirruhu)
Lale gül dergisi Aralık 2018.sy.88.
"Elinde Kur'an olanın ve onunla amel edenin sırtı yere gelmez".
YanıtlaSilMahmut Efendi hazretleri (kuddise sirruhu)
"Bir mümine faydan dokunmuyorsa bari zararın dokunmasın
Sevindirmen mümkün değilse bari üzme."
Yahya bin Muâz (Rahmetullahi aleyh)
"Dilini gıybetten, kalbini hasetten, mideni haramdan,
amelini riyadan temizle!."
Feriddüddin Attar (kuddise sirruhu)
Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise ;
kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır.
İmâm-ı Şafi ( Rahmetullahi aleyh)
Lale gül dergisi Aralık 2018.sy.88.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
233 1 Meclisler emanettir. Bir müminin bir mümine çirkin bir şey götürmesi yakışmaz. Hz. Usame İbni Zeyd (r.a.)
233 2 Meclis üçtür. Ğânim, Sâlim ve Şâhip, Ğânim, zikredendir. O ganimet kazanır. Mecliste zikirde bulunur veya zikir meclisinde bulunur. Sâlim, mecliste sükut ederek salim olan kimsedir. (Yalan yanlış söz ederek zarara girmemiş) Şâhip ise, batıl şeylere dalıp zarara uğrıyan kimsedir. Hz. Enes (r.a.)
233 3 Meclis ehli üçtür. Ğânim, Sâlim ve Şâhip. Ğânime gelince; Allah'ı zikreden. Sâlime gelince; sükut eden. Şâhip ise, batıla dalandır. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
233 4 Mücahid o kimsedir ki, Allah'ın Zatı uğrunda nefsiyle mücadele eder. Hz. Fudale İbni Ubeyd (r.a.)
233 5 Fisebilillah cihadda bulunan kimse, Allah (z.c.hz) lerince tekeffül edilmiş kimsedir. Ya mağfiretine ve rahmetine derhal kavuşturur veya ecir ve ganimetle yerine sağ-salim gelir gönderir. Mücahid fisebilillahın misali, gündüz oruçlu gece kâim olan kimsenin misalidir. Seferden dönünceye kadar böyle devam eder. Hz. Ebû Said (r.a.)
233 6 İhramlı kimse "izar" bulamazsa don giyer. Nalın bulamazsa mesh giyer (Koncu ve topuğu kesilmiş olarak) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
233 7 Kocasından talak talebeden ve kocasından izinsiz başını alıp giden kadınlar, münafıklardır. Hz. Eş'as (r.a.)
233 8 Müdebber (sahibi öldükten sonra azad olacak olan köle) satılmaz da hediye de verilmez. O terekenin üçte birinden hür kılınır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
233 9 Medine taybedir. Onun yol ve geçitlerinden hiçbiri yoktur ki, orada kılıcını çekmiş melekler bulunmasın. Onlar Medine'ye Deccal'ı ebediyen sokmazlar. Hz. Fatıma binti Kays (r.anha)
233 10 Medine de Mekke gibi Arz-ı Haramdır. Kur'an-ı Kerim'i Hz. Muhammed (s.a.v) e inzal eden Zata yemin ederim ki, her bir geçidini melekler tutmuştur, şeytandan korurlar. Hz. Câbir (r.a.)
233 11 Medine Mekke'den efdaldir. (Peygamberimizin bulunduğu mevki dünya üzerinde en faziletli yerdir.) Hz. Rafi İbni Hüdaye (r.a.)
233 12 Medine, İslamın kubbesi, imanın evidir. Hicret yeridir ve helal ile haramın hazırlandığı yerdir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
233 13 Medine Benim hicret ettiğim yerdir. Arzda yatacağım yerdir. Ümmetim üzerine komşularıma (ensara) yardım borçtur. Kebairden sakındıkları müddetçe. Kim bunu yapmazsa Allah ona Cehennem ehlinin irinlerinden akan sudan içirir ve onu perişan eder. Hz. Câbir (r.a.)
233 14 Kadın avrettir ve dışarı çıkınca şeytan onu gözler. Kadının Allah'a en yakın olduğu zaman ise evinin en derin yerinde olduğu vakittir. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
233 15 Kadın kocasının bütün hakkını ödemedikçe Allah'ın hakkın ödemiş olmaz. Ve kocası onu, deve eğerinin üstünde iken de istese men etmemesi icab eder. Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
233 16 Kadın hamileliğinde, doğum yapıncaya ve çocuğu memeden keseceği güne kadar, Allah yolunda nöbet bekliyen kimse gibidir. Ve bunlar arasında ölürse ona şehid ecri vardır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
233 17 Kadın, hamile olduğunda, gündüz sâim, gece kâim ve Allah korkusu kendisinde galib olan bir mücahid sevabı hak eder. Onu ağrı tuttuğunda kendisine verilecek sevabı mahlukattan kimse bilemez. Bebeğin her emişinde ve soğurmasında bir can ihya etmiş gibi sevab alır. Ve sütten kestiğinde ise bir melek sırtını okşar ve: "Ha bir daha" der. Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
Gönüller Sultanı Merhûm Mehmed Zâhid Kotku Efendi’nin hadîs derslerinde verdiği öğütlerden bir derleme:
YanıtlaSil● Az ye.
● Az uyu.
● Az konuş.
● Cömert ol.
● Nefsine muhâlefet et.
● Tevâzu’lu, alçak gönüllü ol.
● Güler yüzlü ol.
● Dedikoduya karışma.
● Tefekkürü unutma.
● Mümkün olduğu kadar kimseden bir şey isteme.
● Kat’iyyen kimseyle münâkaşa etme.
● Kimsenin aybını görme ve araştırma.
● Halka fazla meyletme.
● Kim bir şey isterse vermeğe çalış.
● Tembellik etme.
● Zamanını boşa geçirme.
● Gaflet yerlerine hiç uğrama.
● Peygamber sav’in sünnetine tam sarıl.
● Kardeşlerine itirâz etme, peki demeyi öğren.
● Ruhsatlarla değil, azîmetle amel et.
● Muhakkak her gün Kur’ân-ı Kerîm’den bir bölüm oku.
● Dersini her gün muntazam yap.
● Tam edepli ol.
● Sabır dinin yarısıdır; unutma.
● Mekrûhlardan mutlaka kaç.
● Şek ve şüpheden uzak ol, sıdk ehli ol.
● Öleceğini bilsen yalan söyleme.
● İzinsiz başkasının evine veya odasına girme.
● Aceleci olma.
● Asabî olma.
● Sûizannı bırak.
● Hırsı bırak.
● Her şeyin sonunu tevekkül ile bekle, Kadere her zaman teslîm ve râzı ol.
YanıtlaSil● Müslümana karşı aman buğzetme.
● Benlik taşıma.Eller yahşî, ben yaman; eller buğday ben saman* de ve öyle de ol.
● Nefsini dâimâ zemmet (kötüle).
● Duâ ederken kardeşlerini unutma.
● Uyuyan kardeşinin uykusunu hayırlı bil.
● Şeytâna fırsat verme; uyanık ol.
● Nefsine fırsat verme; kontrol et.
● Dilini zikrullahda dâim eyle.
● Evinden dışarı çıkınca nazar ber kadem eyle (ayak uçlarına bakarak yürü).
● Sadakayı unutma.
● Erken yat erken kalk.
● Akâid ve fıkıh öğren.
● Hadisleri öğren ve onlarla amel et/en az kırk tane.
● İlminle âmil ol
● Devamlı istiğfâr ehli ol.
● Kimden bir nasîhat duysan, kendi ayıplarını düşün.
● İbâdetleri beğenmezlik etme.
● Haktan uzaklaştıracak kötü arkadaşın bulunmasın; varsa terk et!
● Âsî kimselerin yüzüne bakma ki, basîret gözün kapanır.
● Sabah akşam murâkabeyi (iç kontrolü) elden bırakma.
● Kibir ve ucubu (amellerini beğenmeyi) terk et.
● Namazın vaktinden evvel abdest al, ezan okunmadan câmide bulunmağa çalış.
● Allah’ı ve ölümü aklından çıkarma.
● Yaptığın iyilikleri ve sana yapılan kötülükleri unut!
DinKulturuAtolyesi.com
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
234 1 Kadın beş vakit namazı kıldığı, bir ay orucu tuttuğu, kocasına itaat ettiği ve namusunu muhafaza ettiğinde, Cennetin hangi kapısından isterse oradan girer. Hz. Enes (r.a.)
234 2 Hastalık yeryüzünde Allah'ın kamçısıdır ve te'dibe müstehak kimse onunla uslandırılır. Hz. Cerir (r.a.)
234 3 Hastanın günahları, ağacın yaprağının döküldüğü gibi dökülür. Hz. Halid İbni Abdillah (r.a.)
234 4 Zahireden yapılan içimliklerin hangisi olsa, sekir verdimi, haramdır. Beyazı da, kırmızısı da, siyahı da, yeşili de haramdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
234 5 Kişi, dostunun dini üzerindedir. Senin kendisine tanıdığın hak ve saygıyı o sana tanımıyorsa, o adamla arkadaşlıkta hiç bir hayır yoktur. Hz. Enes (r.a.)
234 6 "Sual" (Allah'dan istemek) elini omuzların hizasına kaldırmak, "istiğfar" tek parmakla işaret, "ibtihal" (tazarru) ise elleri fazla uzatmaktır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
234 7 Camiler Allah'ın evleridir ve müminler de Allah'ın ziyaretçileridir. Ziyaretçisine ikram etmesi, ziyaret edilen üzerine haktır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
234 8 İsteme (dilencilik), insanın yüzünde tırmık yarası hasıl eder. Kim dilerse bu yarayı yüzünde bıraksın ve kim de dilerse dilenciliği terketsin. Ancak hükümetten hakkını istemek veya başka çıkar yol bulamadığı zaruret hali hariç. Hz. Semure (r.a.)
234 9 Camiler Allah'ın evleridir. Allah (z.c.hz)'leri cami kuşu olanların bedenen ve ruhen rahatını ve sırattan Cennete geçmesini tekeffül etmiştir. Hz. Ebud Derda (r.a.)
234 10 Camiler, ahiret çarşılarından bir çarşıdır. Kim camiye girerse Allah'ın misafiridir. İkramı mağfiret, hediyesi de keramettir. Bakınız camilerde "Yayılmaya". Sormuşlar: "Yayılmak nasıl olur?" Dua ve Allah Tealaya meyil etmek (yılışmak)la olur. Hz. Câbir (r.a.)
234 11 Hastalık sebebiyle kanı gelen kadın, hayız günlerinde namazı terkeder. Fakat adet sayısı geçtikten sonra yıkanır, namaz kılar. Yalnız abdestini her namazda yeniden alır. Hz. Adiy İbni Sabit (r.a.)
234 12 Müstehaza (özür kanı gören kadın) her ayda hayız günlerinde namazı bırakır, hayzın bitiminde özür kanı devam etse de yıkanır, namaz kılar, orucunuda tutar. Lakin, her namaz vakti girince abdest alır. (Özürlü gibi) Hz. Adiy (r.a.)
234 13 Danışılan adam emindir. (Kendi olsa yapacak gibi akıl vermezse hiyanet etmiş olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
234 14 Danışılan adam emindir. İsterse akıl verir, isterse susar. İşaret ederse kendi yapacağı şekilde akıl versin. Hz. Semure (r.a.)
234 15 Mekir, hile ve hiyanet Cehennemdedir. Adamın kardeşine, kardeşi bilseydi hayra ulaşacağı veya bir kötülükten kurtulacağı şeyi söylememesi hiyanettendir. Denildi ki: "Ya Resulallah", birimiz nefsinde gizli olanı kardeşine izhar etsin mi?" Ona zararı ve faydası olmıyan hariç. (Sana zararı yok, ona faydası varsa esirgemiyeceksin. Söyliyeceksin) Hz. Ebû Ubâde (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
235 1 Sağdaki melek, soldaki melek üzerine emin (amir)dir. Bir sevab işlendiği zaman arkadaşına "Onu yaz" der. Günah işlendiği zaman ise ona "Bırak, yedi saat yazma. Olur da istiğfar eder." Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
235 2 İnsanlara karışıb da ezasına sabreden müslüman, insanlara karışmayıb ezalarına sabretmeyenden hayırlıdır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
235 3 Müslüman müslümanın kardeşidir. Bir müslüman, kardeşine bir şey satar ve kusurunu bilip de söylemezse bu helal olmaz. H.z Ukbe İbni Amir (r.a.)
235 4 Müslümana (hayvan keserken) Allah'ın ismini söylemesi kafidir. Eğer keserken besmeleyi unutursa yerken söylesin. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
235 5 Müslüman, kabirde sual olunduğunda şöyle şehadet getirsin: "Eşhedü en la ilahe illallah ve enne Muhammeden Resulallah" ki bu Allah (z.c.hz) lerinin şu mealdeki "Allah, iman edenlere dünya hayatında da ahirette de o sabit sözlerinde daima sebat ihsan eder." Ayeti muktezasıdır. Hz. Bera (r.a.)
235 6 Müslüman, insanların dilinden ve elinden salim olduğu, mümin de insanların kanları ve malları üzerine emin olduğu kimsedir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
235 7 Müslüman, müslümanların dilinden ve elinden salim olduğu kimsedir. Muhacir de Allah'ın nehyettiği şeyi terkeden (Kendisinden uzaklaştıran) kimsedir. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
235 8 Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulüm de etmez. Onu tehlikeye de atmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun hacetini görür. Kim, müslümandan bir sıkıntıyı defederse, Allah da bu sebeble kıyamet gününün sıkıntılarından onu kurtarır. Kim de, müslümanın ayıbını örterse Allah da kıyamette onun ayıbını örter. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
235 9 Müslünan müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet isnad etmez. Yalan da isnad etmez. Ona lakayd kalmaz. Her müslümanın müslümanlar üzerine ırzı, malı ve kanı haramdır. Takva buradadır. (Kalbine işaret etti) Bir kimseye müslüman kardeşini tahkir etmesi şer olarak kafidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
235 10 Müslüman Cuma günü ihramdadır. Namaz kılınca ihramdan çıkar. Eğer ikindiyi kılana kadar (camide) oturursa hac ve umre yapmış kimse gibi olur. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
235 11 Müslümana ölüm geldiğinde azaları birbirini selamlar. Ve şöyle derler: "Selam sana. Sen benden, ben de senden kıyamete kadar ayrılıyoruz." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
235 12 Müslümanlar, biri diğerlerine karşı bir tek el halindedir. Onların yakınındaki, uzaktakini müdafaa eder. Süratli olanı oturanı savunur. Kavisi de zayıfı korur.(Hepsi yekdiğerini korur) Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.)
235 13 Müslümanlar, biri diğerine karşı tek bir el gibidir. Kanları (kısas ve diyetleri) denktir. Onların en zaifi bile verilen ahdi yerine getirir. (Zimmet değişmez. Birdir) Müslüman, bir kafir karşılığında kısas edilmez. Eman verilmiş bir zımmi kafire karşı öldürülmez. Hz. Hasan (r.a.)
235 14 Müslümanlar, Hakk'a (şeriata) uydukça, şartları üzerinde sabittir. Hz. Enes (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
236 1 Müslümanlar kardeştir. Kimsenin kimseye bir fazileti yoktur. Ancak takva hali hariç. Hz. Muhammed İbni Habib (r.a.) babasından
236 2 Müslümanlar tek bir adam gibidir. Onun bir azası hasta olduğunda vücudun diğer azaları da müteessir olur. Hz. Numan İbni Beşir (r.a.)
236 3 Müslümanlar şu üç şeyde ortakdır: Ot, ateş ve su, Muhacirlerden bir zattan
236 4 Müslümanlar şu üç şeyde ortaktır: Su, ot ve ateş, Bunların parası haramdır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
236 5 Karanlıkta mescidlere yürüyenler, Allah'ın rahmetine dalanların ta kendileridir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
236 6 Cumalara yaya olarak yürümek günahların kefaretidir. Soğuk sabahlarda abdesti tamam almak ve namazdan sonra namazı gözlemek de öyledir. Hz. Nafi' İbni Cubeyr (r.a.)
236 7 Asa ile yürümek tevazudandır. O kimsenin her bir adımına bir sevab yazılır ve bin derece yükseltilir. Hz .ümmü Selem (r.a.)
236 8 Dünyadaki musibetler, hastalıklar ve hüzünler cezadır. (Karşılıktır)(Ahirette kefaret olup karşılığı hayır olan şeylerdendir.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
236 9 Musibet, yüzlerin kararcağı günde sahibinin yüzünü ağartır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
236 10 İtikafta olan kime, günahları defeder ve kendisine bütün sevapları yapıyormuş gibi ecir verilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
236 11 Maruf (iyilik) cennet kapılarındandır. Ve fena ölümü defeder. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
236 12 İylik, ismi gibi iyidir. Ve dünyada iyilik adamı olan ahirette de iyilik ehli olur. Hz. İbni Şihab (r.a.)
236 13 İyiliğin hepsi sadakadır. Peygamber kelimelerinden olup, cahiliyet ehlinin tutunduğu söz "Haya etmezsen istediğini yap"tır. Hz. Huzeyfe (r.a.)
236 14 Malı uğrunda öldürülen şehiddir. Ehli iyali uğruna öldürülen şehiddir. Ve kendi canını müdafaa esnasında ölen de şehiddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
236 15 Adalet yapanlar kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde, Allah'ın sağında bulunurlar. Allah'ın her iki tarafı sağdır. Ehli iyaline, evladına, hakimi bulunduğu sınıfa adalet yapanlar da öyle. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
236 16 Zinada devam eden adam putperest gibidir. Hz. Enes (r.a.)
236 17 Riyada devam eden adam puta tapan gibidir. Hz. Enes (r.a.)
236 18 Melhametül kübra (büyük harb). Kostantaniyye'nin fethi ve Deccal'in çıkması yedi ay içinde olur. Hz. Muaz (r.a.)
236 19 Mulk (idare) Kureyş'te, kadılık Ensar'da, müezzinlik Habeş'te emanet Ezd (Yemen) kabilesindedir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
236 20 Mehdi, Amcam Abbas 'ın sülalesindendir. Hz. Osman İbni Affan (r.a.)
236 21 Mehdi, benim Ehli Beytim'den ve evladı Fatımadandır. Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
Musa Topbaş Efendinin hikmetli sözlerinden bazılarını* sizler için derledik.
YanıtlaSil“Mü’min, güzel hâlinin değişip kötüye dönmesinin, bilerek veya bilmeyerek işlediği bir günahın neticesi olduğunun idrâki içinde bulunmalıdır.”
“Mü’min, işlemiş olduğu küçük günahını dâimâ büyük görmelidir. Allah dostları en ufak zellelerini dahî dağlar gibi cesîm görürler, derin bir mahviyet içinde Cenâb-ı Hakk’a gözyaşları ve büyük bir teessür içinde istiğfâr ederler.”
“Akıllı kişi, evvelâ çuvalın deliklerini yamar, ondan sonra içini doldurur. Delik yahut çatlak olan kaba ne konursa konsun, içindekini muhâfaza edemez.”
“Akıllı insan; düşük ahlâklı, diyâneti zayıf insanlardan hem kendisini hem de yakınlarını korumalıdır. Mümkün mertebe onlarla mesâfeli kalmalıdır. Çünkü kişi, kiminle ülfet ederse, onun hâli ve ahlâkı kolaylıkla kendisine in’ikâs eder.”
KULU MARİFETULLAH’A ULAŞTIRACAK ÖZLER
“Kulu mârifetullâh’a ulaştıracak özler, yani tohumlar vücut toprağında hazır beklemektedir. Bunların filizlenmesi için hamd, şükür, zikir ve fikre devam etmek lâzımdır… Mârifet ilminin başı, ilâhî sanatın sırları üzerinde tefekkürdür.”
“Sâlim ve mâsivâdan arınmış bir kalple yapılan murâkabe ve tefekkür neticesinde insan, kitaplardan öğrenemediği birçok rûhânî bilgilere sahip olur.”
[Zira Cenâb-ı Hak buyurur:
“…Allah’tan korkun (takvâ üzere olun!) Allah size bilmediklerinizi öğretir!..” (el-Bakara, 282)]
“Kötü ahlâklı kişilere tebliğde bulunurken leyyin/yumuşak bir lisan kullanmalı ve mütevâzı davranmalıdır. Onları kat’iyyen ayıplamamalıdır. Çünkü kişi ayıpladığı şeye daha hayattayken kendisi de müptelâ olabilir.”
DİNİ HÜKÜMLERİ SALİH ALİMLERDEN ÖĞRENMELİ
YanıtlaSil“Dînî hükümleri sâlih âlimlerden sorup öğrenmek lâzımdır. Zira onlar takvâ sahibi oldukları için fetvâları daha isâbetli ve daha tesirlidir. Diğer taraftan ilmi, mal ve mevkiye kurban eden dünyacı âlimlerden de mümkün mertebe uzak durmalıdır.”
“Evlâdına dînini öğretmeyen ana-babalar, dünyanın en merhametsiz insanlarıdır… Dînî terbiye vermeden evlât yetiştirmek, sobada yakmak için ağaç yetiştirmek gibidir.”
“Yüz tâne yarım insanı toplasanız, bir (tam) insan etmez.”
Müslüman temkinli ve tedbirli olacak, ama aslâ korkak olmayacak.
“Büyükler nefs tezkiyesinin farz-ı ayn olduğunu ifâde buyurmuşlardır.”
FARZLARDAN SONRA EN MÜHİM İBADET
“Farzlardan sonra en mühim ibadet, mü’minlerin gönüllerini almaktır.”
“İnsanlarla iyi geçinmek kadar kişinin aklının, ilminin ve hilminin çokluğuna delâlet eden başka bir şey yoktur.”
“Şunu iyi bilmelidir ki asıl kerâmet, riyâdan uzak kalarak ve kullardan hiç karşılık beklemeden, tam bir ihlâs ve teslîmiyet üzere son nefesimize kadar Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk vazifemizi îfâ etmektir. Yani esas kerâmet, istikâmettir.”
“Sâlik, bir taraftan büyük bir îtinâ ile evrâdını yapmalı, bir taraftan da lâzım, hattâ elzem olan kendi nefsindeki ayıp ve kusurları arama vazifesini îfâ eylemelidir.”
“Mürşidler, sâliklerin merhamet, sehâvet, güzel ahlâk sahibi ve mütevâzı olanlarını severler ve onlar ile ferahlanırlar.”
KÜÇÜKLER BİRİKİNCE BÜYÜK OLUR
“Vaadin küçüğü büyüğü olmaz! Sözünde durmamak münâfıklık alâmetlerindendir.”
“Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- borcu müslümanlara mekruh kılmıştır. Zira, hür ve sağlam insanın nazarında borç, dâimâ ağır bir yük, acı bir minnettir.”
“İslâm’ın emrettiği ibadetler, hep kulların menfaat ve maslahatları içindir. Yoksa Allah Teâlâ’nın bunlara hiç ihtiyacı yoktur. Hak Teâlâ, müstağnî olduğu hâlde kullarını emir ve nehiylerle yüceltmiş ve onlara yükselme yollarını açmıştır. Biz âcizlere düşen de bu büyük nîmetin şükrünü tam olarak îfâ eylemektir.”
“Hak dostları herkesin ağırlığını yüklenmeyi kendilerine düstûr edinmişlerdir.”
“Gayretimiz hizmet etmektir, ama nefer olarak!”
“Ben işin büyüğünü yapıyorum diye küçüğünü ihmâl etmek olmaz. Zira küçükler birikince büyük olur.”
*Allah Dostunun Dünyasından ve Altınoluk Sohbetleri kitaplarından alınmıştır.
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Altın Silsile, Erkam Yayınları
YanıtlaSilAHİRET HAYATININ AŞAMALARI NELERDİR? 0
7 ARALIK 2018 AHIRETE İMAN,AKAID,SORULARLA İSLAM
Ahiret hayatının evreleri nelerdir? Kabir hayatı nasıl olur? Sûr’a ne zaman üflenecek? Haşr nasıl olacak? Amel defterleri nasıl verilecek? Hesap günü neler sorulacak? İşte sırasıyla ahiret hayatının aşamaları…
İnsanın ölümüyle başlayan ahiret hayatının safhaları şöyledir:
I. KABİR HAYATI
İnsanın ölümüyle kabir hayatı (berzah) başlar. Bir hadiste “Kabir, ahiret duraklarının ilkidir. Bir kimse eğer o duraktan kurtulursa sonraki durakları daha çabuk geçer. Kurtulamazsa sonraki durakları geçmek zor olacaktır.”[1]buyrulmuştur. Ölümle başlayıp, yeniden dirilmeye kadar devam edecek olan hayata kabir hayatı denilir. Kabir hayatı, dünya ile ahiret arasında bir ara dönem olduğu için berzah hayatı diye de anılmıştır. Nitekim berzahın kelime manası “İki şey arasında engel”dir.
Her insan ister ölerek toprağa gömülsün, ister boğularak denizde kalsın veya yanarak külü havaya karışsın, mutlaka ruhen bir kabir hayatı geçirecek sonrasında kıyamet günü diriltilecektir. Genellikle insanlar ölünce kabre konulduklarından bu gibi durumlarda da kabir hayatı ifadesi kullanılmaktadır. Fakat kabir hayatı her insan için vardır.
İnsan öldükten sonra kabre konulunca Münker ve Nekir adlı iki melek kendisine gelerek “Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir?”gibi sorular sorar. İman ve güzel amel sahipleri bu sorulara doğru cevaplar verirler, kendilerine cennet kapıları açılır ve cennet gösterilir. Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara doğru cevap veremezler, onlara da cehennem kapıları açılır ve cehennem manzaraları gösterilir. Kâfirler ve münafıklar kabirde sıkıntı ve ıstırap çekerken mü’minler mutlu ve huzur içinde bir kabir hayatı geçirirler.[2]
Kabir azabı ve huzuruyla ilgili olarak Kur’an’da bazı âyeti kerimelerde işaretler ve sahih hadislerde açık bilgiler bulunmaktadır.
Allâh Teâlâ buyurur:
“(Son) Sûr’a üflenince, kabirlerinden Rablerine koşarak çıkarlar. «Vah hâlimize! Bizi uykumuzdan kim kaldırdı?» derler. Onlara: «İşte Rahman olan Allâh’ın vâdettiği budur, peygamberler doğru söylemişlerdi.» denir.” (Yâsin, 51-52)
Allah Resülü buyurur:
“Müslüman kabirde sorguya çekildiği zaman, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet eder. İşte bu şehâdet, Kur’ân-ı Kerîm’deki‘Allah, kendisine iman edenleri hem dünyada hem de âhirette sağlamlaştırır.’[3]âyetinin delâlet ettiği manadır.”[4]
Allah Resülü bir sahabisinin vefatının ardından ona dua etmiş ve Allah’ım‘‘… Onu cennete koy, kabir ve cehennem azabından koru. ”buyurmuştur.[5]
Resûlullâh yine bir sahabisinin ardından şöyle buyurmuştur:
– “Ölüp de pişmanlık duymayacak hiçbir kimse yoktur.” Ashâb-ı kirâm:
– İhsan sahibi bir kişinin pişmanlığı nedir Yâ Resûlallâh? deyince Efendimiz:
– “Muhsin bir kişi ise, bu hâlini daha fazla artırmamış olduğuna; kötülük eden bir kişi ise o kötülükten vazgeçmemiş olduğuna pişman olacaktır.”[6]buyurmuşlardır.
SUR VE SUR’A ÜFÜRÜŞ
YanıtlaSilKelime olarak sûr, seslenmek, boru, üflenince ses çıkaran boynuz anlamlarına gelir. Terim olarak kıyametin kopuşunu belirtmek ve kıyamet koptuktan sonra bütün insanların mahşer yerinde toplanmak üzere dirilmelerini sağlamak için İsrafil aleyhisselâm tarafından üfürülecek olan boruya sûr denilir. Hz. Peygamber bir hadislerinde sûrun, kendisine üflenen bir boru ve boynuz olduğunu haber vermişlerdir.[7] Fakat bu borunun mahiyeti insanlar tarafından bilinemez. Sûr da bütün ahiret hallerinde olduğu gibi dünyadaki borulara benzetilemez.
Kur’an ayetlerinden anlaşıldığına göre İsrafil aleyhisselâm sûra iki defa üfürecektir. İlkinde Allah’ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde olan her şey dehşetinden sarsılacak ve kıyamet kopacak, ikincisinde de insanlar dirilecek ve mahşer yerinde toplanmak üzere Rablerine koşacaklardır.[8]
İsrafil’in sûra iki defa üfürmesi arasında geçecek zaman ise bilinmemektedir.
Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor:
“Resûlullah: “İki sur arasında kırk vardır!” buyurmuştur.
Bunun üzerine oradakiler: “Ey Ebû Hureyre! Kırk gün mü?” diye sordular. Fakat o: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. Tekrar: “Kırk ay mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk yıl mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi ve devamında:
“Sonra Allah gökten su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hariç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu’z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış bundan terkib edilecektir.” (Buhârî, Tefsiru Sûreti Zümer 3; Amme 1; Müslim, Fiten, 141; Muvatta’, Cenâiz, 48; EbûDâvûd, Sünnet, 24; Nesâî, Cenâiz, 117.)
HAŞR VE MAHŞER
YanıtlaSilSözlükte toplanmak, bir araya gelmek demek olan haşr, terim olarak Allah’ın, insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilttikten sonra bir araya toplamasıdır. İnsanların toplandıkları yere mahşer veya arasat denir. Kur’an’ı Kerim’de mahşerden ve bu sırada yaşanacak olaylardan bahseden pek çok ayeti kerimelerden birinde şöyle buyrulur:
“Allah onları, sanki günün ancak bir saati kadar kaldıklarını sandıkları bir durumda yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında birbirleriyle tanışırlar. Allah’ın huzuruna varmayı yalanlayanlar elbette zarara uğramışlardır. Çünkü onlar doğru yola gitmemişlerdi.”[9]
Haşr günü, insanlar kendi durumunun ne olacağını bilemediğinden en yakınlarıyla bile ilgilenmeyeceklerdir. O gün mü’minlerin yüzleri parlayacak, kâfirlerin yüzü ise kararacaktır.
Abese Sûresi’nin 33-42. ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün kulakları sağır edercesine şiddetli ses geldiği vakit, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar, Gülerler, sevinirler. O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler. Onları bir siyahlık bürür. İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır.”
Hz. Peygamber her kulun, öldüğü durum üzere, iyilik üzere ölmüşse iyi, kötülük üzere ölmüşse kötü olarak diriltileceğini, yalın ayak, ilk yaratılışları gibi haşredileceklerini bildirmiştir.[10]
V. AMEL DEFTERLERİNİN DAĞITILMASI
YanıtlaSilİnsanlar hesaplarının görülmesi için toplandıktan sonra, kendilerine dünyadayken yapmış oldukları işlerin yazılı bulunduğu amel defterleri verilir. Bunlar dünyadaki defterlere benzemez. Bu defterlerin hakikatini ancak Allah bilir. Dünyadayken her mekânda ve her an Kiramen Katibin (yazıcı melekler) tarafından doldurulan bu defterler hakkında Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Kitap ortaya konmuştur. Suçluların onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. Vay halimize derler, bu nasıl kitapmış. Küçük, büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş. Böylece onlar yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”[11]
Amel defterleri cennetliklere sağdan, cehennemliklere soldan veya arkadan verilir. Defteri sağdan verilenlere “ashâb-ı yemin”, soldan veya arkadan verilenlere “ashab-ı şimal” adı verilir. Defterin sağdan verilmesi bir cennet müjdelerken, soldan verilmesi ise cehennem azabının habercisidir.
Bugünün teknolojik gelişmeleri ışığında yorumladığımızda ‘‘amel defteri’’ni bir video CD’sine benzetebiliriz. Hayattayken yaptığımız tüm iyi ve kötü işler, adeta kameraya çeker gibi Kirâmen Katibin melekleri tarafından kaydedilmektedir. Kıyamet gününde herkesin doldurduğu video CD’si bir ekranda gözleri önüne serilir. Ayeti kerimede buyrulur:
‘‘Ve her insanın amelini, kendi boynuna bağladık. Kıyamet günü onun için (o amellerinin yazıldığı) bir kitap çıkarırız ki, onu açılmış olarak önünde bulur. “Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak nefsin yeter!” (denilir).’’[12]
HESAP GÜNÜ VE SORULACAK SORULAR
YanıtlaSilİnsanlar amel defterlerini ellerine aldıktan ve yaptıklarını en ince detayına kadar gördükten sonra Yüce Allah tarafından hesaba çekileceklerdir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?”[13]
Hesap ve sorgulama sırasında amel defterlerinden başka, insanın organları ve yeryüzü de insanların yaptıklarına şahitlik edecektir.
Fussilet Suresi’nin 20-23. âyetlerinde bu hakikat şöyle anlatılır.
‘‘Nihayet oraya ulaştıklarında kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. Derilerine: “Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz?” deyince onlar: “Bizi konuşturan, her şeyi konuşturan Allah’tır. Zaten sizi ilkin yaratan ve sonunda da huzuruna götürüleceğiniz Rabbiniz de O’dur.” Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin, derilerinizin, aleyhinizde şahitlik edecekleri bir günün geleceğine inanmıyor ve ondan sakınmıyordunuz, ayrıca siz, yaptıklarınızın çoğunu, Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz. İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu kötü zandır ki sizi mahvetti de, o yüzden hüsrana uğrayanlardan oldunuz.’’
Zerre ölçüsü hayır işleyenin mükâfatını, kötülük işleyenin cezasını göreceği[14] ve hiçbir adaletsizliğin söz konusu olmayacağı o günde insanların şu beş şeyden hesaba çekileceği hadis-i şerifte bildirilmiştir:
1- Ömrünü nerede tükettiği,
2- Gençliğini nasıl geçirdiği,
3- Malını nerede kazandığı,
4- Malını nereye harcadığı,
5- Bildikleriyle amel edip etmediği,[15]
Çeşitli hadislerde de bütün insanların, aracı olmaksızın Allah tarafından hesaba çekileceği, mü’minler sorulan sorulara kolaylıkla cevap verirken, kâfirlerin ince ve zor bir hesap ve sorgulamadan geçirilecekleri haber verilmektedir.[16]
YanıtlaSilÂHİRETE İMAN NEDİR? 0
15 KASIM 2018 AHIRETE İMAN,İSLAM
Ahiret nedir? Ahiret nerededir? Ahiret neden var? Ahirete iman nasıl olmalıdır? Ahirete iman ne demek kısaca…
Âhiret, sözlükte “son, sonra olan ve son gün” anlamlarına gelir.
AHİRET NE DEMEK?
Terim olarak âhiret, İsrâfil’in (a.s.) Allah’ın emriyle, kıyametin kopması için sûra ilk defa üflemesiyle başlayacak olan ebedî hayata denilir. İsrâfil (a.s.) sûra ikinci defa üfleyince insanlar diriltilip hesaba çekilecek, sonra dünyadaki iman ve amellerine göre ceza ve mükâfat görecek, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme girecek ve orada kalacaklardır.
ÂHİRETE İNANMAK NEDEN ÖNEMLİDİR?
Âhirete iman, iman esaslarından olup genellikle Kur’an’da “el-yevmü’l- âhir” (son gün) şeklinde, Allah’a imanla yan yana zikredilmiştir. Bu da âhiret inancının iman esasları arasında çok önemli olduğunu göstermektedir. Allah’a ve O’nun birer yol gösterici olarak peygamberler gönderdiğine inanmak, insanların sorumlu olduğuna inanmayı da gerekli kılar. İnsandaki sorumluluk duygusu da kişiyi, yaptıklarının karşılığını göreceği âhiret hayatına inanmaya götürür.
AHİRETE İMANIN ÖNEMİ NEDİR?
Âhirete inanmayan kimse Kur’an âyetlerini inkâr ettiği için kâfir olur: “…Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse o tam mânasıyla sapıtmıştır.” (en-Nisâ 4/136) meâlindeki âyet bunu açıkça belirtmektedir.
AHİRETE İMAN İLE İLGİLİ AYETLER
Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde dünya hayatının geçici, âhiretin ise ebedî olduğu, insanların dünyanın geçici zevklerine ve aldatmacalarına kanmamaları, daha hayırlı ve kalıcı olan âhiret mutluluğunu yakalamaları gerektiği vurgulanmaktadır. Bununla birlikte Kur’an, dünya hayatının da ihmal edilmemesi gerektiğini, çünkü âhiretin dünyada kazanılacağını, âhirette mutlu olmanın, dünyadaki yaşayışa bağlı bulunduğunu ifade etmektedir: “Fakat siz (ey insanlar) âhiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (el-A‘lâ 87/16-17), “…Şüphesiz bu dünya hayatı geçici bir eğlencedir. Ama âhiret, gerçekten kalınacak bir yurttur.” (el-Mü’min 40/39), “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu da iste; ama dünyadan da nasibini unutma…” (el-Kasas 28/77)
ÂHİRETİN DİĞER İSİMLERİ
Kur’an’da âhiret ve âhiret hayatı ile ilgili verilmiş olan pek çok isim vardır. Bu isimlerden bazıları şunlardır: el-yevmü’l-âhir (son gün, âhiret günü), yevmü’l-ba‘s (diriliş günü), yevmü’l-kıyâme (kıyamet günü), yevmü’d-dîn (ceza ve mükâfat günü), yevmü’l-hisâb (hesap günü), yevmü’t-telâk (kavuşma günü), yevmü’l-hasre (hasret ve pişmanlık günü).
Peygamber Efendimiz’in de âhiret ve halleri ile ilgili pek çok hadisi vardır. Özellikle kıyamet alâmetleri, kabir hayatı, mahşer, hesap, mîzan, sırat, şefaat, cennet ve cehennemle ilgili çok sayıda hadis bulunmaktadır.
ÂHİRETİN VARLIĞININ DELİLLERİ – Detaylı bilgi için tıklayınız
ÂHİRET HAYATININ DEVRELERİ NELERDİR? – Detaylı bilgi için tıklayınız
Kaynak: İslam İlmihai 1, TDV Yayınları
Fıkıh usulünde bir kaidedir.Aynı konudaki fıkhi iki delilin birbiriyle çelişmesi halinde, her ikisininde hükmünün düşeceğini ifade eder.
YanıtlaSilRisale-Nur kulliyatından
Mesnevi-i Nuriye.
Diyanet İşleri Başkanlığı.
sy.257.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
237 1 Mehdi Bizdendir. Ey Ehli Beyt! Size müjdeler olsun. Allah (z.c.hz.)'leri onu bir gecede ihraz eder. (Olgunlaştırır.) Hz. Ali (r.a.)
237 2 Mehdi'nin ismi, İsmime, babasının ismi de Babamın ismine uyar. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
237 3 Fisebilillah ata infak eden, elini sadaka hususunda açan gibidir. Hz. Ebû Hanzaliyye (r.a.)
237 4 Elbiseye isabet eden meni; tükürük ve sümük gibidir. Onu bir bez veya izhar otu ile silmen kafidir. (Bu Şafilerin delilidir. Hanefi mezhebinde kuru olacak) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
237 5 Muhacirin ve Ensar, dünya ve ahirette birbirlerinin velileridir. Kureyşin fukarası (Tatlı dilli ve beşuş yüzlü) ile Sakifin azadlıları da dünya ve ahirette birbirlerinin velileridir. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
237 6 Mahvedici şeyler üçtür: Kişinin kendini beğenmesi, kendisine boyun eğilen hasislik, sahibini esir eden heva. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
237 7 Mizanlar Allah (z.c.hz) lerinin elindedir. Dilediği kavmi yükseltir, dilediği kavmi yere vurur. Adem oğlunun kalbi de Rahmanın parmaklarından iki parmağı arasındadır. Dilediği zaman (Hakdan) kaydırır, dilerse (Hak üzere) sabit kılar. Hz. Sem(r.a.) İbni Felek (r.a.)
237 8 (Her müslümana) ölüm ganimettir. Masiyet musibettir. Yoksulluk da rahatlıktır. (Ahiretçe hesabı yoktur, dünyada ise gailesi yok) Zenginlik ukubettir. Akıl Allah'ın hediyesi, cehalet dalalet, zulm nedamet, taat gözbebeğidir. Allah korkusundan ağlamak ateşten kurtuluştur. Gülmek bedenin helakidir, günahtan tövbe eden hiç günahsız gibidir. Hz. Âişe (r. anha)
237 9 Ölüm her müslümana kefarettir. (Ölüm acısı ile günahları siliniyor) Hz. Enes (r.a.)
237 10 Ölüm mü'minin armağanı, altın ve gümüş ise münafıkın bahası ve Cehenneme azığıdır. Hz. Câbir (r.a.)
237 11 Ölü kendi üzerine ağlanılmakla kabirde azab görür. Hz. Semure (r.a.)
237 12 Ölü, dirinin şöyle diyerek ağlamasiyle azab görür: "Ey kolum kanadım, ey mededim yardımım, ey karım kazancım ve benzeri sözler." Ve ona (meleklerce): "Sen şöyleydin, sen şöyleydin" denilir. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
237 13 Birinin ağlaması ile, ölününü üzerine kaynar su dökülür. Hz. Ebû Bekir (r.a.)
237 14 Ölü, içinde öldüğü elbise ile baas olunur. (Elbise, amel diye de tefsir edilmiş, ekseriyetle kefeni ile denmiş) Hz. Ebû Said (r.a.)
237 15 Pişman olan kimse, Allah'ın Rahmetini gözler, Kendini beğenen de Allah'ın gazabını bekler. Herkes Allah'ın huzuruna, ölümünden önce yaptığı amel ile gelir. Ve muhakkak ki amellerin sahipleri hatimelerine göre hüküm giyerler . Gece ile gündüz birer binektir. Ahirete iletme vasıtası olarak bunlara bininiz. (Ömrünüzden istifade edin) Zinhar tövbeyi geciktirmekten sakının. Allah (z.c.hz)'lerinin hilmine de mağrur olmayın (yaptığınız günahtan musibet gelmedi diye aldanmayın) Bilmiş olunuz ki, Cennet ile Cehennem, her birinize, nalınınızın tasmasından daha yakındır. Kim zerre kadar hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre kadar şer yaparsa onu görür. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
238 1 Pişmanlık tövbedir. (tövbeye sebebtir) Hz. Enes (r.a.)
238 2 İnsanlar hayır yaparlar. Mükafatları akıllarına göre verilir. Hz. Muaviye İbni Kurre (r.a.)
238 3 İnsanlar iki kişidir. Alim ve müteallim (Talebe). İkisi ecirde müsavidir. İnsanlardan bu ikisi arasındakilerde hiç bir hayır yoktur. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
238 4 İnsanlar, tarak dişleri gibi müsavidir. Fazilet farkları, ancak ibadet farkları iledir. Sakın, kendisine verdiğin kıymeti sana vermiyenle arkadaş olma. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.)
238 5 Ölü arkasından ağlamayı san'at edinen kadınlar, ölümünden önce, tövbe etmezlerse, üzerlerinde katrandan gömlekler ve uyuzlu olarak haşrolunurlar. Hz. Ebû Malik (r.a.)
238 6 Abdestli olarak uyuyan kimse, gece ibadet eden ve gündüz oruç tutan kimse gibidir. Hz. Amr İbni Hureyre (r.a.)
238 7 Fisebilillah uyuyan (Allah hizmetinde iken) hiç bozmadan oruç tutan ve usanmadan kesiksiz gece ibadeti yapan kimse gibidir. Hz. Amr İbni Hureys (r.a.)
238 8 Cumada uyku veya uyuklama şeytandandır. Sizden birisi uyukladığı zaman yerini değiştirsin. Hz. Hasan (r.a.)
238 9 Nebiler yüzyirmi dört bindir. Mürseller ise üçyüz onüçtür. Adem (a.s) Allah'la kelam eden bir Peygamberdir. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
238 10 Peygamberler ve Resuller, Cennet ehlinin efendileridir, şehidler ise ehli Cennetin rehberleridir. Hameli-i Kuran ise ehli Cennetin arifleridir. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
238 11 Yıldızlar, gök elhi için emandır. Ehli Beytim de ümmetim için emandır. Hz. İyaz (r.a.)
238 12 Yıldızlar, arz ehli için, boğulmaktan emandır. Ehli Beytimde ümmetim için ihtilaftan emandır. Her hangi bir kabile ehli Beytime muhabbeti terkederse ihtilafa düşerler ve böylece şeytanın cemaatından olurlar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
238 13 Kadınlar zayıf yaratılmıştır ve avretlerdir. Onların avretlerini evlerle örtünüz. Zaaflarını da susmakla önleyiniz. Hz. Enes (r.a.)
238 14 Kabe'ye bakmak ibadettir. Ana babanın yüzüne bakmak ibadettir. Allah'ın kitabına bakmak da ibadettir. Hz. Âişe (r. anha)
238 15 Şu üç şeye bakmak ibadettir; Ana babanın yüzüne bakmak, Kur'an'a bakmak, denize bakmak. Hz. Âişe (r.a.)
238 16 Nazar, iblisin zehirli oklarından biridir. Kim ki Allah korkusundan bu bakışı terkederse, Allah ona öyle bir iman ihsan eder ki, onun tadını kalbinde duyar. Hz. Huzeyfe (r.a.)
238 17 Allah'a şükrederlerse; hurma ve ağaç, sahiplerine ve onlardan sonra gelenlere berekettir. Hz. Abdullah İbni Hasan (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
239 1 Adak iki türlüdür. Birisi Allah'a taat için olan adaktır ki o Allah içindir ve buna vefa lazımdır. Yapılmalıdır. Diğeri, Allah'a masiyet yolunda olan adaktır, o, şeytan içindir. Buna vefa yoktur. Böyle adak için yemin kefareti gibi kefaret vardır. Hz. İmran İbni Hüseyin (r.a.)
239 2 Allah'ın yardımı, kulun sabrı ile bebaberdir. Derdin ferahlayıp açılmasıda musibetle beraberdir. Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Muhakkak ki her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Hz. Enes (r.a.)
239 3 Nafakanın hepsi Allah yolundadır. Ancak, şu binalar için harcanan hariç. Onda hiç bir hayır yoktur. Hz. Enes (r.a.)
239 4 Hac yolunda harcanan fisebilillah harcanan gibidir. Yedi yüz misli sayılır. Hz. Abdullah İbni Büreyde (r.a.)
239 5 Nikah, Benim sünnetimdir. Kim ki Benim sünnetimi yapmazsa Benden değildir. Evlenin, Zira Ben, sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar ederim. Kim güç sahibi ise evlensin. Kim de bulamazsa oruç tutsun. Zira oruç onun için bir enemedir. Hz. Âişe (r. anha)
239 6 Güzel niyet, sahibini cennete sokar. Güzel ahlak da sahibini cennete sokar. Ve güzel komşu da koşmusunu Cennete sokar. Birisi sordu: "Ya Resulallah, kendisi kötü (komşuluğu iyi) olsa da mı?" Evet sen istemesen de. Hz. Câbir (r.a.)
239 7 Niyet-i sadıka Arşa ilişiktir. Kul niyetinde sadık olursa Arş (sevincinden) hareket eder ve niyet sahibi mağfiret edilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
239 8 Nil, Fırat, Dicle, Seyhun ve Ceyhun cennet nehirlerindendir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
239 9 Hicret iki türlüdür. Şehirlinin hicreti, bedevinin hicreti. Bedevi olanın vazifesi, çağrıldığında icabet eder ve emredilenlere de itaat eder. Şehirlinin hicretine gelince; o, ikisinden belası büyük ve mukafatı da daha büyük olanıdır. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
239 10 Hicret iki türlüdür: İkisinden biri, senin günahları terketmendir. Diğeri ise Allah ve Resulüne hicret etmendir. Hicret, tövbenin kabulu devam ettikçe, kesilmez. Ve güneş garbtan doğuncaya kadar tövbe de makbul olmakta devam eder. Doğunca da, herkesin kalbi, içinde bulunduğu hal üzere mühürlenir ve insanlara amel kafi gelir. (İyi ise iyi, kötü ise kötü tarafa yazılır) Hz. Abdurrahman İbni Avf (r.a.)
239 11 Umera için hediye kabul etmek hiyanettir. Hz. Câbir (r.a.)
239 12 İmama hediye hiyanettir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
239 13 Hediye, işitmeyi ve duyguyu giderir. (Hediye veren adamın kusuru görülmez, sözleri işitilmez olur.) Hz. İsmail İbni Malik (r.a.)
239 14 Hediye halîm'in bir gözünü kör eder. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
239 15 Hediye, Allah tarafından güzel bir rızıktır. Sizden birisine hediye verildiğinde onu kabul etsin ve kendisi daha güzelini versin. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
239 16 Hediye, Allah'ın güzel rızıklarından biridir. Kim kabul ederse Allah'dan kabul eder. Kim reddederse Allah'a karşı reddetmiş olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
239 17 Vitir her müslümana vacibtir. Kim dilerse yedi, beş, üç veya bir rekat yapsın. Kimin uykusu gelirse, imayla kılsın. Hz. Ebû Eyyub (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
529 1 Abdest aldıkarında, sakallarını ayrı su ile hilallerlerdi. Hz. Âişe (r.anha)
529 2 Abdest aldıklarında, bir avuç su ile çeneleri altından sakallarını hilallerler ve şöyle buyururlardı: "Rabbim Bana böylece emretti." Hz. Enes (r.a.)
529 3 Abdest aldıklarında, kulaklarını ovarlar ve sonra parmakları ile sakallarını alttan hilallerlerdi. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
529 4 Abdest aldıklarında, iki rik'at namaz kılar sonra namaza çıkarlardı. Hz. Âişe (r.anha)
529 5 Abdest aldıklarında, küçük parmakları ile ayak parmaklarını hilallerlerdi. Hz. Müstevrit (r.a.)
529 6 Abdest aldıklarında, yüzlerini elbiselerinin bir tarafına sürdükleri vaki idi. Hz. Muaz (r.a.)
529 7 "Ğayril mağdûbi aleyhim veladdallin" dedikten sonra, ön safta olanların işiteceği bir sesle "amin" derlerdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
529 8 Kış geldiğinde kışlığa Cuma gecesi taşınırlardı. Yaz gelince de yazlık eve yine Cuma gecesi taşınırlardı. Yeni elbise giydiklerinde Allah'a hamd eder, iki rek'at namaz kılar ve eskisini de birine verirlerdi. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
529 9 Cebrail (a.s) kendine gelip "Bismillahirrahmanirrahim" diye okuduğunda bir surenin nazil olacağını bilirlerdi. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
529 10 Kendilerine bir mal geldiğinde sabah geldi ise akşamlatmaz, akşamsa sabahlatmazlardı. Hz. Muhammed İbni Ali (r.a.)
529 11 Kendilerine gülme geldiğinde ellerini ağızlarına tutarlardı. Hz. Murre Es-Sakafi (r.a.)
529 12 Sevinç verici bir iş olduğunda Allah'a şükür olarak secdeye kapanırlardı. Hz. Ebû Bekre (r.a.)
529 13 Bir mecliste oturduğu zaman kalkmak istediklerinde, on onbeş defa "estağfirullah" derlerdi. Hz Ebu Umame (r.a.)
529 14 Oturduklarında elleriyle "ihtiba" ederlerdi. (Elleriyle dizlerini tutarak oturmak, Peygamberler oturuşu.) Hz. Ebû Said (r.a.)
529 15 Konuşmak için oturunca, çok kere nazarlarını semaya dikerlerdi. Hz. Abdullah İbni Selam (r.a.)
529 16 Konuşmaya oturduklarında, ayakkabılarını çıkarırlardı. Hz. Enes (r.a.)
529 17 Oturduklarında, ashabı kendisini halka halka çevirirlerdi. Hz. Kurre İbni İyaz (r.a.)
529 18 Bir şey kendilerini sıktığında namaza dururlardı. Hz. Huzeyfe (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
530 1 Kendilerine üzücü bir şey isabet ettiğinde: "Lâ ilâhe illallahü'l-halimül kerim, Subhânellahi Rabbil arşil azim, Elhamdülillâhi Rabbil alemin" diyerek dua ederlerdi. Hz. Abdullah ibni Cafer (r.a.)
530 2 Kefarete izin oluncaya kadar yeminlerinde hânis (yemin bozma) olmamışlardı. Hz. Âişe (r.anha)
530 3 Yemin ettiklerinde, "Muhammed (s.a.v)'in nefsi kudret elinde olan Zata yemin ederim ki" şeklinde buyururlardı. Hz. Rifaa el Cuheni (r.a.)
530 4 Kendilerini sıtma veya ateş bastıklarında bir kırba suyu başlarından döküp yıkanırlardı. Hz. Semure İbni Cundeb (r.a.)
530 5 Bir kavmin şerrinden korktuklarında: "Allahım onlara karşı bizi korumanı diler ve şerlerinden Sana sığınırız" diye dua ederlerdi. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
530 6 Bir şeye nazar isabet etmesinden korktuklarında: "Allahım onu ona mubarek et ve onu zarardan koru" diye dua ederlerdi. Hz. Said İbni Hakim (r.a.)
530 7 Abdest bozmaktan çıktıklarında "Gufrâneke" (Bizi mağfiret et) derlerdi. Hz. Âişe (r.anha)
530 8 Heldan çıktıklarında: "Elhamdülillahillezî ezhebe annil ezâ ve âfânî": (Hamd olsun o Allah'a ki, eza veren şeyden beni kurtarıp bana afiyet verdi) buyururlardı. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
530 9 Defi hacetten çıktıklarında: "Elhamdülillahillezi ahsene ileyye fi evvelihî ve ahirihî": (Evvelinde ve sonunda bana ihsan eden Allah'a hamd olsun) buyururlardı. Hz. Enes (r.a.)
530 10 Evden çıktıklarında: "Bismillâhi't-tüklânu 'alellâhi, Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi": (Allah'ın adıyla, itimad ancak Allah'adır. Ne men edici ne de yapıcı bir kuvvet vardır, ancak Allah'a mahsustur) diye buyururlardı. Hz. Enes (r.a.)
530 11 Evden çıktıklarında: "Bismillâh tevekkeltü 'alellah, Yarabbi, kaymaktan, dalâlete düşmekten, zulmetmek ve edilmekten, cahillik etmek veya edilmekten Sana sığınırız" diye dua ederlerdi. Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
530 12 Evden çıktıklarında: "Bismillâhi Rabbî, eûzubike min en ezille ev edılle ev azlime ev uzleme ev echele ev yüchele aleyye) diye dua ederlerdi. Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
530 13 Bayram günü sokağa çıktıklarında başka bir yoldan dönerlerdi. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
5 Şubat 2014
YanıtlaSilYAZAR : Yard. Doç. Dr. Mustafa CANLI canli20@hotmail.com
Bir yanık besmele çektikçe gönüller yeşerir;
Kor yüreklerde yanan kırmızı güller yeşerir… (Seyrî)
Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; hayırlı işlerimize; Allâh’ın zikriyle yani «Bismillâhirrahmânirrahîm» sözü ile başlamamızı tavsiye ediyor. Eğer işlerimizin başarıya ulaşmasını ve hayırla neticelenmesini istiyorsak, besmeleyle işe başlamamız gerekmektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm, kudsî anlamları içinde barındıran ve aynı zamanda bir âyet olan (Neml, 27/30) yüce bir ifadedir. Bu ifadenin terkîbinde;
Allah, er-Rahmân ve er-Rahîm olmak üzere üç önemli kudsî kelime vardır. Bu üç mukaddes kelimenin başında, yüce Rabbimiz’in güzel isimlerinin en güzeli ve sadece O’na has olan; «Allah» ism-i celîli yer alır. Elmalılı merhumun ifadesiyle:
“«Allah» yüce ismi; bütün duygularımızın, düşüncelerimizin ilk şartı olan öyle derin ve bir tek gizli duygunun, görünen ve görünmeyen varlıkların birleştikleri nokta olan bir parıltı hâlinde, hiçbir engel olmaksızın doğrudan doğruya gösterdiği yüce Allâh’ın Zâtına delâlet eden, yalnızca O’na ait olan özel bir isimdir.” Bu anlamda ne Türkçedeki «Tanrı» kelimesinin, ne de İngilizcedeki «God» kelimesinin; «Allah» ism-i celîlinin yerini tutması mümkün değildir.
Bismillâhirrahmânirrahîm ifadesinde; «Allah» ism-i celîlinden hemen sonra Cenâb-ı Hakk’ın iki önemli sıfatı yer alıyor.
Bunlardan birincisi er-Rahmân; yüce Rabbimize mahsus bir isim olup, O’nun dünyada hem mü’minlere hem de kâfirlere olan merhametini sembolize etmektedir.
İkinci sırada yer alan er-Rahîm sıfatı ise;
“Allah mü’minlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” (el-Ahzâb, 33/43) âyet-i kerîmesinde belirtildiği üzere, âhirette yalnız mü’minlere olan rahmetini ifade eder. İşte besmele çeken bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellîsini hayatına yansıtmış olur.
Arapça gramer kurallarına göre; «Bismillâhirrahmânirrahîm» ifadesinde, fiil hazfedilmiştir. Besmele çekenin yapacağı işe göre; okurum, yazarım, yerim, içerim, kalkarım, otururum, başlarım gibi fiiller takdir edilebilir. Meselâ yemeğe başlarken besmele çeken bir insan;
“Rahmân, Rahîm olan Allâh’ın adıyla yerim.” demiş olur.
Besmele ilk sözdür.
Yüce Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sözü ve insanlığa verdiği ilk mesaj, Bismillâhirrahmânirrahîm ifadesidir. Allah -celle celâlühû-, sanki insanlığa bir mesaj gönderiyor ve diyor ki:
YanıtlaSil“Ben kelâmıma Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlıyorum. Siz de hayatınıza besmeleyle başlayın.” Seyrî şu mısralarda bunu ne güzel dile getirir:
Sırr-ı bismillâh ezelden her işin başlangıcı,
Lâfz-ı Kur’ân onla başlar, izzet eyler besmele…
Tâ yürekten, cân içinden, kim ki bismillâh dese,
El çeker menfî tecellî, müsbet eyler besmele…
Besmele anahtardır.
Besmele, her hayırlı işimizin başlangıcında yolumuzu aydınlatan bir kandil gibidir. Olmaz işler onun feyz ve bereketiyle oluverir.
Yüce Rabbimiz; Kur’ân-ı Kerîm’e besmeleyle başlayarak, onu her şeyin anahtarı olarak biz kullarına ihsan etmiş ve İslâm ümmetinin kitaplarında, hitaplarında ve diğer önemli işlerinde en önce yapmaları gereken şey olarak besmeleyi kıymetli bir gelenek olarak yerleştirmiştir.
Besmele duâ ve zikirdir.
İçinde barındırdığı kudsî kelimeleriyle birlikte besmeleyle iç içe olan insan; besmele yoluyla Rabbini hatırlamakta, her an O’nun zikriyle hemhâl olmaktadır. Bunun yanında besmele, Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in duâlarını süsleyen kutlu bir ifadedir. Kâinâtın Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, her gece yatağına yattığında şöyle duâ ederdi:
“Allâhümme bismike ahyâ ve bismike emûtü: Allâh’ım! Sen’in isminle yaşar, Sen’in isminle ölürüm.” (Müslim, Zikir, 59)
Besmele tevhiddir.
Yaptığımız işin başında, kendimizin, onun, bunun değil; hemen Rabbimiz’in ismi ile başlamak, her şeyi O’na bağlamak, insana müthiş bir tevhid şuuru verir.
Her güzel işimizin başında Bismillâhirrahmânirrahîm dediğimizde; arı ve duru bir şekilde zihinlerimizde hemen O beliriverir ve neticede; «Lâ ilâhe illâllah» sırrı, gönüllerimize açılır.
Besmele berekettir.
Rabbimiz’in isim ve sıfatlarıyla bereketlenmektir. İnsan; «Bismillâhirrahmânirrahîm» diyerek bereket bulur aşında ve işinde. Meselâ yemeğin öncesinde besmele çekerse bir insan, o yemek ona bereket olur ve az yese de bir doygunluk hisseder. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemek yedikleri hâlde doymadıklarını söyleyen kimselere;
“Yemeği topluca yiyin ve başlarken Allâh’ın adını anın ki, bereketli olsun.” (Ebû Dâvûd, Et‘ıme, 14) buyurmuştur.
Hadîs-i şerifteki أَقْطَعُ / أَبْتَرُ kelimelerinin; «kesik olan, sonu gelmeyen, bereketsiz olan, başarıya ulaşmayan» anlamlarını dikkate aldığımızda, besmele çekmeden yaptığımız işlerin sonunda, başarı ve bereket beklemek, pek akıllıca gözükmemektedir.
Besmele temiz ve temizleyicidir.
YanıtlaSilİçinde barındırdığı yüce ve kudsî kelimelerden mürekkeb olması itibarıyla besmele, temiz ve pak bir ifade-i celîledir. Temiz olduğu gibi temizleyicidir de. Besmelenin bulunduğu yerde şeytan kendine yer bulamaz. Rabbimizin yeryüzüne koymuş olduğu kanun gereği, kurbanlık ve av hayvanları Bismillâh ile helâl olur.
Besmele hiçliğimizi fark edişimizdir.
Besmelenin odak noktasında, başındaki bâ (ب) harf-i cerri yer alır. Müfessirler, «bâ» harf-i cerrinin bitiştirilmesinden doğan mânânın ya sığınma ve beraberlik ya da yardım dilemek olduğunu zikrederler. Yani hayırlı işinin başında besmele çeken biri, lisân-ı hâl ile şöyle demektedir:
“Yâ Rabbî! Ben acziyetimi itiraf ediyorum. Sen’in vereceğin güç olmasa ben bu işi yapamam. Sen’in bana verdiğin güç ile ben bu işimi yapabiliyorum. Ne olur bana yardım et yâ Rabbî! Hem bu iş benim kendi başıma yaptığım bir iş değil. Ben sadece bir vasıtayım. Bir güzellik varsa Sen’dendir yâ Rabbî!”
Besmele zırhtır.
Besmele çeken bir insan, isim ve sıfatlarının kudsî sırlarıyla birlikte Cenab-ı Hakk’ın koruması altına girmiş olur ve her türlü maddî-manevî tehlikelerden, çirkinliklerden emin olur. En önemlisi besmele, şeytana karşı bir zırhtır. Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in veciz ifadesiyle;
“Şeytan, besmeleyle kapanan bir kapıyı açamaz.” (Ebû Dâvûd, Eşribe, 22)
Şeytanın en sevmediği, eûzü besmeledir. Her sabah şeytanın üzerimize attığı düğümler besmeleyle çözülmeye başlar. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in haber verdiğine göre; besmele çekilerek girilen bir evde şeytan yer bulamaz. (Müslim, Eşribe, 103)
Besmele şuurdur.
Besmele, insana Allâh’ın zikriyle gafletten uyanıp şuurlu olma hâli verir. Besmeleli bir hayat yaşayan mü’min, her an Allah -celle celâlühû- ile beraber olma şuuruna erer. Meselâ yemeğe başlamadan önce Bismillâhirrahmânirrahîm diyen bir mü’min, önüne gelen nimetlerin Rabbi tarafından kendisine lutfedildiğinin şuurunda olur.
Ve besmele, son sözdür…
İnsan, son yolculuğuna besmeleyle uğurlanır.
Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhümâ-’nın naklettiğine göre; cenâze kabre konulurken Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, şöyle derdi:
“Bismillâhi ve alâ milleti Rasûlillâh: (Seni) Allâh’ın adıyla ve Rasûlullâh’ın dîni üzere (kabre koyuyoruz).” (İbn-i Mâce, Cenâiz, 38)
Böylece mikro plânda günlük yaşantısında besmeleyle gözünü açan ve besmeleyle uykuya varan insan; makro plânda hayata besmeleyle; «Merhaba!» der ve sonunda besmeleyle ebedî âleme yolcu edilir.
Ne mutlu besmeleyi dilinden düşürmeyip O’nunla beraber olabilenlere!..
Cibril Hadis-i Şerifi
YanıtlaSilBu hadis-i Şerif, en önemli hadis-i Şeriflerden bir tanesidir.Bilhassa kıyamet alametleri bölümünde geçen:
-Cariyenin, efendisini doğurması..
Cümlesi çok manalıdır.Kısacası ulema:
-Nesebin ve sülâlenin ortadan kaybolacağı..
Şeklinde şerh etmektedir.
Muhtar'ül-ehadisin-nebeviyye İzahlı Tercümesi.
Hadis-i Şerifler Vaaz Örnekleri.sy.502.
CİBRİL HADÎSİ
YanıtlaSilPaylaş Facebook'ta Paylaş Twitter'da Paylaş Google+'ta Paylaş Linkedin'dePaylaş Pinterest'te Paylaş Whatsup'da Paylaş
Cebrail aleyhisselâm, Hz. Peygamber'in de aralarında bulunduğu bir sahabe' topluluğuna insan suretinde gelmiş, iman, İslâm, ihsan ve kıyamet alâmetleri gibi bazı soruları Allah Rasûlüne sorarak cevaplarını almıştır. İşte Cebrail (a.s.)'in bizzat soru sorarak ve cevaplarını tasdik ederek telkin ettiği bu hadise "Cibril hadîsi" adı verilmiştir.
Abdullah b. Ömer'in, babası Hz. Ömer'den naklettiği bu hadis şöyledir:
"Bir gün Rasûlullah (s.a.s.)'in yanında bulunduğumuz sırada âniden yanımıza, elbisesi bembeyaz, saçı simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğru peygamber (s.a.s.)'in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu. Ve:
"Ya Muhammed! Bana İslâm'ın ne olduğunu söyle?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): "İslâm; Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucunu tutman ve gücün yeterse Beyt'i hac etmendir." buyurdu. O zat: "Doğru söyledin." dedi. Babam dedi ki: "Biz buna hayret ettik. Zira hem soruyor, hem de tasdik ediyordu."
"Bana imandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): Âllah'a, Allah'ın meleklerine kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına şerrine inanmandır." buyurdu. O zât yine: "Doğru söyledin." dedi. Bu sefer:
"Bana ihsandan haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.): " Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni muhakkak görür." buyurdu. O zat:
"Bana kıyametten haber ver?" dedi. Rasûlullah (s.a.s.) "Bu meselede kendisine sorulan, sorandan daha çok bilgi sahibi değildir." buyurdular. "O halde bana alâmetlerinden haber ver." dedi. Peygamber (s.a.s.):
"Câriyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir." buyurdu. Babam dedi ki:
Bundan sonra o zat gitti. Ben bir süre bekledim. Sonunda Allah Rasûlü bana: "Ya Ömer! O soru soran zatın kim olduğunu biliyor musun?" dedi. "Allah ve Rasûlü bilir." dedim.
"O Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti." buyurdular. (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1).
Cibrîl'di. Size dininizi öğretmeye gelmişti." buyurdular. (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1).
YanıtlaSilAbdullah b. Ömer bu hadîsi Basra' dan Hacc veya Umre için Hicaz'a gelen Yahya b. Yamer ve Humeyd b. Abdirrahmân el-Himyerî'nin kader hakkında soru sormaları üzerine rivayet etmiştir. Basra'da ilk olarak Ma'bed el-Cühenî ve ona tabi olanlar kaderi inkâr etmişler; hâdiselerin, Allâh'ın hiç bir takdir ve bilgisi olmaksızın yeni yeni husûle geleceğini ileri sürmüşlerdir. Abdullah b. Ömer onları dinledikten sonra şöyle demiştir:
"Sen Basra'da onlarla görüştüğün zaman kendilerine söyle ki, ben onlardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Allah'a yemin olsun ki onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa da onu hayra harcasa, kadere inanmadıkça Allâh onun hayrını kabul etmez." Sonra Abdullah (r.a.) yukarıdaki hadisi nakletmiştir (Ahmed Davudoğlu, Sahîh-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul 1977, I, 106).
Kader, sözlükte; miktar, meblağ, büyük sayma, güç, kudret ve bir şeyi kısmak anlamlarına gelir. Şer'î bir terim olarak; meydana gelecek şeyleri ve o şeylerin ne zaman nerede, ne gibi nitelik ve özelliklerle meydana geleceğini Allâhü Teâlâ'nın takdir ve tahdîd etmesi demektir. Takdir buyurduğu şeyleri, zamanı gelince birer birer icad etmesine de "kazâ" denir. Bu duruma göre, kader ilim ve irade sıfatına; kaza da tekvin (yaratma) sıfatına döndüğü için kaza ve kadere inanmak, temelde Allâhü Teâlâ'ya imanla eş değerdedir. Bütün sıfatlariyle Allah'a iman eden, bunlara da inanmış olursa da, önemine binâen kaza kader meselesi kelâm ilminde ayrıca ele alınmıştır. Kader konusunu daha önce Mekke'de öne sürüp, bunu inkâr edenlerin bulunduğu da nakledilir. Abdullah b. Zübeyr'in ordusu Mekke'de Haccac-ı Zâlim, tarafından muhasara edildiği zaman Kâbe-i Muazzama yanmıştı. O zaman bazıları bunun bir ilâhi takdir (kader konusu) olduğuna inanmış, bazıları da Kâbe'nin takdirle yanmadığını söyleyerek kaderi inkâr etmişlerdir (A. Davudoğlu, a.g.e., I, 106-108).
Cibril hadisinde ikinci soru ve cevabı, iman esaslarını bildirir. Bunlar altı tanedir:
1) Allah'a iman: Bu iman, Allah'ın varlığını ve hakkında vacip, mümteni; (imkânsız) ve caiz olan bütün sıfatları bilerek tasdik etmekle meydana gelir. Bazı kelâm bilginleri Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını selbiyye ve sübütiyye olmak üzere ikiye ayırırlar:
selbiyye ve sübütiyye olmak üzere ikiye ayırırlar:
YanıtlaSilSelbî sıfatlar altı tane olup şunlardır:
a) Vücud: Allah'ın varlığı, b) Kıdem: Ezelî olması, yani varlığının evveli olmaması, c) Bekâ: Ebedî olması, yani varlığının sonu bulunmaması, d) Muhâlefetün li'l-havâdis: Allah'ın varlıklardan hiçbir şeye benzememesi, e) Kıyam bi zâtihi: Varlığının kendisinden olması, f) Vahdaniyet: Allah'ın bir olmasıdır.
Sübûtî sıfatlar sekizdir:
a) Hayat: Allahu Teâlâ'nın diri olması, b) İlim: Her şeyi bilmesi, c) İrade: Her mümkünü caiz olan bir şekle ve vakte tahsis etmesi, d) Kudret: Her şeye gücünün yetmesi, e) Semî': Her şeyi işitmesi, f) Basar: Her şeyi görmesi, g) Kelâm: Ses ve harfe muhtaç olmadan konuşması, h) Tekvin: Var etme, yok etme, yaşatma ve öldürme gibi fiillerin başlangıcı olan bir sıfattır.
2) Meleklere iman: Bu, Allah'ın melek denilen, nurdan yaratılmış ve istediği şekle girebilen bir takım masum kulları olduğuna inanmaktır. Ban bakımlardan meleklere benzeyen, diğer bir takım görünmez yaratıklar vardır ki, bunlara da "cin" denir. Cinler saf ateş alevinden yaratılmış olup, melekler gibi onlar da ağır işleri yapabilir ve istedikleri şekillere girebilirler. Yalnız bunlar melekler gibi masum (günah işlemez) değildir. Mümini, kâfiri vardır, "yer, içer, ürer ve ölürler " (en-Neml, 27/87; ez-Zümer, 39/68; İnfitar, 82/10-12; el-Kehf, 18/50; er-Rahmân, 55/31; Müslim, Zühd, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 153, 168; Taberi, XX, 29; İbnü'l-Kayyim el-Cevziyye, Kitâbu'r-Ruh, Haydarâbâd 1357, s. 41; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve'n-Nezâir, cin bahsi).
3) Kitaplara iman: Allahu Teâlâ, bazı peygamberlerine gerçek ve hükümleri bildiren bir takım ibareye lafızlar indirmiştir ki; bunlara "kitap" denir. Büyük kitaplardan Tevrat Hz. Musa'ya, Zebur Hz. Dâvud'a, İncil Hz. İsa'ya, Kur'an-ı Kerîm de Hz. Muhammed (s.a.s.)'e indirilmiştir. Bunlardan başka çeşitli peygamberlere yüz adet suhuf (sahifeler) verilmiştir. İşte bütün bu kitaplara iman etmek farzdır (eş-Şûrâ, 42/51; el-A'lâ, 87/67; el-Hıcr, 15/9; Hud 11/49; İsrâ, 17/88.)
4) Peygamberlere iman: Allâh'u Teâlâ hazretleri kullarına doğru yolu göstermek için bir takım peygamberler göndermiştir. Bunlardan kendilerine kitap ve şerîat verilenlere "Rasul" denir. Başka bir peygamberin şeriatiyle amel ve onun getirdiği hükümlerini insanlara bildirmeye memur olanlara ise "nebî" adı verilir. İlk peygamber Hz. Âdem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)'dir. (en-Nahl, 16/36; en-Nisâ, 4/164; el-Ahzâb, 33/40).
5) Âhiret gününe iman: Âhiret günü haşirden, bütün ölenlerin diriltilmesinden başlayan sonsuz bir gündür. Kıyametin kopması, sûrun üfürülmesi, ölülerin diriltilmesi, kitapların verilmesi, mîzanın kurulması, kulların sorguya çekilmesi, havz-ı kevser, şefâat, sırat, Cennet ve Cehennem ahiret gününün muhtevasına dahil olduğundan bütün bunlara inanmak farzdır. (Âli İmrân. 3/185: Duhân, 44/56; Mü'min, 40/11; Tâhâ, 20/74; el-Bakara, 2/28; et-Tür, 52/45; el-En'âm,6/93; el-Fecr, 89/27-30; eş_Şems, 91/97; ez-Zümer, 39/42; Buhârî, Husûmât, Müslim, Fezâil,10,161, 162; Tirmizî, Kıyâme, 26; Kurtubî Tefsiri, Tûr Sûresi 45. ayetin tefsiri).
Tûr Sûresi 45. ayetin tefsiri).
YanıtlaSil6) Kadere İman: Yukarıda kadere imandan söz etmiş, Cibril hadisinin kaderi inkâr edenlerle ilgili bir soru üzerine nakledildiğini belirtmiştik. Hadis-i şerifte kadere imana özellikle yer verilmesi, bu konuda ümmetin ileride görüş ayrılıklarına düşeceğini Hz. Muhammed (s.a.s.)'in bildiğini gösterir. (et-Talâk, 65/3; Buhârî, Cenâiz, 83; Tefsîru Sûre, 92/6; Müslim, Kader, 1,8; İbn Mâce, Mukaddime, 10).
Hadîs-i şerifte ilk soru İslâm'ın şartlarını telkin için sorulmuştur. Bunlar; Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmek,. namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve gücü yeterse hacc etmektir. Bu şartlar Kur'an-ı Kerîm'in çeşitli ayetlerinde yer almış ve tekrarlanmıştır (el-Bakara, 2/238; Buhârî, İman 1, 2; Zekât, 41, 63; Meğâzî, 60, Tevhîd, 1 ; Müslim, İman, 19-22; Nesâî, Zekât,1; İbn Mâce İkâme,193; Ahmed b. Hanbel, I, 72; Dârimî, Zekât 1).
Üçüncü soru "İhsân nedir?" sorusu ve Hz. Peygamberin "İhsan, Allah'ı görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir..." cevabı, mümini ibadet sırasında manevî âlemlere yüceltmek içindir. Her şeklin bir de gerçeği vardır. Namaz da bir şekildir. O şeklin içindeki gerçek ihsandır. Meselâ İslâm'da fıkıh ilmi namazın dış şekli ile uğraşır; tasavvuf ise bu şeklin içindeki gerçeği yani ihsan derecesini bulmaya çalışır. İbadeti kuru bir şekil ve beden hareketleri olarak değil, Allah'ın huzurunda bulunduğunu bilerek ve düşünerek yapmak gerekir. İbadetin asıl hedefi Allah'u Teâlâ ile bu mânevi diyalogu kurmak ve bunu ibadet süresince devam ettirmektir.
Hadisteki diğer bir soru kıyamet zamanı ile ilgilidir. Hz. Peygamber bu konuda soru sorandan daha fazla bilgi sahibi olmadığını bildirmiştir. Cenâb-ı Hak kıyametin kopma zamanını gizli tutmuştur. İnsanların ileride meydana gelecek bir takım olayları önceden bilmemesi çoğu zaman bir nimettir. Müminin önceki tecrübelerine ve bilimin kurallarına göre gerekli önlemleri aldıktan sonra, sonucu Allahu Teâlâ'dan beklemek gerekir. Bütün önlemler alınmasına rağmen doğacak olumsuz sonuçlardan insanın sorumluluğu bulunmaz. Zaten böyle bir sonucu önleme gücü de insanoğluna verilmemiştir. Çünkü o, ancak gücünün yeteceğinden sorumludur.
Kur'an-ı Kerîm'de beş şeyin insanlardan gizlendiği bildirilir ki, bunlara "muğayyebât-ı hamse" denir. Bunlardan ilki kıyametin kopma zamanıdır.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
240 1 Vitir Bana farz, size nafile. Kurban Bana farz, size nafiledir. Cuma günü guslü de Bana farz, size nafiledir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
240 2 Yalnızlık, fena arkadaştan hayırlı, iyi arkadaş ise yalnızlıktan hayırlıdır. İyi şey yazılması sükuttan hayırlı, sükut da şer yazılmasından hayırlıdır. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
240 3 Evlat, kalbin semeresidir. (Göz nurudur) Ve o evlat korku, hasislik ve hüzün tevlid edicidir. Hz. Ebû Said (r.a.)
240 4 Çocuk, döşek sahibinindir. Zinada mahrumiyet vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
240 5 Evlat, Cennet reyhanındandır (rızıkdandır) Hz. Havle binti Hakim (r.a.)
240 6 Birinci günkü düğün yemeği (velime ) borç ve haktır. İkinci günü iyidir. Üçüncü günkü gösteriş ve riyadır. Hz. Zuheyr (r.a.)
240 7 Düğün yemeği borçtur. Kim bu davete icabet etmezse Allah ve Resulune asi olur. Kim de davetsiz giderse, girerken hırsız olarak girer, çıkarken yağmacı çıkar. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
240 8 Sevgi de husumette miras olurlar. Hz. Ebû Bekre (r.a.)
240 9 (Kur'an'daki) "Vürûd" (cehenneme) duhuldür. İyi olsun, kötü olsun ona girmiyen kalmaz. Yalnız mümine, serin ve selamet olur. Hz. İbrahim (a.s)'a (ateşin serin) olduğu gibi. Öyleki müminlerin soğukluğundan Cehennem bağırır (müminin nuru onu yener). Bundan sonra Allah, takva ehlini kurtarır, zalimleri ise orada yüzüstü bırakır. Hz. Câbir (r.a.)
240 10 Verâ (şüpheden kaçma) amelin seyyididir. Bir kimse de, masiyetle yalnız kaldığı zaman (kötülüğe fırsat bulduğu vakit) Allah'a isyandan onu alıkoyan bir verâ' yoksa, Allah o kimsenin amellerinden hiç bir şeye kıymet vermez. İnsanda Allah korkusu gizli ve aşikarede, iktisad fakirlik ve zenginlikte, adalet ise hoşnudluk ve gadapta olmalıdır. Agah olun ki, "mümin" nefsine hakim olan kimsedir. Ve kendisine hoş gördüğünü başkalarına da hoş görmelidir. Hz. Enes (r.a.)
240 11 Verâlı adam, şüphe üzerine duraklıyan, hemen atılmıyan kimsedir. Hz. Vasile (r.a.)
240 12 Vesvese imanın ta kendisidir. (İtikada gelir, boş eve hırsız gelmez, imanın alameti demektir) Hz. İbrahim (r.a.)
240 13 Namazda vesvese dindendir ve açık imandandır. Hemen hemen hiç bir mümini şaşmaz. Hz. Ali (r.a.)
YanıtlaSil4) Faizin Yasaklanma Sebepleri
İslâm dininde bütün emir ve yasaklar müslümanlar nazarında dinî inanç ve mükellefiyet boyutuna sahip olduğu gibi fert ve toplumun umumi menfaatiyle ilgili birtakım hikmet ve amaçlar da taşır. Özellikle muamelât alanında dinin emir ve yasaklarının hikmeti insanlar tarafından çok defa kolaylıkla anlaşılabilmektedir. İslâmiyet’in ticaret ve kazancı serbest bırakırken faizi yasaklamış olmasının bilinemeyen bazı hikmetleri bulunsa bile öncelikle fert ve toplumun ortak yararını korumayı hedef aldığı muhakkaktır. Ekonomik hayatta faiz, kaynakların tam kapasite ile kullanılmasını ve sermaye sahiplerinin yatırıma yönelmesini önlediği için toplum içinde işsizliği arttırmakta, yatırımlarda faizli kredilerin kullanımı üretimde maliyetlerin yükselmesine ve sunî fiyat artışına yol açmakta, bu arada kalıcı, fakat az kâr getiren yatırımların ihmal edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Faizle giderek katlanan ve çoğalan sermaye her yönden toplum üzerinde hâkimiyet kurup onu yönlendirebilecek bir konuma gelmekte, topluma yön vermesi gereken asıl değerler ise sermaye ile ilişkileri derecesinde rağbet görmektedir. Değerlerin altüst olup yardımlaşma, dayanışma, sevgi ve şefkat gibi insanî hasletlerin yerini daha çok para ve itibar kazanma hırsının aldığı cemiyetlerde yeni nesillerin de bu değerlerle yetişeceği, bencilliğin körüklenip insanların barbarca bir hayat mücadelesine sürükleneceği açıktır. Faizli dış borçlar da kalkınmakta olan ülkeleri giderek ağır bir borç batağına sürüklemekte, neticede iktisadî hatta siyasî istiklâllerini ciddi ölçüde tehdit etmeye başlamaktadır. Faiz, var olduğu günden itibaren daima güçlünün ve sermaye sahibinin yararına çalışan, zayıf, muhtaç kimselerin durumlarını da gittikçe kötüleştiren bir işleve sahip olmuştur. Çağımızda küçük tasarruf sahiplerinin faiz yoluyla gelir elde ettiği, faizin sermaye birikimine ve gelirin tabana yayılmasına hizmet ettiği söylense de aracı kurumların düşük faizle topladıkları sermayeyi yüksek faizle yatırımcılara verdiği, yüksek faiz oranının sebep olduğu maliyet artışlarının ve enflasyonun sonuçta küçük tasarruf sahiplerinin kazancını yok ettiği ve toplumun daha büyük kesimini teşkil eden dar gelirlileri ezdiği bilinmektedir. Bu sebeple İslâm dini faizi yasaklayarak ekonomik hayatta kâr ve riskin emek ve sermaye tarafından birlikte paylaşılmasını, alınterini, ticaret ve yatırımı teşvik etmiş, dünya ve âhireti birlikte ele alarak insanî ve ahlâkî hasletlerin hâkim olduğu bir toplum düzeni kurmayı amaçlamıştır.
YanıtlaSil1. Borç Faizi. Faiz teorilerinin faiz hakkında açık ve kesin bir hükme varamamış olması, bir iktisatçının tartışmasız bir gerçek olarak kabul ettiği faiz teorisinin bir süre sonra başka bir iktisatçı tarafından anlamsız bulunması, ayrıca iktisat düşüncesinde devrim yaptığı kabul edilen J. M. Keynes’in sıfır faiz haddini savunması (Yk. bk) gibi faiz karşıtı görüşler faizin gerekliliği ve doğruluğu konusundaki şüpheleri arttırmaktadır. Bununla birlikte faiz teorilerinin hemen hemen hepsinin birleştiği ortak nokta, faizi iktisadî hayatın ayrılmaz bir parçası ve zaruri bir vak‘a olarak görmeleridir. Ancak bu husus faizin haklı ve meşru olmasından kaynaklanan bir durum değildir. Bunun sebebi, üretim unsuru olarak sermayenin sahip bulunduğu potansiyel (bilkuvve, takdirî) nemâdır. Sermayenin bu özelliği kapitalizmde, ona mutlaka faizin ödenmesi gerektiği şeklinde bir düşüncenin doğmasına yol açmıştır. İslâmiyet de sermayenin potansiyel nemâya sahip olduğunu kabul eder. Nitekim zekâtı verilecek mallarda aranan şartlardan biri de malın üretken (nâmî) olmasıdır. Ancak bu konuda İslâm’ı kapitalizmden ayıran özellik şudur: Kapitalizm, sermayede bulunan potansiyel nemâyı sermaye ödünce verilir verilmez derhal hakiki nemâya dönüşmüş farzederek faiz tahakkuk ettirir. İslâm ise bu potansiyel nemânın bilfiil gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin önceden bilinememesi, gerçekleşse bile miktarının ne olacağının kestirilememesi sebebiyle kazancın baştan tahakkuk ettirilmesini kabul etmez. Şu halde İslâm’ın faizi yasaklamasının sebebini, sermayede bilkuvve bulunan bu nemâ hakkında daha fiile çıkmadan verilen kesin hükmün ve nemânın ödünç alanla veren arasında bu şekilde bölüşülmesinin isabetsizliğinde aramak gerekir. Buna göre, kredi kullanımı neticesinde ortaya çıkacak kâr veya zarar miktarının önceden bilinememesine rağmen faiz nisbetinin baştan tesbit edilmesinin, kredi kullanımından elde edilen sonucun taraflar arasında âdil ve dengeli bir şekilde paylaştırılma imkânını ortadan kaldırması ve neticede ister alan isterse veren olsun taraflardan birinin mutlaka zarara uğraması faizin İslâm’da yasaklanmasındaki en önemli sebep olmalıdır. Nitekim Kur’an’da faizin iki taraftan biri için haksızlık sebebi
YanıtlaSilcilt: 12; sayfa: 119
[FAİZ - İsmail Özsoy]
olduğuna işaret edilir: “Eğer tövbe eder, faizden vazgeçerseniz ana paranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş ne de haksızlığa uğramış olursunuz” (el-Bakara 2/279).
Tüketim amaçlı borçlanmalarda bu haksızlık tamamen borçlu aleyhinde tezahür etmektedir. Üretim amaçlı borçlanmalarda da faizli kredi ile girişilen teşebbüs sonucu kâr sağlanamaması, hatta zarar edilmesi halinde bile alacaklıya ana parasıyla birlikte ayrıca faizin ödenmesi borçlu açısından apaçık bir haksızlık sebebi olmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber, “Bir ağacın meyvesini satan kimse, meyve henüz toplanmadan bir âfete mâruz kalırsa müşterisi olan kardeşinden parasını almasın; müslüman kardeşinizin parasını neye karşılık alacaksınız ki?” (İbn Mâce, “Ticârât”, 33) diyerek ticarî işlemlerde tarafların hak ve borçları arasındaki dengenin korunması gerektiğini vurgulamış, bir zararın ortaya çıkması halinde bunun taraflar arasında paylaşılmasını tavsiye etmiştir. Öte yandan meseleye borç veren açısından bakıldığında, borç verdiği kişi onun parasıyla çok büyük kârlar elde etse bile sadece önceden belirlenen miktar kadar bir pay alabilecektir. Bu durumda da ödünç veren haksızlığa uğramış olmaktadır. Şu halde iki tarafın da razı olabileceği âdil çözüm, ödünç muamelesinden doğacak bütün sonuçların her iki taraf arasında dengeli bir şekilde paylaşılmasıdır.
Belli bir faiz yüzdesinin baştan tesbit edildiği bütün kredi işlemleri Kur’an ve Sünnet tarafından kesin olarak yasaklanmıştır. Faizin mürekkep veya basit olması, ana paraya eklenen fazlalığın ilk akidde veya vadesi gelip de ödenmeyen borcun vadesinin yeniden uzatılması sırasında konulmuş olması, kredinin üretim veya tüketim amaçlı bulunması, faiz haddinin yüksek veya düşük olması, ana paraya eklenen fazlalığa ribâ, faiz, fayda, nemâ veya gelir payı denmesi, faizin reel veya nominal, pozitif veya negatif olması, faizi ödeyen veya alanın fakir veya zengin yahut şahıs veya kurum olması haram oluş hükmünü değiştirmez. Aynca ağırlık dereceleri ve cezaları farklı olmakla birlikte haramın bütün şekilleri o haramın kapsamı içinde değerlendirilir (Karaman, İslâm Hukuku, II, 224). İslâm’ın faizi yasaklamakla ulaşmak istediği en önemli amacın, onun gelir dağılımında yol açacağı dengesizlikleri ortadan kaldırılması olduğu anlaşılmaktadır.
YanıtlaSilNegatif Faiz. Faizli bir ödünç akdinde ana para ile faiz toplamı vade sonunda, vade başındaki ana paradan daha az mal ve hizmet satın alıyorsa buna negatif faiz denir. Bu durum faiz haddinin enflasyonun altında tesbit edilmesi halinde ortaya çıkar. Herhangi bir sebeple zimmete geçen borca karşılık ödenecek mal veya parada şart kılınan fazlalık demek olan borç faizindeki bu artıklık iki taraftan birinin lehine, öbürünün aleyhine gerçekleşir. Ancak faiz denilince genellikle bunu veren kişinin zarara girdiği düşünülür, alanın zararlı çıkabileceği pek hesaba katılmaz. Faiz her iki şekilde de gerçekleşebileceğine göre negatif faiz pozitif faizle aynı hükme tâbi olmalıdır. Esasen faiz taraflardan biri için fazlalık şeklinde olup pozitif değer taşıyorsa diğeri için negatif değer taşıyor demektir. Buna göre İslâmî mânada faiz ekonomide olduğu gibi reel faizden, fazlalık, emek sarfedilmeden kazanılan para ve enflasyonun üzerindeki fazlalıktan ibaret değildir. İki taraftan birinin lehine dengeyi bozan fazlalık faiz sayıldığı gibi öbür tarafın aleyhine olan eksilme de faizdir. Negatif faiz borcun daha azıyla ödenmesinin şart kılınması açısından da haram faize girer. Nitekim İbn Hazm, borcun daha azıyla ödenme şartının koşulmasını faiz olarak kabul etmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki negatif faizin pozitif faizle aynı hükme tâbi olması, faiz haddinin taraflarca bilerek enflasyonun altında tesbit edilmesi durumunda söz konusu olur. Karz-ı hasenden veya bir satım akdinden doğan borcun gecikmesi halinde enflasyon sebebiyle meydana gelen kayıp ise negatif faiz olarak değerlendirilemez. Böyle bir durumda alacaklının enflasyon sebebiyle uğradığı zararın tazmin edilmesi gerektiği konusunda günümüz hukukçuları arasında ittifak bulunduğunu söylemek mümkündür.
Enflasyon ve Faiz. Enflasyonla faiz arasında bir ilişki kurularak enflasyonun faize gerekçe gösterilmesi doğru değildir. Faiz haddinin enflasyonun üstünde, altında veya ona eşit olması, faizin sebebiyet verdiği haksızlığı ortadan kaldırmamaktadır. Ayrıca enflasyon gerekçesiyle faize izin verilmesi, sermaye sahibinin enflasyondan doğan kaybının telâfi edilmesi gibi cüzi bir fayda için faiz sisteminin sebep olduğu sayısız zararlara kapı açılması demektir.
YanıtlaSilEnflasyondan dolayı paranın satın alma gücünde meydana gelen azalmanın telâfi edilmesi, özellikle vadeli borç ilişkisinde paranın enflasyona karşı değerinin korunması ve bunu sağlayacak birtakım yöntemlerin geliştirilmesi İslâm’ın hukukî işlemlerde gözettiği denge, açıklık ve hakkaniyet ilkesinin de gereğidir. Çağımızda birçok müslüman araştırmacı, enflasyonun yol açtığı değer kaybını önleyici ve paranın reel değerini koruyucu tedbirleri faiz yasağının dışında mütalaa etmektedir. Ancak paranın enflasyona karşı değerinin korunması gibi bir kaygı faizin kural olarak caiz görülmesinin gerekçesi olmamalı ve enflasyon karşısında alınacak tedbirlerde paranın değerini koruma amacı hâkim kılınıp değişmez bir oran söz konusu edilmemelidir. Bununla birlikte enflasyonun önemli sebeplerinden birini faizin teşkil ettiği, bu yüzden vadeli para borçlarında enflasyon oranına endeksli bir arttırımın en azından faiz şüphesi taşıyacağı da belirtilmelidir.
İskonto Faizi. Vadeli bir alacağın belli bir miktarının düşülerek vadesinden önce tahsil edilmesine iskonto denir. İbn Abbas, Hanefîler’den İmam Züfer, bir rivayete göre Şafiî ve Ahmed b. Hanbel, İbn Kayyim ve İbn Teymiyye iskontonun cevazına; Abdullah b. Ömer, Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, meşhur olan görüşlerine göre Şafiî ile Ahmed b. Hanbel ve Süfyân es-Sevrî haram olduğuna hükmetmişlerdir (İbn Rüşd, 11, 119; İbn Cüzey. s. 217). İskontoyu caiz gören günümüz araştırmacılarından Salih b. Fevzân el-Fevzân’a göre vadeye karşılık artışın (faiz) yasaklanmasının sebebi, bir istifadesi olmaksızın borçlunun yükünün artmasına engel olmaktır. Bunda ise borçlunun yükü hafifletilmektedir (Ađvâǿü’ş-şerîǾa, X/3, s. 246-247). İbn Kayyim şöyle der: “Faiz, bedellerden birinde vade karşılığında tutulan fazlalıktır. İskonto ise vadenin kalkması karşılığında zimmetin borcun bir kısmından kurtulma sıdır. Bu ne hakikat ne lügat ne de örf açısından faizdir. Faiz artış demektir, burada ise zıddı söz konusudur. Nitekim, ‘Artırıyor musun, ödüyor musun?’ ile ‘Şimdi öde, ben de şu kadarını hibe edeyim’ arasındaki fark açıktır” (İǾlâmü’l-muvaķķıǾîn, III, 371). Bu grubun dayandığı delil İbn Abbas’ın rivayet ettiği, Medine’den sürülen yahudilere Hz. Peygamber’in vadeli alacaklarını iskonto ile tahsil etmelerine izin veren hadistir. Bu muamelenin haram olduğuna hükmedenler ise iskontoyu vadeye paralel olarak borcun artmasına benzetmişlerdir. Bu benzetme
YanıtlaSilher iki durumda da zamana belli bir fiyatın biçilmesinden dolayıdır. Birincide zaman uzadıkça fiyat artarken ikincide zaman kısaldıkça fiyat düşmektedir. Bu grubun delilleri de şunlardır: Beyhaki’in kaydettiğine göre ashaptan Mikdâd b. Esved bir kişiye 100 dinar borç vermiş ve alacağını vadesinden önce 10 dinar eksiğiyle tahsil etmişti. Durum kendisine arzedildiğinde Hz. Peygamber, “Ey Mikdâd! Hem faiz yedin hem yedirdin” demiştir (es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 28). Abdullah b. Ömer de vadeli alacağın bu şekilde tahsil edilmesini hoş karşılamamıştır (el-Muvatta, “Büyûc”, 82), Aynı görüşü teyit eden başka deliller de vardır (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 81; Beyhakī, VI, 28). İskontoyu faiz addeden gruba göre karşı grubun delil olarak ileri sürdüğü yahudilere iskonto izni verilmesi olayı. Uhud Gazvesi’nin ardından ve faiz yasaklanmadan önce vuku bulduğu için muteber sayılmaz (Bayındır, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, s. 139).
Vadenin uzatılmasına karşılık borca yapılan ilâve ile vadenin kaldırılması için borçtan yapılan indirimin aynı mahiyette iki işlem olduğu görüşü daha mâkul görünmektedir. Çünkü her iki durumda da zamana bir fiyat biçilmektedir. Halbuki zamanın iki taraf açısından ne getirip ne götüreceği belli olmadığından ona biçilen fiyatın iki taraftan birini zarara sokma ihtimali her an mevcuttur. Fevzân’ın ileri sürdüğü gibi vadeye karşılık faizin yasaklanması, yalnız borçlunun yükünün artmasına engel olmak için değil böyle bir işlemin sonunda iki taraftan birinin haksızlığa uğrama ihtimalinin bulunması sebebiyledir. Zamana fiyat biçerek borçtan bir indirim yapma halinde de aynı haksızlık söz konusudur. İskontonun, vadeli 100 liranın peşin 90 liraya satılması şeklinde cereyan etmesi dolayısıyla sünnette yasaklanan fazlalık faizi kapsamına girdiği de söylenebilir.
2- Alışveriş Faizi. Bu kavramla, Hz. Peygamber’in büyük ölçüde aynî mübadele ekonomisini asgariye indirmek amacını güttüğü anlaşılmaktadır. Hadislerde aynî mübadeleye getirilen sınır ve ince ölçüler Resûl-i Ekrem’in para ekonomisini tercih ettiğini ortaya koymaktadır. Bu ekonomiye verilen önem vadeli satışlarda kendini daha fazla göstermektedir. Malların birbirleriyle vadeli satışına hiçbir şekilde izin verilmediği halde satışın para mukabilinde yapılmasına iznin verilmiş olması mallara karşı paraya tanınan bir imtiyaz olarak görülebilir. Öte yandan paraların kendi aralarındaki vadeli işlemlerine de izin verilmemiştir. Çünkü vadeli bir para mübadelesinde vade sebebiyle iki bedel arasında meydana gelebilecek değer farklılaşması ve eşitsizlik, aslında metre ve kilo gibi bir değer ölçüsü olan paranın bu fonksiyonunu kaybetmesi mânasına gelir. Aynı paranın vade yüzünden bugünkü değeriyle yarınki değeri eşit olmayacaktır. Bu durum günümüzde fiyat artışlarının da bir sebebini açıklamaktadır. Çünkü bugünkü 100 liranın yarınki 110 liraya eş tutulması, bugünden yarına mal ve hizmet üretiminde % 10’luk artış olmadığı takdirde fiyatlarda % 10’luk bir artış olması anlamına gelir.
Peygamber’in vadeli para mübadelesine getirdiği yasağın hikmeti eskiye göre bugün daha iyi anlaşılabilmekte ve bu işlemlerdeki faiz özelliği daha açık görülebilmektedir. Nitekim bugün dünyada borsa ve para işlemlerinin hızla gelişmesi, başlıca para birimlerinin kendi aralarında vadeli fiyat esası üzerine satış türlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı her para biriminin diğer paralarla mübadele edildiği milletlerarası para piyasasında her gün açıklanan bir peşin fiyat, bir de vadeye göre değişen fiyatlar yer alır. Vadeli fiyatın peşin fiyata bazan eşit, bazan ondan daha yüksek, bazan da daha düşük olması şeklinde tezahür eden bu fiyat farkının her para biriminin bağlı olduğu ülkedeki câri faiz hadleriyle doğrudan ilgisi vardır.
YanıtlaSilBir dövizin ilân edilen vadeli alım satım fiyatının, o dövizin bağlı olduğu ülkedeki carî faiz haddiyle mübâdelesinin yapıldığı dövizin bağlı olduğu ülkedeki câri faiz haddi arasındaki farkı da mahsuben içine aldığı görülmektedir. 1974 yılında Londra, New York, Cenova ve Frankfurt gibi büyük merkezlerde vadeli fiyatlarla işlem gören bankaların döviz fiyatlarında meydana gelen değişiklikler İflâslara kadar varan büyük zararlara sebebiyet vermiştir (Sâmî Hasan Ahmed Hamûd, Taŧvîrü’l-aǾmâli’l-maśrifiyye, s. 136-138, 353-355). Bu husus, Hz. Peygamber’den rivayet edilen, “Gümüş para ile altın paranın mübadelesi peşin olmadıkça faizdir” (Müslim, “Müsâķāt”, 79) hadisindeki prensiplere günümüz toplumunun daha çok ihtiyacı olduğunu göstermektedir. Bugün vadeli fiyat esası üzerine döviz muameleleri, döviz ve faiz fiyatları arasındaki farklardan kazanç sağlamaya çalışan spekülatörlerin işine yaramaktadır. Bundan dolayı birçok ülkede millî bankalar daha çok kumara yakın olan bu riskli mübâdele yoluna girmemektedir.
Malın mal karşılığında veya paranın para karşılığında vadeli mübâdelelerinin yasaklanmasının önemli sebeplerinden biri, araya vade girmesi dolayısıyla iki bedel arasında ortaya çıkabilecek olan değer farklılaşması ve eşitsizliktir. Aslında İslâm ekonomisi, zamanın para ve malların değerinde değişiklikler meydana getirebileceğini kabul etmektedir. Bir yandan zaman içinde para ve mal piyasalarında görülen yükselme ve düşmeler, öte yandan ödeme yapılacak tarafın bu süre içinde parasını veya malını kullanma imkânından mahrum kalması yüzünden uğrayacağı kayıplar bu değişikliklerin önemli sebeplerindendir. Ancak İslâm ekonomisinde vade tek başına bir kazanç ve değer artış sebebi görülmeyerek hem ticarî hayatta ve borç ilişkilerinde açıklık ve bilinirlik ilkeleri ve emek faktörü korunmaya, hem de taraflardan birinin haksız ve beklenmedik şekilde zarara uğraması önlenmeye çalışılmıştır.
YanıtlaSilİslâm’ın izin verdiği vadeli tek satış türü bedellerden birinin para olduğu muameledir. Bu izni, veresiye alışverişlere olan İhtiyaçtan dolayı sadece paraya tanınan bir imtiyaz gibi görmek mümkündür. Bunun sebeplerini para ile malın farklı iki cinsten olması, yani birinin diğerinden aritmetik olarak ölçülebilen bir fazlalığından söz edilememesi, insanların para ile mal arasındaki değer farklılaşmasına iki mal arasındaki farklılaşma kadar önem vermemeleri ve enflasyona rağmen paranın değer ölçüsü olma özelliğini kabullenmeleri, daha önemlisi de paranın hiçbir malın sahip olamadığı ölçüde bir likiditeye sahip bulunması şeklinde açıklamak mümkündür. Hayber valisiyle ilgili olayda (Yk. bk) Hz. Peygamber’in sonucun aynı olmasına rağmen devreye paranın sokulmasını istemesi, insanların parayı değer ölçüsü olarak telakki edişleriyle açıklanmalıdır. Paranın bu özelliğini daima koruduğu kabul edilmektedir. İbn Kayyim el-Cevziyye, alışveriş faizinin yasaklanma gerekçelerinden birinin de İslâmî teşrîde ve hukuk metodolojisinde gözetilen “kötülüğe giden yolun kapatılması” (sedd-i zerâî) ilkesi olduğunu ileri sürmekte, peşin mübâdelelerdeki fazlalık faizinin kişileri giderek veresiye faizine yönlendireceğini
YanıtlaSilİslâm’ın izin verdiği vadeli tek satış türü bedellerden birinin para olduğu muameledir. Bu izni, veresiye alışverişlere olan İhtiyaçtan dolayı sadece paraya tanınan bir imtiyaz gibi görmek mümkündür. Bunun sebeplerini para ile malın farklı iki cinsten olması, yani birinin diğerinden aritmetik olarak ölçülebilen bir fazlalığından söz edilememesi, insanların para ile mal arasındaki değer farklılaşmasına iki mal arasındaki farklılaşma kadar önem vermemeleri ve enflasyona rağmen paranın değer ölçüsü olma özelliğini kabullenmeleri, daha önemlisi de paranın hiçbir malın sahip olamadığı ölçüde bir likiditeye sahip bulunması şeklinde açıklamak mümkündür. Hayber valisiyle ilgili olayda (Yk. bk) Hz. Peygamber’in sonucun aynı olmasına rağmen devreye paranın sokulmasını istemesi, insanların parayı değer ölçüsü olarak telakki edişleriyle açıklanmalıdır. Paranın bu özelliğini daima koruduğu kabul edilmektedir. İbn Kayyim el-Cevziyye, alışveriş faizinin yasaklanma gerekçelerinden birinin de İslâmî teşrîde ve hukuk metodolojisinde gözetilen “kötülüğe giden yolun kapatılması” (sedd-i zerâî) ilkesi olduğunu ileri sürmekte, peşin mübâdelelerdeki fazlalık faizinin kişileri giderek veresiye faizine yönlendireceğini
YanıtlaSilcilt: 12; sayfa: 121
[FAİZ - İsmail Özsoy]
veya kişilerin fazlalık faizi perdesi altında veresiye faizini meşrûlaştıracaklannı, bu yüzden de para ve malların kendi aralarındaki değişimlerde karşılıklı teslim-tesellümün şart koşulduğunu ifade etmektedir (İǾlâmü’l-muvaķķıǾîn, II, 136-143).
İslâm dini vadeli mübâdelelere getirdiği sınırlamalarla haksız kazançları ve belirsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçladığı gibi ekonominin önemli unsurlarından biri olan üretimle tüketim arasında denge kurmayı da hedeflemiştir. Paranın ekonomiye girmesi piyasada canlılık sağlamış, ancak bazı problemleri de beraberinde getirmiştir. Nitekim en büyük ekonomik krizlerden biri olan 1929 krizi paranın piyasadan çekilmesi, dolayısıyla mübâdele sürecinin durmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu problemin kaynağı, paranın bir mübâdele vasıtası ve değer ölçüsü olmasının ötesinde bizzat eşyanın yerine geçmesi, yani araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesidir (Samuelson, s. 49).
Takas ekonomisinde kişi ürettiği malın ihtiyacından fazla olan kısmını ihtiyaç duyduğu başka bir malla değişir. Çok büyük zorlukları olmasına rağmen takasta üretimle tüketim arasında denge vardır. Para devreye girdiği zaman ise faaliyet ikiye bölünmektedir: Malı para karşılığında satma ve eldeki para ile başka mal satın alma. Bu husus, parayı elde tutanlara bir müddet risksiz ve maliyetsiz seçim yapma imkânı verir. Böylece mübadele faaliyeti kesilmekte ve paranın bu fonksiyonu eksik bırakılmaktadır. Ayrıca üreterek sattığı mallar karşılığında elde ettiği parayı başkalarının mallarını satın almada kullanmayan ve onu biriktiren kişi topluma zarar vermektedir; zira üretimle tüketim arasındaki denge ve ekonominin tabii akışı bozulmaktadır. Dolayısıyla takas ekonomisinin zorluklan ile disiplinsiz bir para ekonomisinin problemleri karşısında İslâm yine itidali seçmiş, disiplinli bir para ve mal piyasasını amaçlamıştır.
YanıtlaSil5- Faizle İlgili Bazı Tartışmalar
Haram kılındığı ittifakla kabul edilmekle birlikte faiz bazı açılardan tartışma konusu olmuştur. Sahâbe arasındaki faiz tartışmaları tipik bir muhtelefü’l-hadîs konusudur. Bu hususta muhtemelen ilk ihtilâf, peşin mübâdelelerdeki fazlalığı da faiz kapsamına alan hadislerle, sahabeden Üsâme’nin rivayet ettiği, “Faiz ancak veresiyede cereyan eder” hadisi arasında görülmektedir. Nitekim bu hadise dayanarak Abdullah b. Abbas”ın, sahâbe ve tabiînden bazı âlimlerin fazlalık faizini câiz gördüğü rivayet edilmişse de İbn Abbas’ın daha sonra bu görüşünden rücû ettiği kaynaklarda belirtilmektedir. Böylece faiz konusunda birinci grup hadislerin esas alınması üzerinde âdeta görüş birliği oluşmuştur (Serahsî, XII, 111-112).
Fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilâfların ağırlık noktasını ise. faizde illet konusu ve hangi malların faiz kapsamına gireceği hususu teşkil etmiştir. Faizin illeti konusunda fıkıh mezheplerinin ve İslâm hukukçularının farklı ölçüler benimsemiş olması faizin tanım ve kapsamı, faizin hangi tür mallar arasında ne şekillerde cereyan edeceği gibi hususlarda farklı görüşlerin ortaya çıkmasının temel sebebi olmuştur (Yk. bk). Bu arada diğer bazı hususlar da tartışma konusu edilmiştir.
Hayvan Ticareti. Bununla ilgili hadislerin bir kısmı hayvanın hayvanla vadeli satışına izin verirken (el-Muvaŧŧaǿ “BüyûǾ”, 63-66; Buhârî, “BüyûǾ”, 108) diğer bir kısmı bunu yasaklamıştır (İbn Mâce, “Ticârât”, 56; Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 15). İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre veresiye hayvan ticareti câiz olup veresiye satışı yasaklayan İbn Mâce’deki Câbir ve Semüre hadislerinin senedleri zayıftır. Buna rağmen Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel bu vadeli satışları câiz görmemişlerdir. İmam Şafiî ise şöyle bir yorum yapmıştır: “Veresiye satışı yasaklayan hadisler, alınan hayvanla satılan hayvanın ikisinin de veresiye olması hakkındadır. Birisi peşin, diğeri veresiye olursa veresiye olan hayvan sayısı fazla da olsa bir sakınca yoktur.”
Hayvanın hayvan karşılığında satışıyla ilgili bu tartışmaların ev, arsa, antika eşya gibi piyasada eş değeri bulunmayan kıyemî malların birbirleriyle vadeli mübâdelesini yakından ilgilendirdiği ileri sürülebilirse de garârlı alışverişler, hayvanların henüz doğmadan satımı, hayvanın etle mübâdelesi gibi konularda hadislerde görülen yasak ve kayıtlar dikkatle incelendiğinde hayvanın hayvanla vadeli olarak değişiminin faiz şüphesinden çok garar ve bilinmezlik sebebiyle yasaklandığı söylenebilir.
YanıtlaSilDevlet Faizi. Mezhepler baba-oğul, karı-koca ve köle-efendi gibi aralarında özel ilişki bulunan fertler arasında faizin cereyan edip etmeyeceğini tartışmışlardır (İbn Hazm, VIII, 515; Nevevî, IX, 442; İbn Âbidîn, V, 185-186;). Bu mesele günümüzde, devletle onun vatandaşları arasında faizin cereyan edip etmeyeceği hususuyla ilgili olarak gündeme getirilmiştir (Hemşerî, s. 106-107). Bu konudaki mezhep görüşleri, bağımsız bir malî zimmete sahip özel veya tüzel kişiler arasında faizin cereyan edeceği noktasında birleşmektedir. Bundan dolayı Hanefîler, kölenin kendine ait bir malı olmadığından hareketle köle-efendi arasında faizin cereyan etmediği görüşüne karşılık baba-oğul ve karı-koca arasında faizin oluşacağını kabul ederler (Serahsî, XIV, 60). Buna göre müstakil malî zimmete sahip devletle vatandaşlar arasında faizin cereyan etmeyeceğini söylemek mümkün değildir.
Dârülharpte Faiz. Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre dârülharpte müslümanla harbî arasında faiz muamelesi câizdir. Aynı şekilde Hanefî mezhebine göre fâsid kabul edilen alışveriş ve ticari muameleler, bu arada kan, domuz ve ölü hayvan eti satmak, bahis ve kumar oynamak da câizdir. Ancak müslümanın bu işlemlerden kazançlı çıkması şarttır. Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf gibi hukukçuların çoğunluğuna göre ise müslümanların dârülharpte faizli işlemlerde bulunmaları haramdır. Zâhirî mezhebi de bu görüştedir (Bk. DÂRÜLHARP).
Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’in müslümanın kazançlı çıkması şartıyla cevaz verdikleri harbîlerle faizli işlemlerde bugün müslümanlann ne fert ne de devlet seviyesinde kazançlı oldukları söylenebilir. Birçok İslâm ülkesi kalkınabilmek için sermaye sıkıntısı çekerken zengin müslüman kişi veya devletler paralarını düşük faizle yabancı bankalara yatırmakta, fakir İslâm ülkeleri ise daha yüksek faizlerle bu ülkelerden borç almaktadırlar. Ayrıca yabancılar, müslümanlara sattıkları malların fiyatlarına onlara yaptıkları faiz ödemelerini de yansıtmaktadırlar. Müslümanların kat kat zarara uğradığı bu şartlar altında yabancılarla faizli işleme Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’in ictihadları da izin vermemektedir. Bu işleme cevaz verilmesi, müslümanların araya bir yabancıyı sokarak kendi aralarındaki faiz yasağını ihlâl etmelerine de sebep olabilir. Öte yandan İslâm tebliğini bütün insanlığa, bu arada esasen kendilerine de Allah’ın faizi yasaklamış bulunduğu hıristiyan ve yahudilere ulaştırmakla yükümlü olan Müslümanların (el-Enbiyâ 21/107; el-Enfâl 8/39)
YanıtlaSilcilt: 12; sayfa: 122
[FAİZ - İsmail Özsoy]
faizden uzak kalmaları İslâm’ın ulviyet ve kutsiyetine daha uygundur.
Vade Farkı. Eski hukukçuların tartıştıkları, günümüzde de önem taşıyan vade farkı müctehidlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilirken bunu faiz gerekçesiyle reddedenler de vardır. Vade farkını reddeden âlimler bir satış içinde iki satışı (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 72; Müsned, II, 174), bir satış içinde bir veya iki şartı yasaklayan hadislere (Müsned, II, 179; Dârimi, “BüyûǾ“, 26; Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 68) ve faiz şüphesine dayanmaktadırlar. Hukukçuların çoğu bir satış içinde iki şartı, “Şu malı peşin 100 liraya, vadeli 150 liraya sattım” veya. “Sana şunu 10 ton buğday veya 15 ton arpa karşılığında sattım” şeklinde hangi fiyat üzerinde anlaşmaya varıldığı belli olmayan bir satış veya, “Senin bana evini şu fiyata satman şartıyla ben de otomobilimi sana şu fiyata sattım” tarzında gerçekleşmesi başka bir şarta bağlanan bir satış olarak ele almışlar ve bu tür akidlerin caiz olmayışını da satışın peşin mi vadeli mi veya hangi fiyattan olduğunun kesinleşmiş olmamasına bağlamışlardır (Kâsânî, V, 158; Karaman, İslâm Hukukuna Göre Vade Farkı, s. 31). Akid bitmeden tek fiyat üzerinde anlaşma olduğu ve satış buna göre yapıldığı takdirde belirsizlik ortadan kalkacağından satış caiz olacaktır. Buna göre vade farkı satışın caiz olmasına engel görülmemiş ve vade sebebiyle fiyatın arttırılabileceği kabul edilmiştir (Kâsânî, V, 224; Karaman, İslâm Hukukuna Göre Vade Farkı, s. 32). Bu çerçevede vade farkının faiz kabul edilmemesinin sebebi, vadeye paralel olarak artan fiyatın karşısında bir malın bulunması, yani bedellerden birinin para. diğerinin mal olmasıdır.
Ancak Ebû Dâvûd’un rivayet ettiği, “Kim bir satış içinde iki satış yaparsa ya az olan bedeli alır yahut faiz olur” (Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 53) mealindeki hadis vade farkının faize yol açabileceği bir durumu açıklamaktadır. Şöyle ki: Vadeli satılan bir malın bedelinin vade dolduğunda ödenememesi üzerine vadenin yeniden uzatılması karşılığında fiyatın da arttırılması sonucu biri vadesi dolmuş olan ilk fiyat, diğeri de ikinci ve daha yüksek fiyat olmak üzere iki satış ortaya çıkmış olur. Hadise göre bu ikinci fiyattaki fazlalık faizdir (Şevkânî, Neylü’l-evŧâr, II, 171-173). Bunun faiz olarak görülmesi, ikinci fiyat karşısında artık bir malın değil daha önceki satıştan doğan borcun bulunduğu gerekçesine dayanır. Paranın para karşılığında vadeli ve fazlalıklı satılması demek olan bu işlemin İslâm hukukundaki klasik anlayışa göre faiz olduğunda şüphe yoktur.
YanıtlaSilUsulüne uygun vadeli satışta vade farkının câiz olmasının başka sebepleri de vardır. Piyasada her malın ilân edilen bir fiyatı olmakla beraber genelde satışa konu olan malın fiyatı, alışverişin esasını teşkil eden icap ve kabulün üzerinde birleştiği yani tarafların anlaştığı fiyattır. Bu ise bir pazarlık sonucu ortaya çıkar ve bu arada müşteri fiyatı düşürmeye, satıcı da yükseltmeye çalışır. Fiyatın tesbitinde piyasa şartlarının yanı sıra tarafların pazarlık gücü ve ödeme şartları da etkili olur. Sonuçta müşterinin peşin ödeme ile teklif ettiği düşük fiyat nasıl mala ve aynı zamanda satıcının elde ettiği peşin kâra tekabül ediyorsa, vadeli satışta satıcının veya müşterinin teklif ettiği yüksek fiyat da aynı şekilde mala ve satıcının vadeli satış dolayısıyla karşılaştığı bazı güçlüklere tekabül etmektedir.
Günümüzde Faiz Tartışmaları. Bugün faiz tartışmalarının çok farklı bir boyutta cereyan ettiği ve faizin tanım ve kapsamından yasaklanış amacına kadar birçok konunun tartışmaya açıldığı görülmektedir. Çağımızda faiz hususunda ortaya çıkan ilk tartışmalardan biri, Kur’an’da asıl yasaklanan faizin katlı veresiye faizi (ed’âf-ı mudâafe) olduğu iddiasıdır. Bu görüşün sahibi olan Mısırlı âlim Abdülaziz Çâvîş fikrini 1908 yılında bir konferansta ortaya koydu (el-Livâ, 16-26 Nisan 1908; Fethi Sıdvan, el-Ehrâm, Haziran 1975). Sağlam bir mesnede dayanmamakla birlikte Abdülaziz Çâvîş’in iddiası kendinden sonra bu yöndeki birçok görüşe kaynaklık etmiştir. İsmail Hakkı İzmirli onunla aynı görüşü paylaşmış ve Kur’an’daki faiz âyetlerinin mutlak olup ed’âf-ı mudâafe âyetinin bu ıtlâkı sınırlandırdığını ileri sürmüştür (Usûl-i Fıkıh Dersleri, s. 160). Süleyman Uludağ da İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış adlı eserinde bu yaklaşımı esas alıp savunmaktadır (Bu görüşün tenkitleri için bk. Özsoy, Faiz ve Problemleri, s. 274-365).
Abdülaziz Çâvîş’in açtığı bu çığırın en önemli takipçisi olan Reşîd Rızâ da haram olan faizin katlı birleşik faiz olduğu görüşündedir. İbn Kayyim’in “zannî faiz” dediği fazlalık faizinin ihtiyaç halinde caiz olabileceği görüşü ile, ilk zamanlar Üsâme hadisine dayanarak bu faiz türüne izin veren İbn Abbas’ı esas alan Reşîd Rızâ vadeli ve fazlalıklı bir mübâdeleye cevaz vermiştir. Böylece esas aldığı, vadeli mübâdelelere kesinlikle izin vermeyen bu görüşlere de ters düşen Reşîd Rızâ, haram faizin ancak ikinci bir vadeye karşılık ilâve bir fazlalığın talep edilmesi halinde gerçekleşeceğini savunmuştur (Tefsîrü’l-menâr, III, 113-114, IV, 124; a.mlf., er-Ribâ, s. 52-53, 76-77, 83; a.mlf., Fetâvâ, III, 608). Ancak Reşîd Rızâ’nın görüşü kabul edildiği takdirde İslâm’daki haram olan faizden geriye bir şey kalmamaktadır. Zira faizle borç verenin, vade sonunda borçlu ile her defasında yeni bir akid yapıp bu akidlerdeki fazlalığı ilk fazlalık olarak değerlendirmesini önlemek mümkün değildir. Öte yandan borçlunun vadesi dolan borcunu ödeyememiş olması ikinci akiddeki faizi çirkin ve haram kılıyorsa borçlunun ilk akdi de böyle bir aczin zorlamasıyla yapması halinde onun da aynı hükmü taşıması gerekir. Basit faizle mürekkep faiz arasında mahiyet itibariyle önemli bir fark yoktur. Zira gayri meşrûluk ve çirkinlik işin aslında yani faizdedir.
YanıtlaSilMısır’da XX. yüzyılın başında kurulan Posta Yatırım Sandığı halktan topladığı mevduata banka gibi sabit bir faiz veriyor, ancak hükümet buna faiz demekten kaçınıyordu. Halkın gerçekleşen faizleri almaması sebebiyle hükümetin isteği üzerine Mısır müftüsü Muhammed Abduh’un buna fetva verdiği iddia edilmesine rağmen Reşîd Rızâ hocası Abduh’a ait böyle resmî bir fetvanın mevcut olmadığını belirtmiş; ancak hükümetin ısrarı üzerine hocasının sözlü olarak, “Bu haliyle faiz hiçbir şekilde helâl olmaz, fakat bu paraları mudârebe şirketinin esaslarına göre işletmek mümkündür” dediğini kaydetmiştir (el-Menâr, 5 Aralık 1903, 22 Şubat 1917; Sâmî Hasan Ahmed Hamûd, Taŧvîrü’l-aǾmâli’l-maśrifiyye, s. 249-251). Buna rağmen Abduh’un sözleri banka faizine cevaz vermek isteyenler tarafından ısrarla kullanılmıştır. Nitekim aynı meselenin 1951 yılında bir okuyucu tarafından kendisine sorulması üzerine Şeyh Abdülvehhâb Hallâf, benzer soruya daha önce Reşîd Rızâ’nın hocası Abduh’tan naklen, “Kişinin, işletilmek ve kazançtan belirli bir pay almak üzere parasını bir başkasına vermesinin kesin olarak yasaklanan birleşik faize girmediği, sadece fakihlerin koyduğu kaidelere aykırı olduğu” cevabını verdiğini ifade etmişse de (Mecelletü Livâǿi’l-İslâm, s. 822) bu sözler Hallâf’in iddia ettiği gibi Abduh’a değil tefsirinde de görüldüğü
YanıtlaSilcilt: 12; sayfa: 123
[FAİZ - İsmail Özsoy]
üzere Reşîd Rızâ’ya aittir (Tefsîrü’l-menâr, III, 116). Posta Yatırım Sandığı’nın verdiği faizin mudârebe kârı olduğunu ileri süren ve Reşîd Rızâ’ya ait bulunduğu anlaşılan bu fetvalar (el-Ehrâm, 16, 23, 30 Mayıs 1975; Sami Hasan Ahrrıed Hamûd, Taŧvîrü’l-aǾmâli’l-maśrifiyye, s. 229-230, dipnot), bugünkü banka faizlerinin de mudârebe kârı olabileceği iddiasında mesnet olarak kullanılmaktadır. Şüphesiz ki bankaların bir mudârebe şirketi şeklinde değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira bankaların faizi önceden sabit bir miktar olarak belirlenmişken mudârebede kârın oran üzerinden paylaşılması söz konusudur (Bk. mudârebe) 1951 yılında Paris’te düzenlenen İslâm Hukuku Konferansı’na katılan Ma‘rûf Devâlîbî’ye göre haram faiz, ancak ribâcıların fakirleri istismar edip yüksek faizle onları ezdikleri tüketim kredilerinde söz konusudur. İktisadî şartların değişip şirketlerin yaygınlaştığı günümüzde ise kredilerin çoğu üretim kredisidir. Şartlardaki bu değişme hükümlerin de değişmesini gerekli kılmaktadır. Bundan dolayı mâkul olması kaydıyla üretim ödüncüne izin verilmelidir. Bu hükmü zaruret ve kamu maslahatını özel maslahata tercih esası üzerine bina etmek mümkündür (Senhûrî, III, 259-260). 9 Mayıs 1975’te el-Ehrâm gazetesinde yayımlanan görüşleriyle Şeyh Abdülcelîl Îsâ da Devâlîbî’ye katılmıştır.
Şartların değiştiği görüşü tarihî açıdan doğrulanmamış olup tamamen aksi bir durum söz konusudur. Ayrıca Kur’an’ın üretim kredisini değil tüketim kredisini yasakladığı iddiası ne tarihî gerçeklerle ne de Kur’an’ın faiz anlayışıyla bağdaşabilir. Zira Kur’an’ın yasaklaması sırasında Araplar’ın kullandıkları krediler esas itibariyle ticarî amaçlıydı. Geçimleri ticarete dayanan Kureyş ileri gelenleri İranlılar, Habeşliler ve Yemen’deki Himyerîler’le ticaret antlaşmaları yapmışlardı (Ali Ahmed es-Sâlûs, Hüķmü vedâǿiǾbünûk, s. 14). Bunlara dayanarak ülkeler arasında büyük ticaret kervanları düzenliyor ve ticaretin finansmanını çoğunlukla faizli kredilerle sağlıyorlardı. Ziraata elverişsiz bir vadi olan Mekke çok canlı bir ticarî hayata sahipti ve borsa simsarları, komisyoncularla bankerler için elverişli bir yer durumundaydı. Kervanların yollarda geçirdiği tehlikeler, yabancı paralardan oluşan para piyasasında spekülatif faaliyetlere imkân sağlıyordu (Muhammed Akram Khan, s. 40-41). Hz. Peygamberin amcası Abbas bu bankerlerden biriydi. Resûl-i Ekrem Vedâ hutbesinde Abbas’ın faiz alacaklarını da kaldırdığına göre İslâm’ın faiz yasağı kesin olarak ticarî faizleri de içine almaktadır. Diğer taraftan tüketim amaçlı ödünce, ihtiyaçların çoğaldığı günümüzde insanların eskisinden çok daha fazla ihtiyacı olduğu açıktır. Şu halde şartların değiştiği iddiası, günümüzde tüketim ödüncüne ihtiyacın eskisinden daha fazla olması açısından doğrudur. Buna göre faiz yasağına bugün daha çok İhtiyaç var demektir.
YanıtlaSilÖte yandan kredilerin üretim kredisi-tüketim kredisi şeklinde ayrılması da gerçekçi değildir. Bir kredi hem üretimde hem tüketimde kullanılabilir. Ayrıca her tüketim ödüncü borçluyu ezmeyeceği gibi her üretim ödüncü de ekonomik açıdan üretken olmayabilir. Tarihî, ekonomik ve sosyal gerçekler İslâm’daki faiz yasağının bütün faizli kredileri içine aldığını göstermektedir. Nitekim Abdürrezzâk es-Senhûrî, üretim kredisiyle tüketim kredisinin birbirinden ayrılmasını mümkün görmediği için ya bütün ödünçlerdeki faize izin verilmesi ya da hepsinin yasaklanması gerektiğini savunmuştur.
Faiz, haram kılınmasındaki temel unsur her halükârda sebebiyet verdiği, önüne geçilmesi mümkün olmayan haksızlık olduğuna göre ya alanı veya vereni kaçınılmaz bir şekilde zarara uğratacaktır. Nitekim eskiden faizli krediyi zayıflar kullanıyor ve bundan dolayı eziliyordu. Bugün de güçlü kuruluşlar halktan düşük faizle topladıkları sermayelerle büyük kârlar elde etmekte ve ürettikleri mal ve hizmetlere bu kredi maliyetlerini yansıtarak ödedikleri faizleri de halktan geri almaktadırlar. Burada ezilen ve kredi sisteminden zararlı çıkan yine halk kitleleri olmaktadır.
Devâlîbîve Şeyh Abdülcelîl Îsâ’nın görüşlerini zaruret ve maslahat esaslarına dayandırmaları isabetli değildir. Çünkü zaruret, kişinin temel haklarını ciddi ölçüde tehdit eden bir haldir ve bu durumda ancak ferdî ve geçici olaylarda söz konusu olup toplum düzeninin bütününde sürekli şekilde görülmez. Başka çaresi kalmayan borçlu için faiz zaruret hali çerçevesinde câiz görülse bile bunu alacaklı hakkında düşünmek mümkün değildir. Olağan üstü durumlarda kabul edilebilecek zaruret halleri üzerine daimî ve genel hükümler bina edilemez. Zaruretin gerçekleşmiş sayılabilmesi için başka çarenin bulunmaması şart olduğuna göre müslümanlann öncelikle meşru yollara başvurmaları ve faize alternatif sistemler geliştirmeleri gerekmektedir.
Faizde hukuken maslahat olduğunu söyleyebilmek için hakkında onu yasaklayan nasların bulunmaması gerekir. Halbuki faize dair birçok âyet ve hadis mevcut olup kesin şekilde yasaklandığı bilinmektedir. Faizde iki taraftan biri lehine veya fertlerden bir kısmı adına mevcut olan maslahat ise umumun maslahatı sebebiyle geçersiz sayılmıştır.
YanıtlaSilPakistanlı âlim Fazlurrahman ilk akiddeki fazlalığın faiz olmayacağını söyleyerek Reşîd Rızâ’ya tâbi olmuştur. Zeyd b. Eslem’in. “Câhiliye döneminde ribâ uygulaması şöyle olurdu: Bir kişide vadeli alacağı olan kimse vade dolunca borçlusuna, ‘Ödüyor musun, yoksa arttırıyor musun?’ derdi. Verirse alır; vermezse borçlu borcun miktarını arttırır, alacaklı da vadeyi uzatırdı” (el-Muvaŧŧaǿ, “Büyû’“, 39) şeklindeki rivayetini ve ed’âf-ı mudâafe âyetini esas alan Fazlurrahman, bu rivayette sözü edilen vadeli ilk alacağı faizli alacak olarak değerlendirip şöyle demektedir: “Bu ilk faiz haram değildir. Haram olan faiz, belli bir vade ile faiz karşılığında verilen paranın, vade dolunca borçlunun ödeyememesi üzerine ödenmesi zor bir artış karşılığında vadesinin uzatılması halinde söz konusu olur. Sonra borç ekseriyetle ödenemeyecek miktarlara ulaşır” (ed-Dirâsâtü’l-İslâmiyye, s. 7).
Fazlurrahman ayrıca hayvanın hayvan karşılığında vadeli ve fazlalıklı olarak satılmasına izin veren hadislerle (et-Muvaŧŧaǿ “BüyûǾ”, 63-66; Buhârî, “BüyûǾ“, 108) hüsn-i kazâyı (borcunu isteyerek ve şart kılmaksızın fazlasıyla ödeme) caiz gören hadisleri (Müslim, “Müsâķāt”, 119) ilk akiddeki fazlalığın cevazına delil olarak göstermekte ve bunların, menfaat sağlayan her ödüncün faiz olduğunu bildiren hadisin sıhhatini de büyük ölçüde gölgelediğini ileri sürmektedir (ed-Dirâsâtu-İslâmiyye, s. 17-18, 23-24, 28-29). Halbuki hayvanda faiz cereyan etmezken diğer eşyada faizin gerçekleşmesinin sebebi birincinin kıyemî, ikincinin mislî mal olmasıdır. Mislî malların mübadelesinde bedellerin birbiriyle karşılaştırılması halinde aralarında miktar olarak ölçülebilen birim farklılıkları tesbit edilebilir ve fazla veya az olan bu miktar faiz ilişkisine esas teşkil eder. Fakat hayvan vb. kıyemî malların arasındaki değer farkı objektif olarak değil ancak tarafların sübjektif hükümlerine göre tesbit edilir.
YanıtlaSilcilt: 12; sayfa: 124
[FAİZ - İsmail Özsoy]
Bundan dolayı kıyemî malların peşin mübadelelerinde hiçbir şekilde faiz cereyan etmezken vadeli mübadelelerinde cereyan edip etmediği ihtilaflıdır.
Hüsn-i kaza (hüsn-i edâ) hadislerde teşvik edilmekle birlikte kesinlikle faize mesnet olmamalıdır. Zira faiz şart kılınmış bir fazlalık olup müeyyidesi vardır ve borçlunun üzerine bir vazifedir; hüsn-i kaza ise zorunlu değildir. Nitekim Abdullah b. Ömer bir kişiden ödünç dirhem almış, daha sonra fazlasıyla ödemişti. Borç veren kişi, “Bu benim sana verdiğimden fazladır” deyince de, “Biliyorum, fakat gönlüm böyle istedi” cevabını vermiştir (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 90).
“Menfaat sağlayan her ödünç faizdir” mealindeki hadise gelince, bu hadis rivayet ve hadis tekniği bakımından sahih olmasa bile mâna yönünden doğrudur. Çünkü şart kılındığı takdirde bir ödüncün sağlayacağı menfaatin faiz olduğu açıktır. Nitekim Ebû Bekir el-Cessâs, Câhiliye faizinin belli bir fazlalığın şart koşulduğu vadeli ödünç olduğunu ve bu fazlalığın vadeye karşılık tutulduğunu ifade etmektedir (Aĥkâmu’l-Ķurǿân, 1, 467). Bir kişi Abdullah b. Ömer’e gelerek, “Bir adama ödünç verdim ve verdiğimden daha fazlasını şart koştum, ne dersiniz?” diye sormuş, İbn Ömer de, “Bu faizdir” cevabını vermiştir (el-Muvaŧŧaǿ, “BüyûǾ”, 92). Yine Abdullah b. Ömer, “Borç veren kişi bu borcun geri ödenmesinden başka bir şey şart koşmasın” demiştir (a.e., “BüyûǾ”, 93). Abdullah b. Mes‘ûd’un da şöyle dediği rivayet edilir: “Borç veren kimse verdiğinden daha fazlasını şart koşmasın. Bu fazlalık bir tutam ot bile olsa faizdir” (a.e., “BüyûǾ“, 94).
Abdürrezzâk es-Senhûrî’ye göre faizin istisnasız her çeşidi haram kılınmakla birlikte Kur’an’da esas olarak yasaklanması hedeflenen türü bugün mürekkep faiz denilen, sermayenin birkaç yılda katlandığı Câhiliye ribâsıdır. Faizin diğer şekilleri ise temel hedef olarak değil asıl faize giden yolları kesmek için yasaklanmıştır. Haram olmakla birlikte bunlar istisnaî hallerde caiz görülebilir. Bugün birçok ülkede hâkim olan kapitalist ekonomik düzende umumi bir sermaye ihtiyacı söz konusu olup bunu temin etmenin birinci yolu ödünce başvurmaktır. Bu ihtiyaç devam ettikçe kanunun çizdiği sınırlar içinde mâkul bir faiz istisnaî olarak câiz görülebilir. Bu düzenin değişmesi, dolayısıyla ihtiyacın ortadan kalkması halinde bu faiz de haram olur (Senhûrî, Meśâdîrü’l-ĥaķ, III , 241-244).
.
YanıtlaSilSenhûrî’nin ileri sürdüğü ihtiyaç gerekçesi basit faizin câiz görülmesini yeterince açıklamaktan uzaktır. Esasen basit faizle katlı faiz arasında yakın ilişki vardır; çünkü sonuçta katlı faiz de basit faize dayanmaktadır. Ayrıca ihtiyaç hali de faizi câiz kılmaz; zira Câhiliye toplumunda da ribâ ticaret için vazgeçilmez bir ihtiyaçtı. Diğer taraftan kapitalist sistem içinde bile olsa sermaye temini sadece faizli ödünçlerle olmamaktadır. Meselâ Amerika Birleşik Dev-letleri’nde 1980 yılında 299.1 milyar dolarlık yatırımın sadece 28, 2 milyarlık kısmı faizli kredi yoluyla gerçekleştirilmiştir (Salih b. Abdurrahman el-Husayn, XXXV [1412], s. 125).
Ekonomik bir araç olarak kabul edildikten sonra faize kanunî bir sınır getirilmesi fazla bir anlam ifade etmez. Çünkü arz-talep dengesinin bu sınırın üzerinde oluşması halinde sınırlamanın pratik bir değeri kalmamaktadır. Bu durumda görünüşte kanunî faizden, fakat esasta piyasa fiyatından işlemler yürütülür. Nitekim Orta çağ’lardan beri İngiltere’de ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde faize getirilen kanunî sınırlamalar istenilen sonucu vermemiştir (Noorzoy, XIV/1, s. 8). Hıristiyan dünyasında asırlar süren bu düzenlemelerin uzun tekâmül süreci sonunda bugün geleneksel sınırlamacı görüşün yerini ödünçlerin serbest piyasada fıyatlandırılmasını savunan ekonomik görüşün almış olduğu görülmektedir.
Faizin yasaklanması halinde onun el altından yine hükmünü icra edeceği, alternatif metotlar geliştirip insanları buna hazırlamadan faizi kaldırmanın yalnız şeklen bir yasaklama olacağı ileri sürülmektedir. Bu metotların geliştirilmesi halinde ise faiz haddinin yerini kâr haddinin alacağı ve kâr haddinin, kaynakların verimli alanlara tahsisi ve sermaye birikimi gibi bütün ekonomik fonksiyonları, faizin sebep olduğu istikrarsızlık ve gelir dağılımı dengesizliği gibi sıkıntılara meydan vermeden görebileceği savunulmaktadır (Ayrıntılı bilgi için bk. Chapra, The American Journal, I/2, s. 23-40).
YanıtlaSilFaizle İlgili Milletlerarası Kararlar. Banka faizleriyle ilgili olarak 1975 yılında Kahire’de toplanan ve İslâm hukukçularıyla birlikte diğer hukukçu, iktisatçı ve mütefekkirlerin de katıldığı II. İslâm Araştırmaları Kongresi’nde, ödünç türleri üzerine tahakkuk ettirilen her çeşit faizin haram olduğu ve bu konuda tüketim kredisiyle üretim kredisi arasında bir fark bulunmadığı gibi faizin azıyla çoğu arasında da fark olmadığı, faizli kredinin her çeşidinin Kur’an ve Sünnet’in yasakladığı haram kapsamına girdiği, ihtiyaç ve zaruretin faiz almayı caiz kılmayacağı, aynı şekilde faizli kredi almanın da haram olduğu ve bunu ancak zaruret halinin caiz kılabileceği, faizle ilgili olmadıkça câri hesap, çek bozdurma, kredi mektubu gibi işlemlerin câiz olup bunlardan alınan komisyonun faiz sayılmayacağı, vadeli hesapların, açılan faizli kredilerin ve faiz karşılığında verilen diğer kredi türlerinin haram olduğuna karar verilmiştir.
20-22 Mayıs 1979’da Birleşik Arap Emirliklerinin Dübey şehrinde yapılan I. İslâm Bankası Kongresi’nde İslâm ülkelerine, bankalarını İslâm bankacılığı prensiplerine göre kurmaya yönelmeleri ve bu konuda müteşebbislere her türlü kolaylığı göstermeleri, aralarındaki ticari mübadeleleri İslâmî prensiplere uygun olarak doğrudan yapmaları çağrısında bulunulmuştur.
23 Mart 1983 tarihinde toplanan II. İslâm Bankası Kongresi faizin şer’an haram olduğunu teyit etmiş ve müslümanlara paralarını İslâmî banka ve şirketlere yatırmalarını, yabancı ülkelerdeki bankalara yatırılan paraların getirdiği faizi o bankalarda bırakmayıp müslümanların amme hizmetlerinde kullanmak suretiyle bu gayri meşru kazançtan kurtulmalarını tavsiye etmiş ve meşru imkânlar varken faizli kuruluşlara para yatırmayı da haram olarak değerlendirmiştir.
25 Ekim 1985’te yapılan III. İslâm Bankası Kongresi’ ndeki ulemâ meclisinin fetvalarında İslâm bankalarının kurulmasının şer‘î bir zaruret, ümmetin temel maslahatlarından biri ve farz-ı kifâye olduğu, mevcut bankalarla şer‘an mahzurlu işlem yapmanın haram bulunduğu, İslâm bankalarıyla iş yapmanın müslümanların görevi sayıldığı, bu imkânı bulanların yurt içinde ve dışında bankalarla iş yapmalarının haram olduğu, faiz yoluyla elde edilen her kazancın şer‘an haram kılındığı, müslümanın bu kazancı kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimseler için kullanmasının câiz olmadığı, böyle bir kazancı okul, hastahane gibi kamu hizmeti veren kurumlara sadaka olarak değil haramdan temizlenmek amacıyla vermeleri gerektiği belirtilmiştir.
YanıtlaSilcilt: 12; sayfa: 125
[FAİZ - İsmail Özsoy]
Bu arada İslâm ülkelerindeki sorumlular ve banka yetkilileri Allah’ın, “Eğer müminseniz mevcut faiz alacaklarınızı terkedin” (el-Bakara 2/278) emrince bankalarını faizden arındırma yarışına davet edilmiştir (Bu konudaki milletlerarası kongreler, alınan karar ve fetvalar için bk. Ali Ahmed es-Sâlûs, el-MuǾâmelâtü’l-mâliyyetü’l-muǾâśıra, s. 223 vd., 403-406; Ahmed Bâzi’ el-Yâsîn, III/3, s. 1821-1825).
Faizsiz Ekonomi ve Banka. İslâm Ülkeleri, özellikle XIX ve XX. yüzyıllarda faize dayalı kapitalist-Batı ekonomisinin gerek doktrin gerekse uygulama ve kurumlaşma açısından ağır tesiri altında kaldığından çok defa bu ülkelerde faizsiz bir ekonominin mümkün olmayacağı, faizle çalışan bankaların iktisadî hayatta önemli bir role sahip olduğu iddiası gündeme gelmekte ve bu kanaat zaman zaman bazı müslüman iktisatçı ve düşünürleri de etkisi altına almaktadır. Fakat bu görüşün tarihî ve halihazır uygulama örnekleriyle çeliştiği açıktır. Faizin ekonominin vazgeçilmez bir şartı olduğu iddiası sadece kapitalist - liberal ekonomi için kısmen geçerli olabilir. Çünkü kapitalist ekonomi içinde de kâr-zarar ortaklığı esasına dayalı bir şekilde tasarrufun teşviki, sermaye birikimi ve kredi kullandırılması mümkündür. Ayrıca sosyalist ekonomi de faizi öngörmemektedir. Bugün başta Pakistan, İran, Suudi Arabistan olmak üzere bazı İslâm ülkelerinin ekonomilerini faizden arındırmaları ve birçok İslâm ülkesinin bu alanda giderek mesafe alması, faizin ekonominin vazgeçilmez şartı olduğu iddiasını fiilen de çürütmektedir. Ancak bütün alt yapısı ve kurumlan faize dayalı kapitalist ekonomiye göre şekillenmiş, fertleri bu yönde eğitilmiş ve şartlandırılmış toplumlarda faizsiz ekonomiye geçmenin zorluğu da ortadadır. Bundan dolayı öncelikle fertlerin İslâm inanç, ahlâk ve düşüncesiyle yetişmiş olması, faizsiz ekonomiye geçiş yönünde ciddi azim, talep ve girişimlerin bulunması gerekir. İslâm toplumlarında faizin tamamen devre dışı bırakılabilmesi için sermaye birikimini ve yatırımlara kaynak teminini sağlayacak ve tasarrufları değerlendirecek olan alternatif faizsiz modellerin geliştirilmesi zorunludur.
YanıtlaSilTasarrufların sermaye birikimine ve yatırıma dönüştürülmesi, sermayeye üretim ve kârdan pay verilmesi ve yatırımlar için kredi temininin tek yolu şüphesiz ki faiz değildir. Ancak bütün bunlar için alternatif faizsiz kurum ve modeller geliştirilemediğinden müslüman toplumlarda faiz sisteminin giderek güçlendiği, âdeta istemeyerek de olsa kabullenilme aşamasına gelindiği de bir gerçektir. Bu olumsuz gelişmeler sonucudur ki İslâm dünyasında özellikle XX. yüzyılın ortalarından itibaren faizsiz ekonomik model arayışları hızlanmış, sermaye sahibiyle yatırımcıyı kâr ve zararda ortaklık esasına göre bir araya getiren aracı kurumların nasıl oluşturulabileceği, ayrıca faizsiz sermaye birikimi ve faizsiz kredi gibi ekonomik konular İslâm iktisatçıları arasında tartışılmaya başlanmıştır. İslâm ülkelerinde çeyrek asırlık geçmişi bulunan faizsiz banka veya İslâm bankası uygulamaları bu çabaların sonucudur. 1963 yılında Ahmed Neccâr’ın öncülüğünde Mısır’da kurulan ve birkaç yıl uygulamada kalan faizsiz banka örneği. 1974’te İslâm Konferansı Teşkilâtına dahil kırktan fazla müslüman ülkenin ortaklığıyla kurulan İslâm Kalkınma Bankası bu yönde atılmış ciddi adımlardır. Bugün birçok İslâm ülkesinde faaliyet gösteren özel finans kurumları ve faizsiz bankalar meşru ölçüler içinde kalmaları, dolaylı yoldan da olsa faizli işlemler yapmamaları şartıyla bu olumlu adımların devamı sayılabilir. Mısır, Ürdün, bazı Körfez ülkeleri gibi İslâm ülkelerinde bu kurumlar özel bir hukukî statü içinde yasallaştırılmış ve kendilerine birtakım imtiyazlar tanınmıştır. Üç yıllık geçiş döneminden sonra faizsiz ekonomiyi uygulamaya başlayan Pakistan’da ve İran’da ise sadece bu tür kurum ve bankalar faaliyet gösterebilmektedir. Özel finans kurumları ve faizsiz bankaların faize dayalı ekonominin boşluklarından, enflasyonun olumsuz sonuçlarından veya vade farkıyla ilgili yerleşik ticarî uygulamalardan geniş ölçüde faydalanmakta olduğu, bu yüzden faizli ekonomiden tamamıyla ayrı düşünülemeyeceği görüşleri de mevcut olmakla birlikte bu kurumların topladıkları tasarrufları klasik fıkıh literatüründe yer alan ve kural olarak meşru görülen murabaha, mudârebe, müşâreke ve icar usulüyle nemâlandırdıkları göz önüne alındığında yaptıkları işlemlerin prensip itibariyle faizli işlem sayılmaması gerekir. Murabaha, vade farkıyla alım satım esasına dayanan üretim desteği sağlama usulüdür. Mudârebe ve müşâreke, emek-sermaye ortaklığı, kâr ve zarara katılım, icar i
ılım, icar ise finansal kiralama usulüdür. Bu kurumların toplumun iktisadî gelişmesinde aktif rol oynayacak kalıcı yatırımlara, üretim ve ticarete yönelebilmesi ise tasarruf sahiplerinin beklenti ve güvenleriyle de ilgili bir konudur. Çünkü tasarruf sahiplerinin kısa dönemde ve yüksek gelir elde etme beklentileri, uzun vadede gelir sağlayacak köklü yatırımlara gidilmesine pek imkân vermemektedir. Faizsiz finans kurumlarının, faize dayalı sistemle yabancı ülke paralarının enflasyona karşı sağladığı güvencenin ikileminde sıkışıp kalan günümüz insanı için alternatif bir çözüm getirdiği ve bu yönde gösterilecek çabaların sonucunda kurulacak faizsiz ekonomik model için de önemli bir başlangıç teşkil ettiği söylenebilir.
YanıtlaSilBİBLİYOGRAFYA:
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “rbv” md.; el-Muvattaǿ”, “BüyûǾ’“, 34-35, 39, 60, 63-66, 72, 80-82, 90, 92, 93, 94; Müsned, I, 395, 424; II, 71, 109, 174, 175. 177, 179, 205; V, 200, 202, 204, 206, 208, 209, 573; Dârimî. “BüyûǾ”, 26; Buhârî. “BüyûǾ”, 74-82, 108, “Talâk”, 51, “Libâs”, 86, 89, “Menâkıbü’l-enşâr”, 19; Müslim, “Müsâkât, 75, 76, 79-104. 105-106, 119, “Hac”, 147; İbn Mâce. “Ticârât”, 33, 49, 50, 56, 58, “Menâsik”, 84; Ebû Dâvûd, “BüyûǾ”, 4, 5, 11, 15, 16, 53, 68, 69, “Menâsik”, 56; Tirmizî, “BüyûǾ”, 18, 23, “Tefsir”, 18; Nesâî, “BüyûǾ”, 49, 50, 70-73. “Talâk”, 13; Şafiî, el-Üm, VII, 326; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 205-206; Belâzürî, Fütûh (Rıdvan), s. 456; Sahnûn, el-Müdevvene, Beyrut, ts. (Dâru Sâdır), III, 395-399; Taberi, CâmiǾul-beyân, III, 70-71; XXI, 29-31; a.e., Kahire, ts. (Dârü’l-Maârif), VI, 7-23; Cessâs, Ahkâmü’l-Kurǿân, İstanbul 1335, I, 464-469; Beyhaki, es-Sünenül-kübrâ, V, 350; VI, 28; İbn Hazım, el-Muhallâ, Beyrut, ts., VIII, 515; Serahsî, el-Mebsût, İstanbul 1982, X, 28, 95; XII, 111-112; XIV, 56-57, 60; XVI, 36; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, II, 111-128; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, VII, 84-105; Kâsânî BedâǿiǾ (nşr. Zekeriyyâ Ali Yûsuf), Kahire, ts., V, 158, 224; İbn Kudâme, el-Muğnî, Kahire 1367, IV, 39; Kurtubî, el-CâmîǾ, III, 347-370; Nevevî, MecmûǾ, IX, 442-445; Beyzâvî, Envârü’t-tenzil, İstanbul 1324, I, 585; İbn Teymiyye, MecmûǾ fetâvâ, XIX, 284; XXX, 472; İbn Cüzey, Kitâbul-Kavânîni’l-fıkhiyye, Beyrut, ts. (Dârü’l-Fikr), s. 214-220; İbn Kayyim el-Cevziyye. İǾlâmü’l-muvakkıǾîn, II, 136-143; III, 371; İbn H
ûǾ fetâvâ, XIX, 284; XXX, 472; İbn Cüzey, Kitâbul-Kavânîni’l-fıkhiyye, Beyrut, ts. (Dârü’l-Fikr), s. 214-220; İbn Kayyim el-Cevziyye. İǾlâmü’l-muvakkıǾîn, II, 136-143; III, 371; İbn Hâcer, el-Metâlibul-Ǿâliye, 1, 411; İbnü’l- Hümâm, Fethu’l-kadîr, Kahire, ts (el-Mektebetü’t-Ticâriyyetü’l’-kübrâ), V, 274; VI, 178; Aclûnî, Keşfü’l-hafâǿ II, 125; Şevkânî, Neylul-evtâr, I, 381; II, 171-173; V, 202-220; a.mlf, Fethu’l-kadîr, III, 227; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtar (Kahire), V, 161-187, 272-281; Merginânî, el-Hidâye, Kahire 1937, III, 61-66, 81-86, 107; Âlûsî, Rûhu’l-meǾânî XXI, 45; Elmalılı, Hak Dini, II, 949-976; Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-menâr, III, 113-114, 116; IV, 124; a.mlf, er-Ribâ ve’l-muǾâmelât fi’l-İslâm, Kahire 1906; a.mlf. Fetâvâ, Beyrut 1970, III, 608; İsmail Hakkı İzmirli, Usûl-i Fıkıh Dersleri, İstanbul 1329, s. 160; F. Neumark, İktisadî Düşünce Tarihi (trc. Ahmet Ali Özeken), İstanbul 1943, s. 28, 30, 336; J. A. Schumpeter, Economic Doctrine and Method, London 1954, s. 28, 58-59, 147, 198-199; Senhûrî, Meşâdirü’l-hak, III, 227-249, 259-260 vd.; J. M. Keynes,
YanıtlaSil
YanıtlaSilcilt: 12; sayfa: 126
[FAİZ - İsmail Özsoy]
The General Theory of Emptoyment interest and Money, London 1957; Bilmen, Kamus, VI, 104-111; Hasan Zeme - Muhammed Faruk, Faiz Tarihi ve İslâm (trc. Osman Şekerci), İstanbul 1968, s. 7-41; Anwar lqbal Qureshi, Faiz Nazariyesi ve İslâm (trc. Salih Tuğ), İstanbul 1972, s. 31-224; Mahmûd Ahmed, İslâm İktisadı (trc. Yusuf Ziya Kavakcı), İstanbul 1975, s. 33-60; M. Cevâd Mağniyye, Fıkhü’l-İmâm CaǾfer eş-Şâdık, Beyrut 1975, III, 265-266; Sâmî Hasan Ahmed Hamûd, Tatvîrü’l-aǾmâli’l-maşrifiyye bi-mâ yettefiku ve’ş-şerîǾatü’l-İslâmiyye, Kahire 1976; a.mlf., Islamic Banking, London 1985, s. 47-140; Mohammad Uzair, İnterest-Free Banking, Karachi 1978; M. Bâkır Sadr, İslâm Ekonomi Doktrini (trc. Mehmet Keskin - Sadettin Ergün), İstanbul 1978, I, 598-614; a.mlf., el-Benk ellâ riberî fi’l-İslâm. Kuveyt, ts (Mektebetü Câmii’n-nakî), s. 173; a.mlf., İktişâdünâ (baskı yeri ve tarihi yok) (Dâ-rü’t-Taâruf). s. 575-632, 625-639; Erol Zeytinoğlu, “İslâm’da ve Diğer Sistemlerde Faiz”, Para, Faiz ve İslâm, İstanbul 1978, s. 91-116; a.mlf., Ekonomik Doktrinler, İstanbul 1980, s. 8, 10, 39, 73; Abdülaziz Bayındır, “İslâm’da Faiz Mefhumu ve Unsurları”, Para, Faiz ve İslâm, İstanbul 1978, s. 117-159; Sabri Orman, “Modern İktisat Literatüründe Para, Kredi ve Faiz”, a.e., s. 62-68; Hüner Şencan, “Günümüzde Banka, Faiz-Kredi Sorunları ve Müslümanca Tutum Arayışları”, a.e., s. 225-230; Mehmet Erkal, “Madeni Para, Banknot ve Kâğıt Para Mübadelesinde Faiz”, a.e., s. 172-182; Hamdi Döndüren, “Para, Kredi, Faiz ve Enflasyon İlişkileri”, a.e., s. 193-200; Süleyman Uludağ, İslâm’da Faiz Meselesine Yeni Bir Bakış, İstanbul 1979; P. A. Samuelson. Economics, New York 1980, s. 49, 260-262, 563; M. A. Mannan, İslâm Ekonomisi Teori ve Pratik(trc. Bahri Zengin-Tevfi Ömeroğlu), İstanbul 1980, s. 224-251, 283-285, 309-316; Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1982, s. 163-173; Feridun Ergin, Para ve Faiz Teorileri, İstanbul 1983, s. 126-174; Muhammad Akram Khan, Issues in Islamic Economics, Lahore 1983, s. 38-68; M. Zeki Abdülber, er-Ribâ ve eklü’l-mâl bi’l-bâtıl, Kuveyt 1986, s. 11-83; Karaman, İslâm Hukuku, II, 200-292; a.mlf.. “Alışverişte Vade Farkı”, İslâm Hukukuna Göre Vade Farkı ve Kâr Haddi, İstanbul 1987, s. 13-40, 48-58; M. Umar Chapra, Towards A Just Monetory System, Leicester 1986, s. 55-66, 236-246; a.mlf. “The Prohibition of Riba in İslam: An Evaluation of Some Objections”, The American Journal of Islamic Studies, I/2, Herndon 1984, s. 23-40; Seyyid Kutub.
ub. Fî Zilâli’l-Kurǿân, Beyrut 1985, I, 317-333, 472-473; Selman Başaran, Bütün Yönleriyle Faiz Hadisleri, Bursa 1986, s. 25-96; İsmail Özsoy, Türkiye’de Özel Finans Kurumları ve İslâm Bankacılığı, İstanbul 1987, s. 37-39, 58-60, 80-90; a.mlf., Faiz ve Problemleri, İzmir 1993; Ali Ahmed es-Sâlûs, el-MuǾâ-melâtü’l-mâliyyetü’l-muǾâsıra, Kuveyt 1987; a.mlf.. Hükmü vedâǿiǾl-bünük ve şehâdâti’l-istismâr fi’l-fıkhi’l-İslâmî, Kahire, ts. (el-İttihâdü’d-Devlî), s. 7-61; Abdülazim Islahi. Economic Concepts of Ibn Taimiyah, Leicester 1988, s. 123-139; Mahmûd Ebû Suûd, “Para, Faiz ve Mudâraba” (trc. Emin Ertürk), İslâm İktisadı Araştırmaları, İstanbul 1988, s. 55-59; Semîr el-Hüdaybî, Nahve iktişâd islâmî, Kahire 1988, s. 31-84; Shaikh Mahmud Ahmad, Towards Interest-Free Banking, Lahore 1989, s. 13-40; Abdülaziz Bayındır, “Osmanlılar’da Nazarî ve Tatbikî Olarak Faiz”, İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, İstanbul 1992, s. 139, 317-352; İbrahim Kanyılmaz, “İslâmiyet ve Finansman Teorisi”, a.e., s. 57-76; Beşir Gözübenli, “İslâm’da Faiz Yasağı ve Paralı Ekonomi”, a.e., s. 78-120; Mustafa Baktır, “İslâm Hukukunda Zaruret Hali ve Faiz”, a.e., s. 122-150; Hamdi Döndüren, “İslâm Ekonomisinde Faiz ve Finansman Kaynakları”, a.e., s. 155-180; İlhan Uludağ, “Uluslararası Sistem İçinde İslâm Bankacılığı”, a.e., s. 421-431; Vehbi Süleyman Gavecî, Makâlât fi’r-ribâ ve’l-fâǿideti’lmaşrifîyye, Beyrut 1992, s. 22-114; Muhammed Ebû Zehre, Buhûş fi’r-ribâ, Kahire, ts.(Dârü’l-Fikri’l-Arabî), s. 3-59; a.mlf. Tahrîmü’r-ribâ tanzim iktisâdî, Kuveyt, ts. (Mektebetü’l-Menân); Ali Hafif, Ahkâmü’t-muǾâ-melâti’ş-şerǾiyye, Kuveyt, ts. (Dâru’l-Fikri’l-Arabî), s. 380-382; Fazlurrahman, “er-Ribâ ve’r-ribh”, ed-Dirâsâtü’l-İslâmiyye, I/l, Karaçi 1965, s. 3-42; Neşet Çağatay, “Ribâ and Interest Concept and Banking in the Ottoman Empire”, St.I, XXXII , (1970), s. 53-68; Mustafa Abdullah Hemşerî, el-AǾmâlü’l-maşrifiyye ve’l-İslâm, Kahire 1973; Salih b. Fevzân el-Fevzân, “er-Ribâ”, Advâ’ü’ş-şerîǾa, X/3, Riyad 1399, s. 235-274; Mecdî Abdülfettâh Süleyman, “el-Fâǿidetü’l-maşrifiyye fî mîzâni’ş-şerîǾati’l-İslâmiyye”, ME, LI/1 (1981), s. 64-78; M. Siddieq Noorzoy, “Islamic Laws on Riba (Interest) and Their Economic Implications”, IJMES, X1V/1 (1982), s. 3-17; Şevki Ahmed Dünyâ, “Beli’l-fâǿidetü’l-maşrifiyye mine1 r-ribe’n-nesîǿe”, Mecelletü’l-Buhûs’l-is-lâmiyye, XVIII, Riyad 1407, s. 163-209; Mustafa Ahmed ez-Zerkâ. “el-Maşârif ve vedâǿiǾ uhâ ve fevâǿidühâ”, Mecelletü’l-MecmaǾi’l-fıkhi, I/l, Mekke 1987, s. 81-98; M. Abdülvâhid Ganim, “Tahrîmü’r-ribâ fi’l-Kurǿân ve’s-sünne”, a.e., I/1 (1987), s. 99-115; Abdülvehhâb Hallâf, “Rîbâ”
YanıtlaSilfor Optimum Economic Performance”, HI, XII/1 (1989), s. 57-65; M. Abdullah Dİrâz, “er-Ribâ fî nazari’l-kâ-nûni’l-İslâmî”, Risâletü’l İslâm, II/49, Kahire 1991, s. 63-84; M. Fahim Khan, “Time Value of Money and Discounting in Islamic Perspective”, Review of Islamic Economics, I/2, Wiltshire 1991; Salih b. Abdurrahman el-Husayn, “TaǾlîk Ǿani’t-tefrik beyne’l-fâǿideti’l-benkîyye ve’r-ribâ”, Mecelletü’l-Buhûsi’l-İslâmiyye, XXXI, Riyad 1411/1991, s. 123-140; a.mlf. “el-Muhâvelâtü’t-tevfîkıyye li-teǿnîsi’l-faǿide fi’l-müctemaǾi’l-İslâmî”, a.e., XXXV (1412), s. 101-140; Joseph Schacht, “Ribâ”, İA, IX, 730-734; a.mlf. “Ribâ”, EI² (İng), VIII, 491-493; W. N. Kinnard, “Interest”, EAm., XV, 190-191; Thomas F. Divine, “Usury”, a.e., XXVII, 824-825.
YanıtlaSilİsmail Özsoy
im, “Tahrîmü’r-ribâ fi’l-Kurǿân ve’s-sünne”, a.e., I/1 (1987), s. 99-115; Abdülvehhâb Hallâf, “Rîbâ”, Mecelletü Livâ’i’l-İstâm, Kahire 1951, IV/11, s. 822-827; IV/12, s. 903-909; Nezih Hammâd, “et-TeǾâmül bi’r-riba beyne’l-müslimîn ve ğayri’l-müslimîn”, Mecelletü’ş-ŞerîǾa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye, sy. 9, Kuveyt 1987, s. 223-260; Muhammed Abduh Ömer, “Ahkâmü’n-nüküdil-varakıyye ve tağyiri kıymeti’l-Ǿumle fî nazari’ş-şeriǾati’l-Îslâmiyye”, Mecelletü MecmaǾi’l-fıkhi’l-İslâmî, III/3, Mekke 1987, s. 1770-1806; Ahmed Bâzi’ el-Yâsîn, “er-Ribâ”, a.e., IIII/3 (1987). s. 1819-1832; A. S. Mikailu, “On the Prohibition of Riba (Interest) and Its Implications for Optimum Economic Performance”, HI, XII/1 (1989), s. 57-65; M. Abdullah Dİrâz, “er-Ribâ fî nazari’l-kâ-nûni’l-İslâmî”, Risâletü’l İslâm, II/49, Kahire 1991, s. 63-84; M. Fahim Khan, “Time Value of Money and Discounting in Islamic Perspective”, Review of Islamic Economics, I/2, Wiltshire 1991; Salih b. Abdurrahman el-Husayn, “TaǾlîk Ǿani’t-tefrik beyne’l-fâǿideti’l-benkîyye ve’r-ribâ”, Mecelletü’l-Buhûsi’l-İslâmiyye, XXXI, Riyad 1411/1991, s. 123-140; a.mlf. “el-Muhâvelâtü’t-tevfîkıyye li-teǿnîsi’l-faǿide fi’l-müctemaǾi’l-İslâmî”, a.e., XXXV (1412), s. 101-140; Joseph Schacht, “Ribâ”, İA, IX, 730-734; a.mlf. “Ribâ”, EI² (İng), VIII, 491-493; W. N. Kinnard, “Interest”, EAm., XV, 190-191; Thomas F. Divine, “Usury”, a.e., XXVII, 824-825.
YanıtlaSilİsmail Özsoy
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
241 1 Veyl o beni İsraile ki, kendilerine iç yağı haram edildiğini halde onu alıp, satıp bedelini yiyorlar. İşte bunun gibi size de içki bedeli haramdır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
241 2 Yazık o kimseye ki, çoluğunu çocuğunu mal ile bırakıyor. Rabbinin huzuruna veballi (şerle) gidiyor. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
241 3 Yetim kız, kendi nefsi hakkında muhayyer bırakılır. "Sükut ederse ikrardan sayılır. Eğer çekinirse onun üzerine cevaz yoktur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
241 4 Yukarı el aşağıdaki elden hayırlıdır. Efradı ailenden vermeye başla. Sadakanın yarısı varlıktan verilendir. (Sebebi gözü kalmış olmamak ve gözünde büyümemek). Kim ki (dünyevi hususta) istiğna ederse, Allah onu müstağni (ihtiyaçsız) kılar. Kim ki elini gözünü ötekinden berikinden çekerse Allah da ona iffet ihsan eder.(Gönül zenginliği ve afıflık nefisle mücadeleden olur) Hz. Hakim İbni Hizam (r.a.)
241 5 Yukarı el aşağıki elden hayırlıdır. Yukarı el infak edendir. Aşağıki el de istiyen eldir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
241 6 Yed-i ülya (veren el) yed-i süfla (alan elden) hayırlıdır. Anana, babana kız kardeşine, erkek kardeşine sonra yakından yakına. Hz. Ebû Rimse (r.a.)
241 7 Kolaylık mübarek, çetinlik ise şumdur. Hz Said İbni Cubeyr (r.a.)
241 8 Yalan yere yemin nesli keser. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
241 9 Din kardeşinin malını koparmak için yalan yere yemin nesli keser. Hz. Ebû Sevde (r.a.)
241 10 Yalan yere yemin malı harcar. Kazançta da bereket koymaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
241 11 Aldatıcı yemin, malı götürür ve memleketleri harab bırakır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
241 12 Yalan yere yemin memleketleri harab eder. Nüfusu azaltır. Bereketi keser. Hz. Namer (r.a.)
241 13 Yemin, ettirenin niyetine göredir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
241 14 Yemin, seni arkadaşının tasdik edeceği şey üzere olur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
241 15 Allah (z.c.hz) lerinin buyurduğu "Yevmi Mev'ud" arefe günüdür. "Şahid" de Cuma günüdür. Cumadan efdal bir güne, güneş ne doğmuş, ne de batmıştır. Ve o günde öyle bir saat vardır ki, bir müslüman ona rastlar da Allah'a hayır dua ederse, muhakkak Allah onu kabul eder ve bir şeyden sığınırsa Allah onu ondan korur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
241 16 "Yevmi Mev'ud" kıyamet günüdür. "Yevmi Meşhud" arefe günüdür. "Şahid" de Cuma günüdür. Cuma'dan efdal bir güne güneş ne doğmuş ne de batmıştır. Ve o günde öyle bir saat vardır ki , bir müslüman ona rastlar da Allah'a hayır dua ederse muhakkak Allah onu kabul eder ve birşeyden sığınırsa Allah ondan onu korur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
241 17 Bismillahirrahmanirrahim her kitabın anahtarıdır. Hz. Ebû Cafer (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
242 1 Bismillahirrahmanirrahim. Bu mektub, "Allah'ın Resulü Hz. Muhammed (s.a.v) den Zuheyr ibni Ukeys oğullarınadır.) Selam, hidayete ittiba edenler üzerine olsun. Ben, kendisinden başka ilah olmıyan Allah'a hamd ettiğimi size ulaştırırım. Bundan sonra, muhakkak siz, Allah'dan başka ilah olmadığına şehadet ederseniz, namazı kılar, zekatı verir, müşrikleri terkederseniz ve ganimetlerden beşte bir olarak Peygamberin hissesini ve malın da iyisini verirseniz, o zaman siz Allah'ın ve Resulunun emanı ile emniyette olursunuz. Hz. Nemir İbni Tevleb (r.a.)
242 2 Tövbe kapısı açıktır. Güneş garbden doğuncaya kadar kapanmaz. Hz. Safvan (r.a.)
242 3 Rızık kapısı Arşa kadar açıktır. Allah kullarına rızıklarını, nafakaları mikdarınca indirir, az harcayana az, çok harcayana çok verilir. Hz. Enes (r.a.)
242 4 Cennette iki kapı dünya için açıktır. Abadan ve Kazvin, (İrandaki iki harb cephesidir) Hz. Enes (r.a.)
242 5 İki kapının ukubeti dünyada tacil edilmiştir: Hükümete karşı gelmek, anaya-babaya asi olmak. Hz. Enes (r.a.)
242 6 Ne kötü kuldur o kul ki, kibirlendi ve Cenabı Hakkı unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, cebbarlık yaptı, haddi aştı ve Yüce Cebbarı unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, unuttu, oyalandı ve kabri hatırlamadı, tuğyan etti ve nereden gelip gittiğini de unuttu. Ne kötü kuldur o kul ki, din ile dünyayı avladı. Ne kötü kuldur o kul ki, dinini de şüpheli şeylerle bozdu. Ne kötü kuldur o kul ki, kendine tamah hakimdir. Ne kötü kuldur o kul ki, nefis arzusu onu şaşırtır. Ve ne kötü kuldur o kul ki, hırs onu rezil eder. Hz. Esma Binti Umeys (r.a.)
242 7 Ne kötü yemektir o düğün yemeği ki, zenginler çağırılıp fıkaralar unutulur (men edilir). Düğüne (yemeğe) kim icabet etmezse Allah ve Resulune isyan etmiştir. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
242 8 Ne kötü kuldur muhtekir ki, Allah narhı azaltınca üzülür, artırınca sevinir. Hz. Muaz (r.a.)
242 9 Ne kötü kavimdir o kavim ki, mümin onların arasında gizlenerek ve sakınarak dolaşır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
242 10 Ne kötü kavimdir o kavim ki, allah için adaletle hareket etmez ve aralarında işlenen masiyete mani olmazlar. Hz. Câbir (r.a.)
242 11 Ne kötü kavimdir o kavim ki, şüphelerle haramları helal sayarlar. Ne kötü kavimdir o kavim ki, maruf ile emir ve münkerden nehy etmezler. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
242 12 Ne kötü evdir o hamam ki, avret örtülmez ve suyu da paklamaz. Hz. Âişe (r.a.)
242 13 Ne kötü evdir hamam. Orada sesler yükselir ve avretler açılır. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
242 14 Ne kötü kavimdir o kavim ki, misafir kabul etmezler. Hz. Ukbe İbni Amir (r.a.)
YanıtlaSilB) Fikir Hareketleri.
Klasik İslâm düşüncesi, XVIII. yüzyılın sonuna kadar genel olarak bütün yerleşik medeniyetlerde olduğu gibi yenilik arayışından çok hem geleneği koruyarak hem de kendini geliştirerek devam etmiş, bu arada hayatın tabii akışı içinde gerek duyduğu içtimaî ve siyasî düzeni üretmeye ve bu alanda ortaya çıkan sorunları çözmeye çalışmıştır. Moğol istilâsı her ne kadar o dönem İslâm coğrafyasının bazı bölgelerinde önemli kırılmalara sebep olmuşsa da klasik dönemin en önemli kurumları olan medrese ve tekke Abbâsî medeniyetinin olgunluk döneminden itibaren gelişerek yaygınlaşmış, bunun neticesinde fikrî faaliyetler biri rasyonalite ve beyan temelli, diğeri tasavvufî-ahlâkî tecrübe ve olgunlaşma amaçlı iki sahada yoğunlaşmış, irfan ve felsefe ekseninde üretilen düşünce ise entelektüel fakat etkisiz bir çizgide kalmıştır. Klasik dönemin fikrî ortamını ifadede tahkik ve taklid terimleri önemli bir yere sahip olduğu gibi ihyâ, ıslah ve tecdid de bilhassa sûfîler ve muhaddisler tarafından toplumsal değişme karşısında geliştirilen tavırları, ayrıca ilmî ve içtimaî talepleri ifade eden önemli terimler olmuştur. Özellikle Fahreddin er-Râzî tesiri altında gelişen Mâverâünnehir havzasının tahkik geleneği fıkıh, kelâm, felsefe (mantık, siyaset düşüncesi ve ahlâk), dil bilimi ve dil felsefesi alanlarında bilhassa Osmanlı medrese ve ilim geleneğinde kalıcı etkiler bırakmıştır. Tasavvuf alanında bir yandan Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Sadreddin Konevî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, öte yandan eserlerini Türkçe vermiş olan Yûnus Emre ve Niyâzî-i Mısrî gibi büyük sûfîler, diğer tasavvufî geleneklerin yanında düşünce alanını olduğu kadar toplumsal hayatı da etkileyen yüksek fikrî ve ahlâkî olgunluk idealinin temsilcisi olmuşlardır. Bu durum ana hatlarıyla modern döneme kadar devam etmiş, nihayet klasik tavır ortaya çıkan yeni meseleleri halletmede yetersiz kalmaya başlayınca yeni arayışlar gündeme gelmiştir.
İslâm’ın yaklaşık son iki yüzyıllık zaman dilimini kapsayan modern çağdaki fikrî hayatın genel olarak Batı’dan gelen askerî, siyasî, iktisadî ve kültürel tehditlere karşı öncelikle savunma saikiyle geliştirilen düşünce ve faaliyetler çerçevesinde cereyan ettiği söylenebilir. XVI. asırdan itibaren deniz aşırı keşiflerle dünya hâkimiyetine yönelen hıristiyan Batı zaman içinde İslâm ülkelerini nüfuzu altına aldı. Uzakdoğu, Asya ve Hindistan’da başlayan bu gelişme, XVIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde bütün İslâm toprakları üzerinde baskısını hissettirecek düzeye ulaştı. Bu sıralarda İslâm dünyası kendi içindeki tabii, coğrafî, etnik ve kültürel farklılıklara rağmen geleneksel yapıları ve dinî-içtimaî kurumları ile muhafazakâr bir hayat anlayışı çerçevesinde geçmiş asırlardaki ihtişamından uzaklaşmış olduğu halde kendinden emin olarak yükselen Batı’ya mütekebbir nazarlarla bakan, hatta onları para meraklısı tüccarlar şeklinde değerlendirerek tahfif eden bir konumdaydı. Özellikle Bâbürlüler ve Osmanlılar için geçerli olan bu anlayış XVIII. yüzyılın ortalarında yerini önce şaşkınlığa, ardından kendi konumunu ve geleneğini sorgulamayı da içeren bir arayışa bıraktı. Böylece yavaş yavaş şekillenmeye başlayan İslâm dünyasının modern çağının tayin edici hususiyetini, Şah Veliyyullah ed-Dihlevî ile Şa‘rânî’de önemli örnekleri görülen bir ıslah ve yeniden inşa gayreti teşkil etmiş, bu sürece özellikle hadisle meşgul olan sûfî eğilimli ulemâ da katılmıştır. Hindistan’da yetişen ve sûfî çevreler tarafından hicrî II. binyılın müceddidi olarak kabul edilen İmâm-ı Rabbânî bu tavrın önemli bir temsilcisidir.
Avrupalılar karşısında uğranılan yenilgiler yönetimlerde önceleri askerî gerekçelere bağlanmış ve çare olarak bu alanda yeniliklere gidilmişse de ulemânın ve toplumun mevcut durumun sebepleri ve çözüm için neler yapılması gerektiği konusunda iki görüş ortaya koyduğu kabul edilir. Bunlardan birincisi müslümanların İslâm’dan uzaklaşmaları sebebiyle zayıfladıklarına inanan, dolayısıyla çözümü yeniden gerçek İslâm’a dönmekte bulan, ikincisi ise çareyi Batı tecrübesinden istifade ederek gerçekleştirilecek reform hamlesinde gören anlayıştır.
YanıtlaSilMüslümanların uğradığı yenilgiyi ve kayıpları toplumsal günahların bedeli yahut kaderin hükmü olarak değerlendiren temayüllerin veya yaşanan gelişmeleri âhir zaman alâmeti sayarak kurtuluşu mehdî yahut mesîh beklentisinde gören teslimiyetçi anlayışların da yine bu dönemde daha ziyade güç kazandığı görülür. İki ana temayülden birinci grubu temsil edenler öz itibariyle müslümanlar arasında öteden beri mevcut olmakla birlikte modern tarihte bu anlayışı çağrıştıran ilk gelişme Arabistan’da XVIII. yüzyılın sonlarında sadece modern değerlere değil Osmanlılar’ın temsil ettiği geleneksel İslâm’a karşı da tavır alıp buna göre uygulamalar geliştiren Vehhâbî hareketidir. Vehhâbîler, İslâm’ın ilk dönemlerindeki azameti tekrar gerçekleştirebilmenin yolunu Kur’an ve Sünnet dışında her şeyin terki gibi sınırları belli olmayan bir tavırda görmüşler, başta tasavvuf, felsefe ve kelâm olmak üzere bütün fikrî birikim ve tecrübelerin reddine kadar giden öğretileriyle kısa zamanda siyasî bir varlık göstermişlerdir. İslâm’ın ilk devirlerine ait değerleri modern dönemde ihya etmek gibi bir iddianın sahibi olan Vehhâbîler, bu anlayışlarını hac ve umre yapmak üzere İslâm dünyasının her yerinden Hicaz’a gelenlere kolaylıkla ulaştırmış, böylece etkilerini kısmen de olsa başka coğrafyalara taşıyabilmişlerdir. Fakat İslâm dünyasının son iki asırlık tarihinde ortaya çıkan reaksiyonlar içinde şüphesiz tarihi en çok etkileyen ve tartışmaları hâlâ sürmekte olan gelişme yenilikçi çizgidir. İkinci grubu oluşturan yenilikçilerin ilkleri arasında Mısır’da Rifâa et-Tahtâvî ve Tunuslu Hayreddin Paşa bulunmaktadır. İkisi de XIX. yüzyılın ilk yarısında bir süre Avrupa’da ikamet ederek Batı bilim ve düşüncesini ülkeleri için model almış ve bunları dünyevî maslahatların gerçekleştirilmesinde gerekli olan “kaybedilmiş hikmetler” şeklinde değerlendirerek belli ölçüde pozitif bir tavrın öncüleri olmuştur. Bununla birlikte İslâm dünyasında modern dönemde ortaya çıkan fikrî arayış ve değişimler bu geniş coğrafyanın belli merkezlerinde meydana gelen sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerle yakından ilgilidir.
YanıtlaSilTürkiye. XIX. yüzyıl Osmanlı dünyasında, III. Selim’den itibaren bizzat idarenin giriştiği ıslahat çabalarının yanında teknik anlamda yenilik taraftarı İslâmcı düşünce Yeni Osmanlılar’la başlatılır. Nâmık Kemal ve Ziyâ Paşa gibi Tanzimat nesli aydınlarının İslâmî ıslah arayışları diğer İslâm coğrafyalarından hem öncedir hem de hareket noktasının farklı olması sebebiyle özel önem taşır. Yeni Osmanlılar, Batı karşısındaki zaafiyete çare arayan merkezî idarenin başvurduğu ıslah tedbirlerini içerik ve uygulama yönünden eleştirmişlerdir. Böylece bir siyasî muhalefet hareketi olarak başlayan bu düşünce, geleneksel İslâmî değerlerle modern Batı kurumlarının bileşkesinden oluşan bir söylem geliştirmiş ve bu açıdan İslâm dünyasına öncülük etmiştir. Ancak Yeni Osmanlı düşüncesi topyekün bir reform ideolojisi olmaktan ziyade bu düşüncenin mensupları programlarını siyaset ve idare üzerine yoğunlaştırmış, bilhassa Meşrutiyet yönetiminin İslâm’la mutabakatı
YanıtlaSilcilt: 23; sayfa: 38
[İSLÂM - Azmi Özcan]
veya Batı’daki modern kurumların aslında İslâmî olduğu şeklindeki iddialara ağırlık vermişlerdir. Bu oluşumda şeriat merkezde yer almış, sadece Osmanlılar’ın değil bütün İslâm dünyasının siyasî, iktisadî ve içtimaî sıkıntılarının bu merkezden hareketle çözülebileceği düşünülmüştür. Yeni Osmanlı düşüncesi 1876’da I. Meşrutiyet’le bir test imkânına kavuşmuşsa da dönemin olağan üstü şartları bu düşüncenin uzun ömürlü olmasına imkân vermemiştir. Bununla birlikte söz konusu hareket, özellikle Osmanlı-Türk aydınları arasında daha sonra gelişen ihyacı ve reformcu hareketlerle II. Meşrutiyet sonrasında canlanan fikir hareketlerinin ilham kaynağı olarak önem taşımaktadır.
II. Abdülhamid devrinin mutlakiyet ortamında yönetimden bağımsız, dinî karakterli yenilikçi bir hareket gelişmemiştir. Bu dönemde ortaya çıkan Jön Türkler’in İslâm’a müracaatı ise ideolojik bir anlayıştan çok bir muhalefet aracı olarak dinin gücünden yararlanmaya yöneliktir. II. Meşrutiyet’ten sonra daha ziyade Sırât-ı Müstakîm, Beyânü’l-hak gibi dergiler etrafında toplanan aydın grubunun düşüncelerini ifade etmek için kullanılan İslâmcılık kavramı, II. Abdülhamid yönetimine karşı duyulan tepkinin yanı sıra çağdaş medeniyet çizgisine ulaşabilmek ve devleti kurtarabilmek için mutlaka İslâm’a başvurulması gerektiği fikrini içeriyordu. Ancak Trablusgarp, Balkan ve I. Dünya savaşları ortamında teorik tartışmalarla sınırlı kalan bu akım, Cumhuriyet’le birlikte siyasî varlığını ve etkinliğini kısa sürede kaybetti. İlk dönem Cumhuriyet kadroları arasında İslâmcı aydınların bulunmasına rağmen çok partili hayata geçinceye kadar siyasî ve içtimaî gündemde İslâm yer almadı. Aynı devirde gerçekleştirilen radikal Batılılaşma’ya ve hızlı dönüşümlere karşı oluşan İslâmcı tepkiler de etkili olamadı.
YanıtlaSilBu dönemde gizliliğe yönelen dinî eğitim, tasavvufî oluşumlar ve bazı dinî cemaatler, 1950’den itibaren nisbî özgürlük atmosferinde açıktan faaliyet göstermeye başladılar. Diğer taraftan 1950 öncesinde Türkiye’de din eğitimi ve öğretiminin kısıtlanması veya yasaklanması üzerine dinî konularda bilgi kaynaklarına büyük ölçüde ihtiyaç duyulması, ayrıca iletişim imkânlarının artması, milletlerarası ideolojik kamplaşmaların yoğunluk kazanması vb. sebeplerle bağımsızlık mücadelesi veren Mısır ve Hindistan gibi ülkelerde gelişen dinî hareketler Türkiye’de de geniş ölçüde sempati bulmaya, bu alanda telif edilen eserler tercüme yoluyla ülkeye girmeye başladı. Farklı şartların ürettiği siyasî ve içtimaî meselelerin tesirinde oluşan bu çeviri literatürü Türkiye’de din eksenli yeni anlayış ve tartışmaların doğmasında etkili oldu. Yerleşik siyasî ve içtimaî düzene karşı 1960’lardan itibaren gelişen tepkiler önce sol, ardından da İslâmcı hareketlerde yoğunlaştı. Böylece Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren elli yıllık sürenin sonunda İslâmcı siyasî düşünce tekrar ülkenin gündeminde yer aldı. 1980 askerî hareketi bütün ideolojik ve siyasî faaliyetleri yasakladı. Bu dönemden sonra Türkiye’de gelişen entelektüel İslâmcı düşüncede liberal yaklaşımlar ağırlık kazanmaya başladı (geniş bilgi için bk. İSLÂMCILIK).
Mısır. XIX. yüzyılda hem yönetimin başlattığı idarî ve askerî reform hem de ulemânın öncülük ettiği İslâm düşüncesi reformu bakımından Mısır önemli bir merkez konumundadır. Bu yüzyılın başından itibaren Rifâa et-Tahtâvî’nin görüşlerinden etkilenen Mehmed Ali Paşa’nın Fransa örneğinden hareketle giriştiği yenilik teşebbüsleri Mısır’ı Osmanlı Devleti’nden bağımsız hareket eder konuma getirdi. Ancak bu yüzyılın ikinci yarısında gittikçe artan Avrupa’nın siyasî müdahaleleri ulemâ ve ordunun tepkisine yol açınca meydana gelen olaylar 1882’de Mısır’ın İngilizler’ce işgal edilmesine yol açtı. Bu tarihten itibaren aydınlar, çalışmalarını İslâmî modernizm ve Mısır milliyetçiliği olarak nitelendirilebilecek iki ana ideoloji etrafında yoğunlaştırdılar. Mısır’daki İslâmî modernizmin en etkili şahsiyeti şüphesiz Cemâleddîn-i Efgānî’dir. Efgānî, Batı tahakkümüne karşı evrensel bir İslâmî direnişi nihaî hedef olarak almakla birlikte bunun öncelikle bir zihniyet değişikliğiyle gerçekleşebileceğine inanıyordu. Bu açıdan Efgānî ile Yeni Osmanlılar’ın düşünceleri arasında önemli benzerlikler görülmektedir. Efgānî’nin siyaset ve din merkezli reform düşünceleri çok sayıdaki seyahatleri sayesinde, ayrıca Ezher’de öğrenim gören farklı milletlere mensup müslüman öğrenciler vasıtasıyla İslâm dünyasının her tarafına yayılma ve taraftar kazanma imkânı bulmuştur.
YanıtlaSilGenel prensiplerini Efgānî’nin koyduğu İslâm modernizmi onun öğrencilerinden Muhammed Abduh tarafından daha ayrıntılı biçimde ortaya kondu. XX. yüzyılın ilk yarısında Mısır’da modern İslâm düşüncesinin sembol ismi ise Abduh’un talebesi M. Reşîd Rızâ’dır. Bunun yanı sıra Ferîd Vecdî, Muhammed Mustafa el-Merâgī, Mahmûd Şeltût ve Ahmed Emîn gibi âlim ve yazarlar da bu düşüncenin yaygınlaşmasına katkıda bulundular. Öte yandan Mustafa Kâmil gibi modern eğitim alan aydınlar tarafından Mısır milliyetçiliği siyasî platforma taşındı, XIX. yüzyılın sonlarına doğru bu anlayış çerçevesinde siyasî partiler kuruldu. Ancak bu tür milliyetçi gelişmeler, Batılı anlamda Mısır ve Mısırlılar’la sınırlı bir düşünce sistemine değil Mısır’ın Osmanlılar’ın bir parçası olduğu fikrine dayanıyor, dolayısıyla İngilizler’in ülkeden çıkarılmasını amaçlıyordu.
Dinî endişelere dayalı entelektüel bir arayış olarak 1950’lere kadar varlığını hissettiren ıslahçı düşünce giderek yerini ideolojik yönü ağır basan siyasî hareketlere bıraktı ve tedrîcen canlılığını kaybetti. XX. yüzyılın ilk yarısında Mısır’da ortaya çıkan İhvân-ı Müslimîn hareketi bilhassa Arap ülkelerinde geniş ilgi gördü. Batı tahakkümüne karşı İslâmî tavrı belirleme çizgisindeki ıslahçı felsefenin sonuçlarından biri sayılabilecek olan bu hareket, tıpkı Pakistanlı Mevdûdî’nin Cemâat-i İslâmî’si gibi İslâm’ın inanç esasları çerçevesinde içtimaî, hukukî ve siyasî uygulamalar ekseninde bağımsız ve topyekün bir hayat görüşü ortaya koyma yönünde faaliyet göstermiştir. Önce bütün İslâm topraklarının bağımsızlığa kavuşturulması, ardından buralarda İslâmî hükümlerin uygulanmasını amaçlayan İhvân-ı Müslimîn’in düşüncesi kaçınılmaz olarak ideoloji ve siyaset ağırlıklı bir harekete dönüşmüş, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar Mısır ve diğer Arap ülkelerinde yönetimlerle genellikle çatışma halinde olmuştur (bk. ISLAH).
YanıtlaSilİran. İslâm âleminde Şiî kimliğiyle farklı bir gelişme seyri takip eden İran’daki çağdaş İslâm düşüncesinde ulemânın geleneksel hâkimiyeti devam etmiş, bununla birlikte İran’da da Batı etkisinde modern siyasal ve toplumsal reform projeleri üretmeye çalışan yeni kadrolar gelişmiştir. Bu ülkede, XIX. yüzyıl başlarından itibaren merkezî idarenin başvurduğu askerî ve idarî yenilikler, dinî kaynaklı muhafazakâr tepkilerle karşılaşması yanında yeniliklerin idarî ve askerî alanla sınırlı kalmasını eksik ve yanlış bulan eleştirilere de hedef oldu. Osmanlı Devleti’ndeki Tanzimat hareketinden de etkilenen Mirza Melkum Han’ın önderliğinde gündeme gelen bu ikinci tür yaklaşım, en güçlü toplumsal dinamik olan dinin merkezde bulunduğu bir yenileşme düşüncesi
YanıtlaSilcilt: 23; sayfa: 39
[İSLÂM - Azmi Özcan]
geliştirme iddiası taşıyordu. Bu çerçevede Avrupa’dan hukukî ve siyasî modeller aynen alınırken buna gerekçe olarak bunların İslâm’ın ruhuna uygun modeller olduğu ileri sürülüyordu. Yeni Osmanlı düşüncesiyle paralellik arzeden bu yaklaşımın en önemli farkı, İran’da reform için dinin gücünden özellikle araç olarak istifade edilmek istenmesiydi.
XIX. yüzyıl İran İslâm düşüncesinde Efgānî’nin etkili olduğu yeni açılım bu ülkede panislâmcı çizginin gelişmesinde görülür. Osmanlı ulemâsı ile İranlı Şiî ulemâ arasında irtibat kurulması yolunda önemli faaliyetlerde bulunan Efgānî, aynı zamanda İran’da meşrutiyetçi düşüncenin yaygınlaşmasında rol oynamıştır. Buna bağlı olarak ulemâ ile devlet yönetimi arasındaki geleneksel Şiî düşüncesinden kaynaklanan çelişkiye bir de meşrutiyetçi muhalefet cephesi eklenmiştir. 1906’da ilân edilen İran anayasasında İslâm devletin resmî dini olarak yer almıştır. Hükümet şeriatı uygulamakla yükümlü kılınırken yasamanın İslâm’a uygun olup olmadığı hususu ulemâdan müteşekkil bir komisyon tarafından denetlenecekti. Ancak I. Dünya Savaşı ve Bolşevik İhtilâli’nin yol açtığı karışık dönemden sonra yönetime el koyan Rızâ Han, ordunun desteğiyle 1928’den itibaren ülkede hızlı ve keskin bir Batılılaşma süreci başlatarak İslâm’ı ve ulemâyı yasama ve yürütmenin tamamen dışında bırakmıştır.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra ulemâ İran toplumu üzerindeki nüfuzunu yeniden tesis etmeye başladı. İran dışındaki müslüman ilim ve fikir adamlarının eserlerinden yapılan çevirilerin de etkisiyle bu dönemde gelişen reforumcu dinî hareket, bir taraftan ulemâyı doğrudan siyasete yönlendirirken diğer taraftan imamın gaybûbetinde müslümanların sadece pasif beklentiyle yetinmeyip aktif bir İslâmî hareket geliştirmekle de yükümlü oldukları yolunda esaslı dönüşümler ihtiva ediyordu. Mehdî Bâzergân’ın ilk temsilcilerinden olduğu bu hareket, 1965’te Tahran’da kurulan Hüseyniyye-i İrşâd adlı kurumun en etkili mensubu olan Ali Şerîatî’nin önderliğinde Şiî felsefesinin haksızlıklara direniş anlamı taşıdığı söylemiyle yönetimin baskılarına karşı yeni bir mücadele başlattı. Daha sonra Âyetullah Humeynî’nin etrafında yoğunlaşan muhalefet, ulemâya yüklediği belirleyici siyasî rol ve yönetime karşı ayaklanma sorumluluğu ile Şiî düşüncesinde yeni bir anlayışı temsil etti. İranlı Şiîler’in merci-i taklîd kabul ettikleri Humeynî, bu dönemde kaleme aldığı Velâyet-i Faķīh yâ Ĥükûmet-i İslâmî başlıklı kitabında monarşiyi tamamen İslâm dışı bir kurum olarak niteliyor, ulemânın kontrolünde İslâmî bir devlet öngörüyordu. 1970’lerde cereyan eden olaylar, gösteriler ve suikastlardan sonra 1979’da Humeynî’nin istediği tarzda İran İslâm Cumhuriyeti kuruldu. Modern dünyada rüşdünü ispata çalışan pek çok yeni bağımsız müslüman devlette büyük ilgi uyandıran bu gelişme ilerleyen yıllarda çekiciliğini kaybetti. Bu arada ulemânın devlet yönetiminden tedrîcen ayrılmak zorunda kalmasıyla İran’da Humeynî’nin çizgisinde değişiklikler görülmeye başlandı.
YanıtlaSilHindistan. XVII. yüzyılda Bâbürlü Devleti’nin çöküş sürecine girmesi, ilk defa siyasî hâkimiyetlerini kaybetme durumuyla karşılaşan Hindistan müslümanlarını sarsmış, bunu takip eden sıkıntılar müslüman halkı belli ölçüde bâtıl inançlardan çare aramaya sevketmişti. Hindistan gibi pek çok inancın bir arada bulunduğu toplumlarda daha kolay gelişebilen bu tür eğilimlere karşı tavır koyan âlimlerden biri Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’dir. Dihlevî aynı zamanda, günümüze kadar bu coğrafyada gelişmiş hemen bütün dinî hareketlerin de ilham kaynağı olarak görülür. Bu hareketler arasında farklı uçları temsil eden özellikle ikisi, Diyûbend ve Aligarh ekolleri XIX ve XX. yüzyıl Hindistan’ını da derinden etkilemiştir.
1857 yılındaki büyük ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından ülkedeki müslüman varlığının neredeyse önemsiz bir konuma düşmesine karşı çare arayışlarında genel olarak üç yaklaşım öne çıkmıştır. Bunlardan Muhammed Kāsım Nânevtevî’nin kurduğu Diyûbend Dârülulûmu’nun mensupları içe dönük bir tavır benimseyerek İngiliz hâkimiyeti ve kültürünün topyekün reddini ve ılımlı bir tasavvuf anlayışıyla mezcedilmiş muhafazakâr dünya görüşünü savunurken Mevlânâ Nezîr Hüseyin önderliğindeki ehl-i hadîs ekolü, tasavvuf dahil bütün geleneksel kurumları bid‘at sayarak doğrudan Kur’an ve Sünnet’i rehber edindiğini belirtmiştir. Üçüncü hareket ise Seyyid Ahmed Han’ın başlattığı etki alanı en geniş olan Aligarh akımıdır. Seyyid Ahmed Han, İslâm toplumlarının gerilikten kurtulmasını modern Batı kurumlarının adaptasyonunda görüyor, İslâm düşüncesinin modern bilim ışığında yeniden tesis edilmesi gerektiğine inanıyordu. Bu amaçla önce Batı dillerinden tercüme faaliyeti başlattı, arkasından Aligarh’ta Muhammadan-Anglo Oriental College’ı kurarak eğitime yöneldi. Daha sonra Aligarh Muslim University adını alan bu kurum Hindistan İslâm düşüncesinde modernizmin merkezi olmuştur. Seyyid Ahmed Han’ın dikkat çeken bir yanı da şarkiyatçıların İslâm’ı küçümseyici yayınlarına karşı kaleme aldığı yazılarıdır. Bu çalışmalara Çırâğ Ali, Kerâmet Ali ve Seyyid Emîr Ali gibi isimler de katılmıştır. Özellikle Emîr Ali, İngilizce yayınlarıyla Avrupa’daki İslâm imajını düzeltmek için yoğun çaba sarfetmiştir.
YanıtlaSilXIX. yüzyılın sonlarına doğru Hindistan’da Diyûbend muhafazakârlığı ile Aligarh modernizmi arasında mutedil bir çizgiyi savunan Nedvetü’l-ulemâ da kayda değer bir harekettir. Ancak Nedvetü’l-ulemâ diğerleri kadar yaygınlaşamamış, sadece kurucuları arasında bulunan Şiblî Nu‘mânî’nin ilmî şahsiyeti ve saygınlığı çevresinde etkili olabilmiştir.
Hindistan İslâm düşüncesi, XX. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı hilâfeti merkezli siyasîleşme sürecine girdi. Nitekim özellikle Aligarh mezunu genç aydınlar “Hindistan’ın genç Türkler’i” olarak adlandırılıyordu. Diyûbend ve Frengî Mahal gibi geleneksel kurumlarla tarikatları da yanına alan bu grup I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlılar’ı destekledi. Türkiye’de hilâfetin ilgasından sonra bu hareketin canlılığını yitirmesi üzerine daha çok içe dönük eğitim ve kültür faaliyetlerine ağırlık veren dinî hareketler ön plana çıktı. 1926’da Mevlânâ Muhammed İlyâs tarafından başlatılan Cemâat-i Teblîğ hareketi, İslâm’ın temel iman prensiplerine vurgu yaparak ferdî takvâyı savunan ve tebliğ yöntemini seçen bir öğreti geliştirdi. Faaliyet alanını giderek bütün dünyaya yayan Cemâat-i Teblîğ, günümüzde de İslâm ülkelerinde fazla iddialı olmayan çalışmalar yapmaktadır. Bu arada entelektüel temelleri Muhammed İkbal tarafından atılan bağımsız bir İslâm devleti fikri Hindistan müslümanları arasında kısa zamanda geniş ilgi gördü. XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli yeri olan İkbal, öncelikle zihniyet değişimini vurgulayan mesajlarıyla dinî düşüncede bir reformun gerekliliği üzerinde ısrarla durmuştur.
Aynı dönemlerde Mevdûdî’nin başlattığı Cemâat-i İslâmî hareketi, İslâm’ı topyekün bir hayat felsefesi olarak değerlendirip nihaî planda bir devlet nizamı üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu görüş, bağımsızlık süreci yaşamakta olan pek çok İslâm ülkesinde geniş taraftar bulmuş, böylece İslâm siyasî geleneğinde yeni bir
YanıtlaSilcilt: 23; sayfa: 40
[İSLÂM - Azmi Özcan]
üslûp yaygınlaşmaya başlamıştır. Modern dönem literatüründe “İslâm devleti, İslâmî devlet, İslâm anayasası, İslâm ekonomisi, İslâm ideolojisi” gibi pek çok kavramın kullanılmasında İhvân-ı Müslimîn hareketiyle birlikte Cemâat-i İslâmî’nin de önemli katkısı olmuştur.
1947’de müslüman kimliği temeli üzerine kurulan Pakistan’da İslâmî anayasa arayışlarından sonra 1956’daki ilk anayasada devletin bir İslâm devleti olduğu ilân edildi. Ancak ülkede yaşanan çeşitli sıkıntılar din-devlet ilişkilerinin sağlıklı bir zemine oturtulmasını engelledi. 1977’de General Ziyâülhakk’ın gerçekleştirdiği askerî darbeden sonra büyük oranda Cemâat-i İslâmî’nin etkisinde yeni bir döneme girildi. Özellikle hukuk ve iktisat alanlarında İslâmî alternatifler arayışı başladı. Günümüzde de Cemâat-i İslâmî siyasal ve toplumsal bir güç olarak Pakistan’da ağırlığını sürdürmektedir.
Orta Asya. Kuzey müslüman toplulukları arasında modern İslâm düşüncesinin öncüleri, Kazan’da Cedîdcilik olarak bilinen akım etrafında toplanan ulemâ ve aydınlar olmuştur. Rus sistemine entegre olmalarındaki yüksek oran sayesinde Batılı siyasal, toplumsal kurumlarla ve modern bilimle daha erken karşılaşan Kazan Tatarları, XIX. yüzyılın başından itibaren müslüman kalarak modernleşmenin ve geri kalmışlıktan kurtulmanın nasıl mümkün olacağı sorusuna cevap aramaya başlamışlardır. Abdünnâsır Kursavî, Şehâbeddîn-i Mercânî, Rızâeddin Fahreddin ve Mûsâ Cârullah gibi şahsiyetler, geri kalmışlığın birinci sorumlusunun geleneksel eğitim sistemi olduğunu düşünerek faaliyetlerini öncelikle eğitimde çağdaşlaşmaya yönelttiler. Cedîdciler, dinin hurafelerden arındırılmasıyla yeni eğitim sisteminin uygulanması sayesinde çoğalacak aydın kuşakların bilim ve din ikilemini ortadan kaldıracaklarına inanıyorlardı. Bu akım, aynı zamanda ruhî olgunluk için tasavvufu önemsemesiyle modern reform hareketlerinde ayrı bir yer işgal eder. Hareketin en önemli ismi Kırım Tatarı Gaspıralı İsmâil Bey’dir. Aldığı modern eğitim ve gazetecilik mesleği dolayısıyla İslâm dünyasındaki aydınlarla sağlam irtibatlar kuran Gaspıralı, 1883’te çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesinde yayımladığı, yeni bir eğitim hareketi olan usûl-i cedîdle ilgili fikirleriyle sadece Orta Asya ve Kafkaslar’da değil kısmen Osmanlı toprakları ile Hindistan müslümanları arasında da etkili oldu. Gaspıralı yeni eğitim sistemine dayalı ilk okulu 1884’te Bahçesaray’da açtı. Önceleri tereddütle karşılanan bu girişim öğrencilerinin başarıları sayesinde hızla benimsendi, 1900’den itibaren pek çok yerde usûl-i cedîd mektepleri açıldı.
Cedîdcilik hareketi XX. yüzyıldan itibaren siyasî ve entelektüel bir güç olarak da varlığını devam ettirdi; 1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra Rusya Türkleri’nin istiklâli için mücadeleyi amaçlayan siyasî bir ideoloji haline geldi. Ancak 1930’lardan itibaren Sovyet sisteminde dinî hareketlere karşı uygulanan baskılar sırasında binlerce Cedîdci aydın öldürüldü, Cedîdcilik resmen yasaklandı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde başlayan dine dönüş hamlelerinde Cedîdciliğin tekrar canlandırılmasına çalışılmaktadır.
YanıtlaSilEndonezya. XIX. yüzyılda sömürgeciliğin getirdiği değişime karşı İslâmî değerleri koruma amaçlı hareketler Endonezya’da da görülür. Mısır ve Hicaz’da eğitim alan gençlerin ülkelerine dönmelerinden sonra önceleri Vehhâbî öğretisinin de etkisiyle bid‘at ve hurafelere karşı ortaya çıkan Pedri hareketi (1821-1837) pek başarılı olamadı. Ancak XIX. yüzyılın ikinci yarısında Mısır ve Arap yarımadasında görülen ıslahçı fikirlerin etkisiyle Endonezya’da da modernist bir akım başladı. Öte yandan bu yüzyılda, özellikle Cava merkezli sömürgeciliğe direniş hareketlerinde bölge halkı üzerinde hâlâ etkinliğini sürdüren tasavvuf ve tarikatlar da ön plana çıkmıştır. XX. yüzyılda gerek misyoner faaliyetlerinin etkisiz kılınması gerekse İslâm dışı yerli inançların müslümanlardaki izlerinin silinmesi, bilhassa Ortadoğu ve Mısır’da eğitim görmüş aydınlar arasında öncelikli bir görev olarak ele alındı. Bu anlamda ilk ıslahatçı hareket, Hacı Abdülhalim tarafından 1911’de kurulan Hâcetü’l-kulûb adlı cemiyet etrafında odaklandı. Varlığını günümüzde de devam ettiren en etkili oluşum ise 1912’de Hacı Ahmed Dahlân’ın Cava’da kurduğu Muhammediyye teşkilâtıdır. Kısa zamanda yayılan bu teşkilât, bağımsızlık öncesinde binlerce şube ve yüz binlerce üyeye sahip olarak Endonezya’daki İslâm düşüncesinin en büyük temsilcisi haline geldi. Ülkede yaygınlık kazanan modernist görüşlere karşı muhafazakâr ulemâ 1926’da Nehdatü’l-ulemâ’yı oluşturdu. 1930’da Minangkabaulu ulemâ tarafından aynı çizgideki Persatuan Tarbiyah Islamiyah (PERTI [İslâmî Eğitim Birliği]) kuruldu. Bu birlik bir müddet sonra siyasî partiye dönüştü. Günümüzde “Kur’an ve Sünnet’e dönüş” sloganıyla varlığını devam ettiren Muhammediyye teşkilâtı eğitim, kültür ve sosyal faaliyetleriyle ülkedeki en köklü ve etkili hareket olma özelliğini korumaktadır
YanıtlaSilDeğerlendirme. XIX-XX. yüzyıl İslâm dünyasında ortaya çıkan gelişmelerin oluşturduğu zeminde müslüman en-telektüellerin, karşılaştıkları problemlere İslâm kaynaklı çözümler üretme amacına yönelik arayışları özellikle kelâm, tefsir ve fıkıh ilimlerinde yoğunlaşmış görünmektedir. İslâm dünyasında Batı düşüncesi karşısında rekabet edebilecek bir fikrî alt yapı oluşturmak amacıyla girişilen “yeni ilm-i kelâm” teşebbüsleri esas itibariyle XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Bu dönemin ilk radikal ismi Seyyid Ahmed Han’dır. İslâm ile bilimin uzlaştığı ön kabulüne dayanan bu ilk çıkış modern düşüncenin ve bilimin referans olması esasına dayanmaktadır. Seyyid Ahmed Han’ın dehrî olduğu ithamına mâruz kalmasına yol açan bu tavır Hindistan’da Şiblî Nu‘mânî tarafından daha mutedil bir şekilde, fakat alanı genişletilerek ele alınmıştır. Kadîm kelâmın sadece akaidle ilgilendiğine, halbuki modern zamanlarda dinin tarihî, ahlâkî ve içtimaî cepheleriyle de ilgilenerek insanların bu alanlardaki ihtiyaçlarını giderme işlevinin de kelâma düştüğüne inanan Şiblî böylece yeni ilm-i kelâmın ilk teorisyenleri arasına girmiştir. Bu çizginin XX. yüzyıldaki en tanınmış ismi ise Muhammed İkbal’dir; onun The Reconstruction of Religious Thought in Islam adlı eseri (Lahore 1934), belli ölçüde klasik ilm-i kelâmın usul ve alanını eleştirerek yeniye olan ihtiyacı vurgulamaktadır. Aynı dönemlerde paralel bir gelişme de Mısır’da Muhammed Abduh’un klasik ilm-i kelâma yönelttiği tenkittir. Taklit ruhunun felsefe ve kelâm konularını birbirine karıştırdığını söyleyen Abduh, dinî bilgiyi şerh ve hâşiye literatüründen değil Selef’in anladığı yolla ilk kaynaklardan elde etmek, dinî esaslar yanında değişmez sünnetullah çerçevesinde doğruluğu belirlenmiş ilmî esasları da benimsemek gerektiğini ileri sürmüştür.
Osmanlılar’da yeni ilm-i kelâm alanında ilk ciddi teşebbüsü gerçekleştiren kişi Abdüllatif Harpûtî’dir. Onu takip eden Filibeli Ahmed Hilmi de yeni bir kelâma olan ihtiyacı belirtirken bu dönemin kendine has düşünce ve zihniyetinin bulunduğunu, insanların klasik mantıkla ve eskimiş bilgilerle tatmin olamayacağını söylemektedir. Bu çizginin XX. yüzyıldaki son temsilcisi olan İzmirli İsmail Hakkı
YanıtlaSilcilt: 23; sayfa: 41
[İSLÂM - Azmi Özcan]
Yeni İlm-i Kelâm adlı eserinde eski anlayışın ilmî kıymetini kaybettiği, dolayısıyla modern bilim ve felsefeden yararlanarak günümüz gerçeklerine uygun yeni bir kelâm anlayışına ihtiyaç duyulduğu noktasından hareket etmektedir.
Modern dönem kelâm arayışlarında klasik muhtevanın bilim ve düşünce açısından yeniden değerlendirilmesinin yanında mezheplerin birleştirilmesi, insan hakları, kadının durumu, ibadetlerin hikmeti gibi pek çok yeni konu da kelâm ilmine dahil edilmiştir. Ancak XX. yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde dünyada yaşanan hızlı değişimler karşısında siyasal ve toplumsal karşılık bulamayan yeni ilm-i kelâm arayışları gittikçe zayıflamış, eğitim kurumlarında devam eden kelâm dersleri ağırlıklı olarak kelâm tarihi üzerinde yoğunlaştığından bu alanda beklenen gelişmeler sağlanamamıştır.
Bu arada çağın ihtiyaçları ile modern bilim ve düşüncenin ışığında Kur’an’ın yeniden yorumlanması meselesi de gündeme gelmiş, Seyyid Ahmed Han, Ebü’l-Kelâm Âzâd, Cemâleddin el-Kāsımî, Muhammed Abduh, Reşîd Rızâ, Şehâbeddin Mahmûd el-Âlûsî ve Tantâvî Cevherî gibi müfessirler yazdıkları eserlerde yeni ilimlere uygun yorumlar yapmışlardır. Bu çizgide olmamakla beraber Elmalılı Muhammed Hamdi de tefsirinde dönemindeki ilmî ve felsefî anlayışlarla irtibat kurmaya özen göstermiştir. XX. yüzyılın sonlarında bazı tefsir araştırmacıları tefsir anlayışında tarihselciliğe yönelerek Kur’an’ın anlaşılmasında bunu metodolojik bir ilke haline getirmeye çalışmaktadır. Kur’an’ın bütününü dikkate alarak tek tek âyetlerin bu anlam bütünlüğünde değerlendirilmesi gerektiğini esas alan bu yaklaşım kadîm tefsir anlayışındaki lafız-mâna ilişkisi yerine daha çok makāsıd, mesâlih ve hikmet-i teşrî‘ kavramlarına vurgu yapmaktadır.
YanıtlaSilModern dönemde fıkıh alanındaki çabalar ise önceleri ihtiyaçlar ve ictihadlar üzerinde yoğunlaşmıştır. İslâm dünyasında, genel olarak IV. (X.) yüzyıldan itibaren mutlak ictihad faaliyetlerinin giderek durakladığı ve zamanla ictihad kapısının kapandığı şeklinde bir kanaat oluşmuştur. Dolayısıyla Batı, özellikle de Batı’nın pozitif hukuku ve onu besleyen hukuk doktrini karşısında konumunu sorgulayan XIX. yüzyıl fıkıh ilminin anahtar kavramını ictihad teşkil etmektedir. Bu çerçevede müslümanların yeniden yükselişe geçmesi için aranan çareler arasında ictihad hareketinin ihyası düşüncesi ön plana çıkmıştır. XX. yüzyılın ortalarına kadar uzanan süreçte bu anlayış İslâm dünyasında yaygınlaşmış ve genel kabul görmüştür. Bu teorik yaklaşımın sonuçları zaman içinde ihtiyaçlarla belirlenirken modern dönemde pratik anlamda fıkhın en ciddi tavrı kodifikasyon faaliyetlerinde görülmektedir. İlk defa Osmanlı Devleti’nde Mecelle tecrübesiyle başlatılan yeni hamle, XX. yüzyılda bağımsızlığını kazanan bazı İslâm devletlerinde de ihtiyaçlara göre devam etmiş, özellikle Mısır, Pakistan ve Malezya bu alanda ciddi bir çaba içine girmiştir. XX. yüzyılın ikinci yarısında şekillenen modernist anlayış, İslâm dünyasında bu alandaki arayış ve tartışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır. Ana tezi itibariyle Kur’an ahkâmının vahiy döneminin sosyal realitesiyle sıkı bir bağının bulunduğu kabulüne dayanarak bu hükümlerde illetten ziyade hikmete vurgu yapan ve esas olanın İslâm’ın içtimaî ve ahlâkî amaçları olduğunu savunan bu yaklaşımın en güçlü temsilcisi Pakistanlı Fazlurrahman’dır.
XX. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde İslâm düşüncesinde entelektüel kaygı ve arayışların zayıfladığı, buna karşılık radikal siyasî eğilimlerin ağırlık kazandığı görülür. Bunun en önemli sebebi, içeriğini gelişmiş Batı ülkelerinin belirlediği projeler uyarınca İslâm dünyasının laiklik, demokrasi ve insan hakları gibi çağdaş değerler alanında modern dünya ile bütünleşme anlamında modernleşme ile fiilen karşı karşıya gelmesi ve bundan kaynaklanan sıkıntılardır. Bu süreçte karşılaşılan baskılar, ekonomik, sosyal ve askerî yaptırımlar, ayırımcı politikalar, İslâm ülkelerindeki dengeleri sarsarak yeni nesiller arasında tepkilerin doğmasına ve bu tepkilerin zamanla radikal siyasî hareketlere dönüşmesine sebep olmuştur. Daha önceki dinî kaygılı entelektüel hareketlerle yeni dönemde ortaya çıkan bu eğilimler arasında göze çarpan temel fark, birincisinin geleneği eleştirerek buradaki yanlışlıkları ayıklamak suretiyle bir yenilik arayışında olmasına karşılık ikinci grubun, belli ölçüde Batılılaşma süreci yaşayan İslâm ülkelerindeki modern eğitim kurumlarından yetişmiş ve bu yüzden gelenekten kopmuş olmasına rağmen, modern kurum ve sistemlerin ülkelerindeki problemleri çözmede başarısız kalması yüzünden uğradığı hayal kırıklığıdır. Bunlara göre, Batı’nın topyekün tahakkümüyle karşılaşan İslâm dünyası Batılılar kadar gelişmiş olabilmek için onların sistem ve kurumlarını almış, ancak sonuç beklenenin aksine tahakkümü daha da yaygınlaştırıp İslâm ülkelerini şahsiyetsiz hale getirmiştir.
Millî ve dinî kimliklere vurgulu alternatif bilinçlenmeyle canlılık kazanan yeni siyasî tavırlar, geleneğin birikimine sahip olmamakla beraber ülkelerinde yönetimi ellerinde bulunduran Batıcı mekanizmaların başarısızlıklarından sonra toplumun millî değerler, dinî hukuk ve ahlâk temellerinde yeniden yapılandırılması gerektiği söylemini geliştirmişlerdir. Bu sayede de yılgın ve bezgin halk kitlelerinden karşılık görerek siyasî bir güç haline gelmişlerdir. Bu durum İslâm ülkelerinde idarî yapıları zorlarken Batı ülkelerinde de İslâm ve Batı arasındaki dinî ve kültürel farklılıklar üzerinde spekülasyonlara sebep olmuş, böylece özellikle Sovyetler sonrasının dünyasında İslâm ve müslümanlar yeni tehdit kaynağı, dünya istikrarını bozucu bir problem olarak gündeme getirilmiştir. İslâm ülkelerinin mevcut farklılıklarına rağmen müslümanları bir blok olarak değerlendiren bu yaklaşım, zaman zaman İslâm ülkelerindeki radikal marjinal hareketlerle sosyopolitik hareketleri de aynı kategoride ele almak gibi bir yanılgıya düşmektedir. Öte yandan istikrar değerlendirmelerinde içine düşülen bir yanılgı da müslüman ülkelerindeki nüfus baskısı, gelir dağılımındaki adaletsizlik, az gelişmişlik, fakirlik ve işsizlik gibi pek çok sıkıntıya rağmen istikrarın devamında bir din ve ahlâk öğretisi olarak İslâm’ın en etkili unsur olduğunun göz ardı edilmesidir.
YanıtlaSilXX. yüzyılın ikinci yarısında özellikle Sünnî İslâm dünyasında yaygınlık kazanan İslâmî hareketlerin dikkat çeken bir başka hususiyeti de pek çoğunun İhvân-ı Müslimîn ve Cemâat-i İslâmî öğreti ve tecrübelerinden etkilenmiş olmasıdır. Bu iki hareketin öncelikle kendi coğrafyalarında hâkim bulunan sömürge yönetimlerine karşı geliştirdiği “İslâm devleti ideolojisi” (muhtemelen ilk defa hilâfetin ilgası sonrası için bir alternatif olarak Reşîd Rızâ tarafından ortaya atılmıştır), tercüme veya etkileşim yoluyla giderek bağımsız İslâm ülkelerine de yayılmış, yeni bir siyasî proje olarak geniş taraftar kitleleri bulmuştur. 1960’lardan 1990’lara kadar İslâm ülkelerinde müessir olan bu tür hareketler, mevcut yönetimlerle yaşanan gerginlikler ve bu süreçte kazanılan tecrübelerden sonra 1980’lerden itibaren giderek ılımlı bir dönüşüme uğramış ve Batı kaynaklı ideolojilere alternatif olma iddialarından ziyade demokrasi, insan hakları ve inanç hürriyeti
YanıtlaSilcilt: 23; sayfa: 42
[İSLÂM - Azmi Özcan]
gibi evrensel değerler çerçevesinde dünya ile bütünleşmeyi vurgulayan bir çizgiye gelmiştir. Bu gelişmede Batı’daki ideolojilerin çöküş sürecine girmesinin de rolü olmuştur.
Günümüz İslâm dünyasında dinî bir karakter taşıyan fikrî ve siyasî hareketlerin dışında kalan tavırlar arasında en yaygın olanları seküler Batıcı tavırla yenilikçi ve muhafazakâr özellikler taşıyan tavırlardır. Genellikle idarî ve bürokratik mekanizmalarda etkin olan seküler Batıcı tavır, dini sadece ferdî vicdanları ilgilendiren kültürel bir değer olarak tanımlarken yenilikçiler, Batı’nın temsil ettiği çağdaş değerlerle kendi inançları arasında bir çelişki görmeyen sivil kesimlerdir. Öte yandan seküler Batıcı çabaların nihaî noktada dini ortadan kaldıracağı endişesi taşıyarak dini ihya etmek amacıyla toplumdaki birikim ve değerlere sıkı sıkıya bağlılığı savunan gelenekçi anlayış ise daha çok popüler planda yaygındır ve büyük ölçüde mahallî kalmıştır. Genellikle önceki nesillerin otoritesi üzerine kurulan bu yaklaşım kaynaklar yerine kişilere vurgu yapmasıyla dikkat çekmektedir. Bunlara göre yapılması gerekenler üstatlar tarafından daha önce yapılmıştır, müslümana düşen görev geleneğe sıkıca sarılmak ve eski ictihadların dışına çıkmamaktır.
Bunların yanında, farklı coğrafyalardan bazı entelektüel seçkinlerin, daha çok İslâm’la ilgili ferdî düşünce faaliyetleri arasında değerlendirilebilecek dar bir çevrede kalmış bâtınî yorumlarından mutlak rasyonalite (aydınlanmacı) referanslı yorumlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede seyreden arayışlar da bulunmaktadır. Bilim, kutsal epistemoloji, bilgi, akıl, felsefe gibi konularda yoğunlaşan bu tür arayışlar entelektüel seviyede cereyan etmekte ve genellikle toplumsal karşılık görmemektedir. Bunlar arasında, muhtemelen biraz somut açılımları olan İsmâil Râcî Fârûkī öncülüğündeki “bilginin İslâmîleştirilmesi” projesi, 1981’den itibaren Malezya ve Pakistan milletlerarası İslâm üniversitelerinde uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu arada İslâm dünyasının her tarafında yaygın bulunan tasavvufî hareketler de klasik öğretilerinden farklı olarak öncelikle modern dünyanın tehlikelerine karşı ferdin “imanını kurtarma” üzerinde yoğunlaşan örgütlü faaliyetleriyle varlıklarını devam ettirmektedir.
YanıtlaSilSonuç olarak İslâm’ın modern döneminde cereyan eden fikrî hareketler ve düşünce faaliyetlerinde belirleyici olan hususların kaynaklandığı tarihî zemini şu şekilde ifade etmek mümkündür: Bu dönemde tartışmaların ve arayışların odaklandığı modernizm, din-terakkî, ilim-din ve daha pratik seviyede kadının değeri ve hakları, meşrutiyet, faiz, sigorta gibi pek çok problemin esas itibariyle bizzat modern olduğu, dolayısıyla bunların İslâm’ın kendi sistematik bütünlüğü içinde oluşan geleneğinden kaynaklanmadığı görülmektedir. Bu durumda esas sâik, farklı inanç ve kültürlerin baskısıyla karşılaşan İslâm toplumlarının bu baskının öncelikli varlık sebebi olan iktisadî sömürge mekanizmalarının oluşturulması sürecinde mâruz bırakıldıkları sosyoekonomik ve kültürel değişimlerle bunlara karşı direnen geleneksel değerlerin çatışmasıdır denilebilir. Zira sömürge durumuna gelen ve müslüman olmayan diğer toplumlarda da benzer gelişmelerin yaşanmış ve benzer konuların tartışılmış olması problemin kaynağının dışarıda bulunduğuna işaret etmektedir.
BİBLİYOGRAFYA:
Mohammad Iqbal, The Reconstruction of Religious Thought in Islam, Lahore 1962; Aziz Ahmad, Islamic Modernism in India and Pakistan, London 1967; N. R. Keddie, An Islamic Response to Imperialism: Political and Religious Writings of Sayyid Jamal ad-Dīn “al-Afghani”, Berkeley 1968; Hamid Algar, Religion and State in Iran 1785-1906: The Role of Ulama in the Qajar Period, Berkeley 1969; H. M. Federspiel, Persatuan Islam: Islamic Reform in Twentieth Century Indonesia, Ithaca 1970; A. Hourani, Arabic Thought in the Liberal Age: 1798-1939, London 1970; A. M. Schimmel, Islam in the Indian Subcontinent, Leiden-Köln 1980; Seyyed Hossein Nasr, “Islam in the Islamic World, an Overview”, Islam in the Contemporary World (ed. C. K. Pullapilly), Notre Dame 1980, s. 1-21; Fazlur Rahman, “Islam: Legacy and Contemporary Challenge”, a.e., s. 402-416; a.mlf., Islam and Modernity, Chicago 1982, s. 84-163; Asaf Hussain, Islamic Movements in Egypt, Pakistan and Iran, an Annotated Bibliography, London 1983; I. M. Lapidus, Contemporary Islamic Movements in Historical Perspective, Berkeley 1983; a.mlf., A History of Islamic Societies, Cambridge 1989; Nadir Devlet, Rusya Türkleri’nin Millî Mücadele Tarihi (1905-1917), Ankara 1985; Islam in Asia (ed. J. L. Esposito), New York 1987; L. Binder, Islamic Liberalism: A Critique of Development Ideologies, London 1988; W. M. Watt, Muslim-Christian Encounters, Perceptions and Misperceptions, New York 1991; Mazheruddin Siddiqi, Modern Reformist Thought in the Muslim World, Delhi 1993; J. O. Voll, Islam, Continuity and Change in the Modern World, New York 1994; J. L. Esposito, The Islamic Threat, Myth or Reality, New York 1995; N. R. Keddie, Iran and the Muslim World, New York 1995; İsmail Hakkı Göksoy, Endonezya’da İslâm ve Hollanda Sömürgeciliği, Ankara 1995; Hakan Kırımlı, Kırım Tatarlarında Millî Kimlik ve Millî Hareketler (1905-1916), Ankara 1996;
J. Piscatori, Muslim Politics, Princeton 1996; Ibrahim M. Abu-Rabi‘, Intellectual Origins of Islamic Resurgence in the Modern Arab World, Albany 1996; S. P. Huntington, The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order, New York 1996, s. 29, 121, 210-241; F. Halliday, Islam and the Myth of Confrontation: Religion and Politics in the Middle East, New York 1996, s. 114-217; İslâm, Gelenek ve Yenileşme, İstanbul 1996 (I. Uluslararası Kutlu Doğum İlmî Toplantısı, Tebliğler); İslâm ve Modernleşme, İstanbul 1997 (II. Kutlu Doğum İlmî Toplantısı, Tebliğler); Ahmet Kanlıdere, Reform Within Islam: The Tajdid and Jadid Movement Among the Kazan Tatars (1809-1917), İstanbul 1997; M. Sait Özervarlı, Kelâmda Yenilik Arayışları, İstanbul 1998; Alev Erkilet Başer, Ortadoğuda Modernleşme ve İslâmî Hareketler, İstanbul 1999, s. 143-150, 223-300, 327-345; W. L. Cleveland, A History of the Modern Middle East, Oxford 2000, s. 81-117, 130-146, 172-190; M. Monshipouri, “The West’s Modern Encounter with Islam: From Discourse to Reality”, Journal of Church and State, V. 40/1, Winter 1998, s. 25-56; “Islam”, The Oxford Encyclopedia of the Modern Islamic World (ed. J. L. Esposito), Oxford 1995, II, 243-300.
YanıtlaSilAzmi Özcan
...
YanıtlaSilEEG dalga desenlerini yorumlayarak düşünceleri okuyabilmenin de ötesine geçerek,bir öznenin beynine yeni düşünceler ya da yönergeler aktarmak olanaklımıdır?
21. Yüzyılda Beyin.sy.348.
...
YanıtlaSil;Britanya Telekom mühendisleri iki yıl önce, sanki bilgisayar ve beyin bellekleri aynı biçimde işliyormuş ve ikisini ayıran tek şey birinin silikon ve diğerinin karbon temelinde inşa edilmiş olmasıymış gibi, bir insanın "belleğini bir çipe yükleyebileceği" bir sistemin üretilebileceği üzerine spekülasyon yapmışlardı.
21. Yüzyılda Beyin.sy.351.
Yine popüler ilim adamlarımız için özel sayı çıkarışı, bu hizmetin bugün bile takdirle karşılandığını göstermektedir.Yine popüler ilmi dergilerden birisi olan New Scientist'in 23.Ekim. 1980.sayısının kapak konusunu ecdadımızın ilme yaptığı hizmetlere ayırması, kapağında "İslâmi ilim: yeni bir rönesans" başlığını kullanması içerde de "İlim yeniden İslâma dönecek mi?" başlığı altında uzun bir makaleye yer vermesi, bu faaliyet zincirinin bir halkası olarak görülebilir.
YanıtlaSilİlme yön veren
Müslüman İlim Adamları.sy 11.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
243 1 Beklemekte olduğunuz şu yedi şey için amellere müsaraat (acele) ediniz: Unutturucu fakirlik, Azdırıcı zenginlik. Hayatınızı ifsad edici hastalık, Bunaklık verici ihtiyarlık, Ani ölüm. Deccal ki o beklenen şerdir. Kıyamet ki hepsinden daha büyük ve daha dehşetlidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
243 2 Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin zulmetinde nur temini için) amellerle müsaraat ediniz ki, o devirde insan sabah mümin olur, akşama kafir olarak ulaşır. Mümin olarak geceye girer. Kafir olarak sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
243 3 Altı şey gelmeden amellere müsaraat ediniz; Güneşin garbten doğuşu, duhan, dabbet-ül arz, deccal, ölüm (çokluğu) ve kıyamet. Hz. Enes (r.a.)
243 4 Evlatlarınıza lakablar galebe etmeden onlara künye koymada isti'cal ediniz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
243 5 Sadakayı erken verin. Zira bela, sadakayı çiğneyip geçmez. Hz. Enes (r.a.)
243 6 Meşayiha (ihtiyarlara) tazim ediniz. Zira bu, Allah'a tazimden maduttur. Kim ki ihtiyarlara tazim ve onları tebcil etmezse Benden değildir. Hz. Enes (r.a.)
243 7 Kişiye; değiştirmeye gücü yetmiyen bir münkeri gördüğü zaman, hiç değilse Allah'ın o münkeri sevmediğini bilmesi yeter. (Kalb ile buğz) Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
243 8 Kişiye, kendisine parmakla işaret edilmesi, şer cihetinden kafidir. (Gerek din, gerekse dünyası cihetinden) meğer ki Allah koruya. Hz. Enes (r.a.)
243 9 İman itibariyle bir adama: "Rabbimin Allah, Resülümün Hz. Muhammed (s.a.v) ve dinimin islam oluşuna razıyım." demesi yetişir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
243 10 Sizlerden birisine, namazını eda ettiğinde, elini dizi üzerine koyarak sağındakine: "Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatuhu" demesi ve solundakine de ayni şeyi söylemesi kafidir. Hz. Câbir İbni Semure (r.a.)
243 11 Ashabıma (fitne olarak) katil kafidir. Hz. Ebû Malik (r.a.)
243 12 Dua eden adama şöyle söylemesi yeterlidir: "Allahümmeğfirlî verhamnî ve edhilnil Cenneh." (Allahdan mağfiret, rahmet ve cennet istemesi) Hz. Saib İbni Yezid (r.a.)
243 13 Mizanda en ağır gelen şu beş kelime: "Subhanellahi Velhamdülillahi velâ ilâhe illallâhu vallahu ekber" ve kendinden evvel ölen salih evlad sebebiyle beklediği ecir, gıpta edilen şeylerdendir. Hz. Sevban (r.a.)
243 14 İnsanların hasisi, selamı esirgeyendir. Hz. Enes (r.a.)
243 15 Evlerinizi günlük, yavşak, kekik, gelin çiceği gibi kokulu otlarla rayihalandırın. Hz. Enes (r.a.)
243 16 (Ashabdan biri "Cehennemden ne ile korunayım" diye sormuştu) Buyuruldu ki: Göz yaşı ile. Zira Allah korkusundan ağlayan gözü, ateş yemez. Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
YanıtlaSilSayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
244 1 Benden evvelki bütün Peygamberlere şunlar emrolunmuştur: "Helaldan başka bir şey yeme, iyiklikten başka bir şey yapma." Hz. Ümmü Abdullah (r.a.)
244 2 Yün giymek, mü'minlerin fakirleri ile oturmak, merkebe binmek, davarını sağmak kibirden beraettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
244 3 Anaya babaya ihsan, ömrü artırır. Yalan, rızkı azaltır. Dua kazayı geri çevirir. Allah Tealanın mahlukatı hakkında kaza takdiri vardır. Bunlar: Muhdes kaza ve nafiz (kati) kaza. Peygamberlerin ulemaya iki derece üstünlüğü vardır. Ulemanın ise şuhedaya bir derece üstünlüğü vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
244 4 Zekatını ödeyen, misafir ağırlayan, şiddete uğrayan ve acze düşene yardım eden, hasislikten beridir. Hz. Halid İbni Zeyd (r.a.)
244 5 Haccın mebrur olmasına sebeb olan şeyler; yemek yedirmek ve güzel sohbet etmektir. Hz. Câbir (r.a.)
244 6 Mümin kadının iyiliği, yetmiş sıddık ameline bedeldir. Bir facire kadının fücuru da bin facirenin ameline bedeldir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
244 7 Bu ümmeti, Allah katında kıymet, dinde temekkün (mekan tutmak), rifat, Allah'ın yardımı ve dünyaya tasarruf (hakimiyet) ile müjdele. Kim ahiret amelini dünya için yaparsa, onun için ahirette nasip yoktur. Hz. Ubey (r.a.)
244 8 Karanlıkta camilere yürümekte olanları, kıyamette tam bir nur ile tebşir eyle. Hz. Büreyde (r.a.)
244 9 Karanlıkta mescidlere gidenlere, kıyamette nurdan kürsülerle müjde et. İnsanları dehşet alır, onları almaz. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
244 10 Karanlıkta namaza gidenleri, kıyamet gününde önlerinde, sağlarında, sollarında zahir olan nur ile tebşir et. Hz Enes (r.a.)
244 11 İnsanları tebşir et ki: "La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh" diyene (kanaatında olana) Cennet vacib olur. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
244 12 Allah, Nuh (a.s)'ı kırk yaşında Peygamber kıldı. Dokuzyüz elli sene kavmi arasında davette bulundu. Ve altmış sene de tufandan sonra yaşadı, insanlar çoğalıncaya ve yayılıncaya kadar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
rdu.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
245 1 Hz. Musa (a.s) ehli için koyun gütmekte iken Peygamber oldu. Bende ehlim için Ciyad'da koyun güderken Peygamber oldum. Hz. Ebû Said (r.a.)
245 2 Ben ve kıyamet- şehadet parmağı ile orta parmağını işaret ederek- şöyle iki parmak gibi yakın iken gönderildim. Hz. . Enes (r.a.)
245 3 Ben kıyametin önü sıra kılıçla baas olundum. Taki şeriki olmayan Allah'ın yalnız kendisine ibadet edile. Rızkım, mızrağımın gölgesinde takdir kılınmıştır. Emrime muhalefet edene zillet ve aşağılık takdir edilmiştir. Kim ki, bir kavme benzemeye gayret ederse, o onlardandır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
245 4 Ben davetçi ve tebliğci olarak gönderildim. Hidayeti verme meselesinde rolüm yok. (Hidayet Allah'tandır.) İblis de süsleyici, bezeyici olarak halk edildi. Aldanmakta dalalette payı yok. Hz. Ömer (r.a.)
245 5 Ben câmi' sözlerle baas olundum. Ve düşmanların gönlüne korku verilmekle yardım gördüm. Ben uykuda iken arzın hazinelerinin anahtarları getirilip önüme kondu. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
245 6 Sekizbin Peygamberin akabinde baas olundum. Onların dört bini beni İsraildendir. Hz. Enes (r.a.)
245 7 Ben iyi ahlakı tamamlamak için baas olundum. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
245 8 Allah (z.c.hz)'leri Beni hidayet ve alemlere Rahmet olarak gönderdi. Ve Beni; çalgıları, eğlenceleri, cahiliyet işlerini ve putları mahvetmek için gönderdi. Rabbim, izzeti üzerine yemin etti ki, kullarından bir kul dünyada içki içerse, ona kıyamet gününde muhakkak (Cennet) şarabını haram kılacak, kullarından bir kul da içkiyi terkederse Allah da ona muhakkak (Hazire-i Kudsünde) kendi yüce makamı yanında, Cennet şarabından içirecektir. Hz. Enes (r.a.)
245 9 Allah (z.c.hz) leri Beni, geceleyin yürüttüğünde (Mirac)da Ye'cüc ve Me'cüc'e baas etti. Ben de onları Allah'ın dinine ve ibadetine davet ettim. Bana icabetten yüz çevirdiler. Bunlar, Ademin evladından isyan edenler ve iblisin taifesi Cehennemdedirler. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
245 10 Müminin ağlaması yürekten, münafığın ağlaması kafadandır. Hz. Huzeyfe (r.a.)
245 11 Bulutlu günde ikindi namazını erken kılın. Zira ikindi namazını bırakanın ameli mahvolur. Hz. Büreyde (r.a.)
245 12 (Akrâ, Peygamberimiz (s.a.v)'e "hac her sene mi veya bir hac mı? diye sordu) Bir keredir. Fazlasını yapmak nafiledir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
245 13 Benden bir ayet (veya hadis) olsun tebliğ edin. Beni İsrailden de söyleyin. Yalnız Bana, bilerek yalan isnad eden kimse Cehennemde yerini hazırlasın. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
246 1 Şam'da bir ev (hamam) vardır ki, müminlerin oraya peştemalsız girmeleri ve kadınların ise girmeleri herhalde haramdır. Hz. Âişe (r. anha)
246 2 İçinde çocuk olmayan evin bereketi yoktur. Ve sirke bulunmayan evde de geçim darlığı olur. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
246 3 Beyti Makdis (Kudüs) baas ve haşir yeridir. Oraya gidiniz ve namaz kılınız. Zira oradaki bir namaz, başka yerdeki bin namaz gibidir. Gidemezseniz, kandiline yağ yollayınız. Bunu yapan, oraya gidip de namaz kılmış gibi olur. Hz. Meymune (r.anha)
246 4 Melhameyi kübra (büyük harbler) ile Konstantiniye'nin (Burada Roma kastedilmiştir) fethi arasında altı sene vardır. Yedinci de Mesih deccal çıkar. Hz. Abdullah İbni Büsr (r.a.)nhüma
246 5 Kul ile Cennet arasında yedi Akabe (yokuş) vardır. En ehveni ölümdür. En zoru da Allah (z.chz ) lerinin huzurunda mazlumların kendisine yapıştığı, bir zalim mevkiinde bulunmaktır. Hz. Enes (r.a.)
246 6 Kıyametin önü sıra mesh (suret değişmesi) hazif (yere batmak), kazif (taş yağması) de vardır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
246 7 Alim ile abid arasında yetmiş derece vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
246 8 Yürümekte bulunduğum sırada semadan bir ses işittim. Bakışımı yukarı çevirdim. Hirada bana gelen melek, sema ile arz arasında bir kürsü üzerinde oturmuştu. Ondan korktum da hemen geri döndüm. "Beni örtün, Beni örtün" dedim. Allah Teala: "Ey örtülere bürünen; kalk, korkut, Rabbına tekbir getir, elbiseni temizle, şirkten uzaklaş" mealindeki ayetleri nazil etti. Ondan sonra vahiyler hıfz olundu. Ve peşi peşi sıra geldi. Hz. Câbir (r.a.)
246 9 Uyumakta iken Bana bir bardak süt verildi. O kadar içtim ki, tırnaklarımın ucuna kadar kandım. Fazlasını da Hz. Ömer (r.a)'a verdim. Dediler ki: "Ya Resulallah ne ile tabir ettin?" Buyurdu ki, ilimle. Hz. Hamza İbni Abdullah (r.a.)
246 10 Ben uykuda iken insanları bana arzolunurken gördüm. Onların üzerinde gömlekleri vardı. (Bunların) bazısı göğüslere kadardı. Bazısı daha aşağısına iniyordu. Ömer ibni Hattab ise üzerindeki gömleği yerlere sürülür halde Bana arzolundu. "Nasıl tabir ettin? Ya Resulallah" dediler. "Din" diye buyurdu. Hz. Ebû Said (r.a.)
246 11 Ben uyurken gördüm. Bir kitab amudu yüklenmiştim. Gidiyor zannettim, onu gözümle takib ettim. Baktım Şam'a götürülüyor. Bilmiş olun ki, fitne zamanında iman (İslamın direği) Şam'da olacaktır. Hz. Ebud Derda (r.a.)
246 12 Hz. Eyyub (a.s) çıplak yıkanırken üstüne altından çekirge yağdı. Hz. Eyyüb (a.s) da onları toplamaya başladı. Rabbi tebareke ve Teala ona şöyle nida etti: "Ya Eyyüb! Ben seni, gördüğünden gani kılmamışmıydım?" O da "İzzetin Hakkı için evet, öyle, lakin ben Senin bereketine doyamam." buyurdu. Hz. Ebû Huzeyfe (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
247 1 Ehli Cennet, nimetlerine dalmış halde iken kendilerine bir nur zahir olur. Başlarını kaldırınca görürler ki, Rab, üstlerinden kendilerini şereflendiriyor. Ve "Esselamü aleyküm ya ehli Cennet" diye buyuruyor. İşte bu, Allah Tealanın Kur'andaki "Selamün kavlen mirrabbirrahim" ayetindeki buyurmasıdır. Ondan sonra Allah onlara nazar eder, onlar da Allah'a nazar ederler. Ve Rablarına nazar ettikleri müddetçe, başka hiçbir nimete iltifat etmezler. Ta ki, Allah Tealanın temâşâsı kalkıp, nuru ve bereketi kalıncaya kadar. Hz Cabir (r.a.)
247 2 Ben uyku ile uyanıklık arasında iken iki melek geldi. Biri: "Bunun için bir temsil var, ona anlat" dedi. Diğeri de: "Bir Seyyid bir ev yaptı, ziyafeti için hazırladı. Bir münadi tayin etti. Burada Seyyid Allah, ev Cennet, ziyafet islam nimeti ve münadi de Hz. Muhammed (s.a.v)dir." dedi. Hz. Osman (r.a.)
247 3 Size benden sonra dört fitne gelecektir. Dördüncüsü geldiğinde kulağa birşey gitmez, göz görmez ve her tarafı fitne sarar. Ümmet, bir belaya mübtela olur, yılanın çöreklenmesi gibi. Öyle ki, onda ma'ruf inkar edilir, münker ise ma'ruf sayılır. Ve bu fitnede insanların bedeni öldüğü gibi kalbleri de ölür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
247 4 Hac ile Umreyi bir biri peşine yapınız. Zira onları peşi sıra yapmak ömrü artırır. Fakr ü zarureti ve günahları ise, demirci ocağının madenin pasını alması gibi, giderir. Hz. Ömer (r.a.)
247 5 Hac ve umreyi peşi peşi sıra yapın. Zira o ikisi fakirlik ve günahları, demirci ocağının, demir, altın ve gümüşün kirini giderdiği gibi giderir. Haccı mebrurun Cennetten başka karşılığı yoktur. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
247 6 Hz. Ebubekir (r.a)'ı melekler Cennete koşturarak götürürler. Sıddıklar ve peygamberlerle birlikte. Hz. Câbir (r.a.)
247 7 Ehli Cennetin zinetleri, abdest suyunun eriştiği abdest yerlerini bulur. Hz. Ebû Huseyin (r.a.)
247 8 Mahvolsun altın ve gümüş, "Ne biriktirelim" denildi. Buyurdu ki; Zâkir dil, şâkir kalb ve dinine yardımcı zevce. Sahabiden biri (r.a.)
247 9 Melekler Cuma günleri mescid kapılarına gönderilir, gelenleri sıra ile kaydederler. İmam minbere çıkınca defter kapanır. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
247 10 Sen ister ağla, ister ağlama. Siz onu götürürken o, melaikenin kanatlarının gölgesi altında idi. (Hz. Cabir r.a'ın babası Abdullah şehid olunca, kız kardeşi çok ağlamış. Efendimiz de yukariki hadisi şerifi buyurmuştur.) Hz. Câbir (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
248 1 Cömerdin günahından uzak kalın. Zira Allah, o her düştükçe elinden tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 3 Cömerdin günahından, alimin hatasından ve adil hükümdarın satvetinden uzak durun. Zira onlardan biri her ne zaman düşerse, Allah Teala onun elini tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 4 Allah (z.c.hz)'leri ümmetimden bir kimseyi, içinden geçen şeyi diline çıkarmadıkça ve yapmadıkça, bağışlar. Hz. Âişe (r. anha)
248 5 Çocuğa, temyiz çağına geldiğinde namaz, kudret gelince oruç ve baliğ olunca da ceza vacip olur ve şahidlik yapabilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 6 Cenazede para ile ağlıyanlar, kıyamet gününde, ehli Cehennemin iki tarafına, sağlarında bir saf ve sollarında bir saf olarak iki saf kılınır. Ve bunlar ehli Cehenneme karşı köpeklerin ürümesi gibi ürürler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 7 Kabirleriniz için hazırlanın. Zira kabir günde yedi kere şöyle der: "Ey zaif Adem oğlu! Bana gelmeden önce hayatında kendine merhamet et ki, ben de sana acıyayım, ve benden sürura nail olasın" Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 8 İnsanları madenler halinde bulursunuz. Cahiliyette hayırlı olanları, eğer ilim sahibi olurlarsa, müslümanlıkta da hayırlı bulursunuz. Bu, hilafet meselesinde insanların en hayırlısını, halife olmazdan evvel, halifeliği en istemiyende bulursunuz. Kıyamet gününde, Allah yanında insanların en şerlisi o kimsedir ki, iki yüzlüdür. Şunlara bir yüzle, onlara bir başka yüzle gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 9 Gündüz melekleri ile gece melekleri sabah ile ikindi namazında buluşurlar. Gündüz melekleri çıktığında Aziz ve Celil olan Allah sorar: "Nereden geliyorsunuz?" (Melekler de) "Senin kullarının yanından sana geliyoruz. Biz onlara gittiğimizde kendilerini namazda bulduk. Biz Sana gelmek üzere ayrıldığımızda onları namazda bıraktık." derler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 10 Siz kıyamet gününde ağızlarınız bağlı geleceksiniz. Orada evvela şahidlik yapacak olan insanların ayakları ve elleridir. Hz. Hakim İbni Muaviye (r.a.)
248 11 Denizin altında ateş, onun altında deniz ve denizin altında da yine ateş vardır Hz. İbni Amr (r.anhüma)
248 12 Kıyamet gününde, sizler yalınayak, başı açık ve sünnetsiz haşrolunacaksınız. Ilk giydirilecek olan Hz. Halil İbrahim (a.s)'dır. Allah (z.c.hz)'leri buyuracak ki: "Dostum İbrahim (a.s) giyinsin ki, insanlar onun fazlını bilsinler." Ondan sonra diğer insanlar, amelleri nisbetinde giyindirilirler. Hz. Muaviye'nin babası Hayde (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
248 1 Cömerdin günahından uzak kalın. Zira Allah, o her düştükçe elinden tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 3 Cömerdin günahından, alimin hatasından ve adil hükümdarın satvetinden uzak durun. Zira onlardan biri her ne zaman düşerse, Allah Teala onun elini tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 4 Allah (z.c.hz)'leri ümmetimden bir kimseyi, içinden geçen şeyi diline çıkarmadıkça ve yapmadıkça, bağışlar. Hz. Âişe (r. anha)
248 5 Çocuğa, temyiz çağına geldiğinde namaz, kudret gelince oruç ve baliğ olunca da ceza vacip olur ve şahidlik yapabilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 6 Cenazede para ile ağlıyanlar, kıyamet gününde, ehli Cehennemin iki tarafına, sağlarında bir saf ve sollarında bir saf olarak iki saf kılınır. Ve bunlar ehli Cehenneme karşı köpeklerin ürümesi gibi ürürler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 7 Kabirleriniz için hazırlanın. Zira kabir günde yedi kere şöyle der: "Ey zaif Adem oğlu! Bana gelmeden önce hayatında kendine merhamet et ki, ben de sana acıyayım, ve benden sürura nail olasın" Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 8 İnsanları madenler halinde bulursunuz. Cahiliyette hayırlı olanları, eğer ilim sahibi olurlarsa, müslümanlıkta da hayırlı bulursunuz. Bu, hilafet meselesinde insanların en hayırlısını, halife olmazdan evvel, halifeliği en istemiyende bulursunuz. Kıyamet gününde, Allah yanında insanların en şerlisi o kimsedir ki, iki yüzlüdür. Şunlara bir yüzle, onlara bir başka yüzle gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 9 Gündüz melekleri ile gece melekleri sabah ile ikindi namazında buluşurlar. Gündüz melekleri çıktığında Aziz ve Celil olan Allah sorar: "Nereden geliyorsunuz?" (Melekler de) "Senin kullarının yanından sana geliyoruz. Biz onlara gittiğimizde kendilerini namazda bulduk. Biz Sana gelmek üzere ayrıldığımızda onları namazda bıraktık." derler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 10 Siz kıyamet gününde ağızlarınız bağlı geleceksiniz. Orada evvela şahidlik yapacak olan insanların ayakları ve elleridir. Hz. Hakim İbni Muaviye (r.a.)
248 11 Denizin altında ateş, onun altında deniz ve denizin altında da yine ateş vardır Hz. İbni Amr (r.anhüma)
248 12 Kıyamet gününde, sizler yalınayak, başı açık ve sünnetsiz haşrolunacaksınız. Ilk giydirilecek olan Hz. Halil İbrahim (a.s)'dır. Allah (z.c.hz)'leri buyuracak ki: "Dostum İbrahim (a.s) giyinsin ki, insanlar onun fazlını bilsinler." Ondan sonra diğer insanlar, amelleri nisbetinde giyindirilirler. Hz. Muaviye'nin babası Hayde (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
248 1 Cömerdin günahından uzak kalın. Zira Allah, o her düştükçe elinden tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 2 Cömertin hatasından uzak kalın. Zira o düştükçe, Rahman onun elinden tutar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 3 Cömerdin günahından, alimin hatasından ve adil hükümdarın satvetinden uzak durun. Zira onlardan biri her ne zaman düşerse, Allah Teala onun elini tutar. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 4 Allah (z.c.hz)'leri ümmetimden bir kimseyi, içinden geçen şeyi diline çıkarmadıkça ve yapmadıkça, bağışlar. Hz. Âişe (r. anha)
248 5 Çocuğa, temyiz çağına geldiğinde namaz, kudret gelince oruç ve baliğ olunca da ceza vacip olur ve şahidlik yapabilir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 6 Cenazede para ile ağlıyanlar, kıyamet gününde, ehli Cehennemin iki tarafına, sağlarında bir saf ve sollarında bir saf olarak iki saf kılınır. Ve bunlar ehli Cehenneme karşı köpeklerin ürümesi gibi ürürler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 7 Kabirleriniz için hazırlanın. Zira kabir günde yedi kere şöyle der: "Ey zaif Adem oğlu! Bana gelmeden önce hayatında kendine merhamet et ki, ben de sana acıyayım, ve benden sürura nail olasın" Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
248 8 İnsanları madenler halinde bulursunuz. Cahiliyette hayırlı olanları, eğer ilim sahibi olurlarsa, müslümanlıkta da hayırlı bulursunuz. Bu, hilafet meselesinde insanların en hayırlısını, halife olmazdan evvel, halifeliği en istemiyende bulursunuz. Kıyamet gününde, Allah yanında insanların en şerlisi o kimsedir ki, iki yüzlüdür. Şunlara bir yüzle, onlara bir başka yüzle gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 9 Gündüz melekleri ile gece melekleri sabah ile ikindi namazında buluşurlar. Gündüz melekleri çıktığında Aziz ve Celil olan Allah sorar: "Nereden geliyorsunuz?" (Melekler de) "Senin kullarının yanından sana geliyoruz. Biz onlara gittiğimizde kendilerini namazda bulduk. Biz Sana gelmek üzere ayrıldığımızda onları namazda bıraktık." derler. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
248 10 Siz kıyamet gününde ağızlarınız bağlı geleceksiniz. Orada evvela şahidlik yapacak olan insanların ayakları ve elleridir. Hz. Hakim İbni Muaviye (r.a.)
248 11 Denizin altında ateş, onun altında deniz ve denizin altında da yine ateş vardır Hz. İbni Amr (r.anhüma)
248 12 Kıyamet gününde, sizler yalınayak, başı açık ve sünnetsiz haşrolunacaksınız. Ilk giydirilecek olan Hz. Halil İbrahim (a.s)'dır. Allah (z.c.hz)'leri buyuracak ki: "Dostum İbrahim (a.s) giyinsin ki, insanlar onun fazlını bilsinler." Ondan sonra diğer insanlar, amelleri nisbetinde giyindirilirler. Hz. Muaviye'nin babası Hayde (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
249 1 Siz kabirden haşrolup yaya, sürünerek, binitli veya yüzüstü götürülürsünüz. Ve siz Allah'a ağızlarınız kapalı olarak arzolunacaksınız. Ve ilk olarak konuşacak, uyluğunuzdur. Hz. Muaviye İbni Hayde (r.a.)
249 2 Müminin armağanı ölümdür. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
249 3 Oruçlunun hediyesi yağ ve kokulu tütsüdür. Hz. Esseyyid Hasan İbni Ali (r.anhüma)
249 4 Oruçlu ziyaretçinin armağanı sakalına koku sürünmek, elbisesini tütsülemek, kendine de koku sürmektir. Oruçlu, kadın olursa saçını taramaktır. Hz. Esseyyid Hasan İbni Ali (r.anhüma)
249 5 Melaikenin armağını, camilere tütsü koymaktır. Hz. Semira (r.a.)
249 6 Sadaka, üç kişiden helal (değer taşır) olur. Baş emir hükümdardan, akrabadan akrabaya, bir de zengin tacirden. Hz. Sevban (r.a.)
249 7 Bir yerde size gaflet isabet ederse, yerinizi değiştirin. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
249 8 Dabbetülarz, beraberinde Hz. Süleyman (a.s)'ın mührü, Hz. Musa(a.s)'ın asası bulunduğu halde çıkar. Müminin asa ile yüzünü nurlandırır. Kafirinde mühürle burnunu mühürler. Öyleki, ziyafet ehli toplanırlar da biri diğerine bu, "ya mümin" bu "ya kafir" ve bu da "ya mümin" diye hitap edebilir olurlar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
249 9 Dişlerinizi hilalleyin. Bu nezafettir. Nezafette imana davet eder. İman da sahibini Cennete götürür. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
249 10 Yemeğin akabinde hilallenin ve ağzınızı çalkalayın. Bu, sivri dişler ve azı dişleri için sıhhat vericidir. Hz. İmran İbni Huzay (r.a.)
249 11 Gamları, hemleri sadaka ile karşılayın. O zaman Allah (z.c.hz) leri sizden belayı defeder. Düşmanlarınıza karşı size yardım eder ve şiddet anlarında sizleri sabit kadem kılar. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
249 12 Tedavi olun. Zira Allah, hastalıkla beraber şifasını da vermiştir. Ancak ölüm ve ihtiyarlık müstesna. Hz. Usame İbni Şurayh (r.a.)
249 13 İnek sütü ile tedavi olun. Ümid ederim ki Allah (z.c.hz)'leri onda şifa bulundurur. Zira inek hep ottan yer. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
249 14 Zatülcenpten kustu bahri (odi Hindi) ve zeytinyağı ile tedavi olun. (Odi Hindiyi dövüp, sıcak zeytinyağı ile karıştırıp onunla oğulur) Hz. Zeyd İbni Erkam (r.a.)
249 15 Cennete sürmeli ve sakalsız olarak, Yusuf (a.s) güzelliğinde, Eyüp (a.s) muhabbetinde ve otuz yaşında gençler olarak girersiniz. Hz. Enes (r.a.)
249 16 Biliyormusunuz aslan kükrerken ne söylüyor? "Yarabbi beni ehli maruftan bir adama musalat etme" diyor. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
249 17 Güneş, kıyamet günü bir mile kadar yaklaşır ve harareti de çok ziyade artar. Ve bu sebeble beyinler, taşlar üzerindeki tencerelerin kaynadığı gibi kaynar. Bu hararetten, ehli mahşer, hatalarına göre terlerler. Ve ter onlardan bazısının ayak topuğuna, bazısının bacağına, bazısının karnına kadar çıkar. Bazısına ise ter, gem oluncaya kadar yükselir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
250 1 Yerin her tarafı kıyamette mahvolur. Yalnız, namaz kılınıp, secde edilen yerler hariç. Ve bu yerler de birbirine eklenir. (Üzerinde namaz kılanlara şefaat edecekler, vazifesi bitince, Cennete intikal ederler.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
250 2 Cennetin kokusu beşyüz yıllık yerden duyulur. Bunu; yaptığını başa kakan, anaya-babaya asi olan ve içkiye idmanlı (devamlı) olan duyamaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
250 3 Müminleri merhamet, muhabbet ve yardımlaşmada tek bir vücud gibi görürsün. Nasıl bir aza rahatsız olunca diğerlerini ateş ve uykusuzluk alırsa, bu da öyledir. Hz. Numan İbni Beşir (r.a.)
250 4 Siz Bana kıyamette, abdest azaları nurlu bir halde geleceksiniz. Bu hal, yalnız ümmetimde görülür ve onların dışında hiçbir ümmete nasib olmaz. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
250 5 Bir evde çöp olursa, o evde bereket kaldırılır. Hz. Enes (r.a.)
250 6 Vasiyeti terkeylemek; dünyada ayıp, ahirette de ateş ve lekedir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
250 7 Âmâya (âmâdır diye) selam vermemek, hıyanettir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
250 8 Size, tutunduğunuz vakit, asla dalalete düşmeyeceğiniz şeyi bıraktım: Allahın kitabı Kur'an ve Ehli Beytim. Hz. Câbir (r.a.)
250 9 Dünyayı terketmek, sabırdan daha acıdır. Fi sebilillah kılıç vurmaktan da şiddetlidir. Bir adam bunu yaparsa, Allah ona şehid sevabı verir. Dünyayı terketmek; az yemek ve doymayı azaltmak ve insanların senasından hoşlanmamaktır. Zira kim insanların övmesinden hoşlanırsa, dünyayı ve nimetlerini sevmiş olur. Kimin de Cennetin ebedi nimetleri hoşuna giderse, dünyayı ve insanların kendini övmesinden hoşlanmayı terketsin. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
250 10 Evlen. İffetine iffet katarsın. Ancak, şu beş türlü kadını alma; "Şehbere, Lehbere, Nehbere, Haydere ve Lefut." Ey Allah'ın Resulü! Söylediğinden bir şey anlamadım" dendi. Buyurdu ki: Siz Arablar değilmisiniz? Şehbere, zayıf uzun boylu, Lehbere yüzsüz çakır, Nehbere hoşa gitmiyecek kadar kısa, Heydere koca karı, ve Lefut ise, senden başkasından çocuğu olan kadındır. Hz. Zeyd İbni Haris (r.a.)
250 11 Mehir olarak, demirden bir yüzük mukabilinde olsa da yine evlen. Hz. Sehl İbni Saad (r.a.)
250 12 Kadınlarla evlenin. Zira onlar mal getirir. (Nikah kısmet açar) Hz. Âişe (r. anha)
250 13 Kız-oğlan-kız alınız. Onların ağızları tatlıdır. Çok çocuk yaparlar, aza da kanaat ederler. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
250 14 Evlenin. Ben sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere karşı iftihar ederim. Hristiyanların rahipleri gibi olmayın. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
251 1 Evlenin, boşanmayın. Zira talaktan Arş-ı Ala titrer. (Etrafındaki melekler) Hz. Ali (r.a.)
251 2 Evlenin. Muhabbetli ve çok çocuk yapan kadınla evlenin. Zira, Ben diğer ümmetlere karşı sizi çoğaltmak istiyorum. Hz. Makil İbni Yesar (r.a.)
251 3 Kadın, üç şeyi için nihaklanır: Malı için, güzelliği için, dini için. Dindar olan sana gerekir, eli toprak olasıca. Hz. Âişe (r. anha)
251 4 Benden gök haberi soruyorsun. Halbuki tırnaklarını kuş tırnağı gibi bırakıyorsun ki, içinde cünüplük pislik ve kırıntıları var. Hz. Ebû Eyyub (r.a.)
251 5 Yetim kızın kendisine sorulur. Eğer susarsa, bu, kabul ediyor demektir. Şayet istemezse, artık onun nikahını yapmaya imkan yoktur. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
251 6 Siz şöyle şehid olursunuz: Harpte ölmekle, taunla, suda boğulmakla, iç illetiyle, hamile iken ölmekle. Hz Ebu Bekir İbni Hafs (r.a.)
251 7 Sahur yiyin. Zira onda bereket vardır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
251 8 Sahur yapın, bir yudum su ile de olsa. Allah'ın mağfireti, sahura kalkanlaradır. Hz. Ebû Suveyd (r.a.)
251 9 Bir lokma ve bir parça çorba ile de olsa sahur yapın. Zira o, bereket yemeğidir. Ve sizinle nasaranın orucunun arasında farktır. Hz. Meysere (r.a.)
251 10 Dinleyin, sizden de dinlerler. Sizden dinleyenlerden de dinlerler. (Bu suretle alem hidayet bulur) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
251 11 Benim ismimle isimlenin. Amma künyemi kullanmayın. (Ebul Kasım künyesini) Hz. Enes (r.a.)
251 12 Peygamberlerin isimleriyle isimlenin. Allah'ın en çok sevdiği isim, Abdullah ve Abdurrahim'dir. İsimlerin en doğrusu Haris ve Hemmamdır. En çirkini de Harp ve Mürredir. At besleyin. Onun sağrı ve gerdanından okyaşın. Klade yapın (Boğazını sıkmayacak bir şey takın) Ayakları beyaz doru at veya ayağı beyaz yağız at alın. Hz. Ebû Vehb (r.a.)
251 13 Musafaha edin. Zira bu, içerden düşmanlığı çıkarır. Hediyeleşin. Zira hediye, aradan kini kaldırır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
251 14 Fakihlerinize ve abidlerinize danışın. Şahsi fikir ile amel etmeyiniz. (Hz. Ali r.a sormuş: Hakkında açık bir emir veya yasak bulamadığımız bir iş gelip çattığında ne yapalım.?) Hz. Ali (r.a.)
251 15 Tasadduk et.Sağlamken, hasisken (hayatı severken) , fakirlikten korkarken, Canın gırtlağına gelesiye kadar bırakma. O zaman malım filanın, malım filanın dersin. Halbuki o mal, sen istemesen de onlarındır. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
YanıtlaSil34. Biz hangi memlekete bir uyarıcı (peygamber) göndermişsek, mutlaka oranın varlıklı şımarıkları: “Biz, sizin gönderil(ip tebliğ et)tiğiniz şeyleri inkâr edenleriz.” dediler.[5]
35. Bir de (o refah düşkünleri): “Biz, mal ve evlat bakımından daha çoğuz, biz (sizin iddia ettiğiniz gibi) azaba uğratılacak da değiliz.” dediler.
(Allah’ın elçileri geldiğinde ilk karşı çıkanlar oranın ileri gelenleri; malından veya mevkiinden dolayı şımaranları olmuştur. Çünkü rahatlarına, lüks ve zevklerine düşkün olduklarından ve ilâhî hakikatler kendi çıkarlarına ters geldiğinden, kendi hayatlarına uygun, mevcut batıl düzeni koruma mücadelesi verirler. “Burada Allah’ın değil, ancak bizim dediğimiz olur.” derler. Ama onların düzeni, örümcek ağı gibidir ki hepsi tarih içinde yok olmuşlardır.)
36. (Resûlüm!) De ki: “Şüphesiz Rabbim rızkı, dilediğine genişletir, (dilediğine) daraltır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
37. (Ey insanlar!) Sizi, huzurumuza yaklaştıracak olan, ne mallarınız ne de evlatlarınızdır. Ancak iman edip sâlih amel işleyenler (bize yaklaşanlar)dır. İşte onlar var ya, kendilerine, yaptıklarının kat kat fazlasıyla mükâfat vardır ve onlar (cennette) yüksek makamlarda emniyet (ve huzur) içindedirler. [krş. 5/35; 10/18; 18/110]
Kur'an-ı Kerim
YanıtlaSilSebe suresi
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
252 1 Bir hurma da olsa sadaka verin. Zira, açlığı örter, günahı söndürür. Suyun ateşi söndürmesi gibi. Hz. Enes (r.a.)
252 2 Sadaka verin. Zira sizlerden biri bir lokma veya bir şey verirse, o şey, verdiği adamın eline geçmeden, Aziz ve Celil olan Allah'ın eline gider de, onu, sizlerden birinin bir tayı veya deve yavrusunu büyüttüğü gibi büyütür ve onu kıyamette kendisine verir.(Uyanık adamlar sadakayı hürmetle verir. Allah'a verdiğini bilerek.) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
252 3 Sadaka verin. Zira sadakada Cehennemden azatlık vardır. Hz. Enes (r.a.)
252 4 Sadaka veriniz ve hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Sadaka, her türlü hastalığı ve belaları defeder. Amellerinizi ve hasenatınızı artırır. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
252 5 Sadaka verin. Bir gün gelir ki, insan sadaka vermek için dolaşır, verecek adam bulamaz, Sadaka vermek istediği kimse, "Dün gelse idin alırdım. Ama bu gün ona ihtiyacım" yok der. Hz. Harise (r.a.)
252 6 Sadaka verin ey kadınlar. Zira sizin çoğunuz cehennem odunudur. Muhakkak ki sizler ekseriyetle şikayet edersiniz ve erkeklerinize küfran-ı nimette bulunursunuz. (Resulallah, bir bayram namazında kadınlara böyle hitap etmiştir) Hz. Câbir (r.a.)
252 7 Sizin arkadaşınızı kabir sıktı. Ve öyle sıktı ki, ondan birisi kurtulsaydı, muhakkak ki Sa'ad kurtulurdu. Sonra da Allah onu açtı. Hz. Câbir (r.a.)
252 8 Yemek yedirmek ve tanıdığına da tanımadığına da selam vermektir. (Bir kimse Peygamberimize islamiyetin ne türlüsü iyi? diye sormuştu) Hz. İbni Amr (r.anhüma)
252 9 Bir damla kan üzerinde bulunursa, iadesi lazımdır( namazın) Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
252 10 Hududları (cezaları) aranızda affedin. Zira bir had Bana ulaşırsa, onu uygulamak vacib olur. Hz. Amr İbni Şuayb (r.a.) dedesinden
252 11 Halka vaazı devam ettirin ve vaizi dinleyin. Bu, Allah'ın sevdiği dini en ziyade kuvvetlendiren bir husustur. Allah yolunda kınanmaktan da korkmayın. Ve ancak, divanına toplanacağınız Cenabı Haktan korkun. Hz. Ubeyd İbni Sahr (r.a.)
252 12 Cami kapılarında ayakkabılarınıza bakın (pislik var mı diye) Hz . İbni Ömer (r.a.)
252 13 Kur'an'a dikkat edin. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, Kur'an'ın insanların kalbinden çekilmesi o kadar çabuktur ki, bu, devenin ipinden kurtulmasından da daha kolay olur. Hz. Ebû Mûsa (r.a.)
252 14 Mekke'ye (hacca) gitmekte acele ediniz. Zira hiç biriniz başına ne hastalık veya ne iş gelecek önceden bilemez. (Ne mani çıkacağı bilinmez.) Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
252 15 Kalbler, bir hasır dokusundaki çubuklar gibi fitnelere maruz kalır. Öyle ki, hangi kalbe bir fitne sinerse, orada bir siyah leke hasıl olur. Hangi kalb de o fitneyi reddederse, orada beyaz bir nokta hasıl olur. Öyle ki kalb, beyaz bir bez misali bembeyaz olur. Ve yerler, gökler durdukça ona fitne zarar veremez. Diğer bulanık kalb ise, siyah bir taş gibidir. Yamuk veya ters bir bardağa benzer. Böyle kalb maruf tanımaz, bilmez. Münkeri yadırgamaz. Bildiği, ancak hevasının hükmettiği şeylerdir. Hz. Huzeyfe (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
253 1 Ameller, Pazartesi ve Perşembe günleri Allah'a arzolunur. Cuma günleri de Peygamberlere, ana-babaya, soya-sopa arzolunur. İyi amelle onlar ferahlanır, ve yüzlerinin parlaklığı artar. Öyle ise Allah'tan korkun da ölülerinizi üzmeyin. Hz. Abdul Gafur (r.a.) dedesinden
253 2 Ameller Pazartesi ve Perşembe günleri arzolunur. O günlerde Ben oruçlu iken amelimin arzedilmesini severim. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
253 3 Adem oğlunun amelleri her Pazartesi ve Perşembe günü arzolunur. Allah, merhamet edenlere merhamet, mağfiret dileyenlere de mağfiret eder. Yalnız, dargın olanları, kinleri ile başbaşa bırakır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
253 4 (Allah'ın rızasını kazandıracak işler yapmak suretiyle) kendinizi Allah'a arzedin. Zira, Aziz ve Celil olan Allah'ın rahmet esintileri vardır. Umulur ki, onlardan birisi size isabet eder de bir daha şekavet görmezsiniz. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
253 5 Bilin ki, Ben Allah'ın mü'minlere hediyesiyim. (Hidayetle gönderilmişim) Bir kavmi (müminleri) yükseltmeye, diğerlerini ise (müşrikleri) yere vurmaya memur edilmiştim. Hz. Ma'bed İbni Halid (r.a.)
253 6 İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Öğrendiğinizle amel edemezseniz, Allah, o ilimle sizi asla faydalandırmaz. Hz. Muaz (r.a.)
253 7 Kur'an-ı öğrenin ve onu başkalarına da öğretin. Feraizi de öğrenin ve onu da insanlara öğretin. Muhakkak ki Ben, dünyadan gidiciyim. İlim de gidicidir. Ve öyle bir zaman gelecektir ki, iki vâris, aralarındaki davayı halledecek adam dahi bulamayacaktır. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
253 8 İlim öğrenin. Onunla sekînet ve vakarı da öğrenin. İlim öğrendiğiniz zata karşı da saygılı olun. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
253 9 Kur'an-ı öğrenin. Onu yatmadan önce de okuyun. Şüphe yok ki, Kur'an-ı öğrenip okuyan ve tatbik eden, içi misk dolu bir dağarcık misalidir. Öyle ki kokusu her yere yayılır. Bilip te okumadan uyuyan ise, içi misk dolu, fakaz ağzı bağlı ve kokusu dışarıya sızmıyan bir dağarcık misalidir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
253 10 Kur'an-ı öğrenin ve okuyun. Muhakkak ki Allah, sizin her okuduğunuz harfe karşılık on sevab verecektir. Amma Ben, elif-lam-mim bir harfdir demiyorum. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
253 11 Kur'an-ı okuyun. Onu güzel okuyun. Tahkim edin, ona sahip olun, hüzünle okuyun. Muhammed'in (s.a.v) nefsi kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, insanların kalblerinden onun gidişi, hamile devenin ipinden boşanmasından daha süratlidir. Hz. Ukbe İbni Amir (r.a.)
253 12 İleride Kur'an-ı dünya için öğrenecek olanlar gelmeden önce, siz Kur'an-ı okuyun ve o sebeple cenneti talep edin. Bilin ki Kur'an-ı şu üç kişi öğrenir: Kur'an-ı öğrenmek için öğrenen, Kur'an-ı geçim kaynağı yapan ve bir de Allah için okuyan. Hz. Ebû Said (r.a.)
253 13 Kur'an-ı öğrenin, okuyun ve kolayınıza gelen yerleri okuyun. Muhammed'in (s.a.v) nefsi yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, onun unutulup gitmesi, bağlı devenin ipinden kurtulmasından daha çabuk olur. Öğrenin, bilin ki, kim bir gecede elli ayet okursa, o, gafiller listesine yazılmaz. Kim gecede yüz ayet okursa, abidler arasına yazılır. Kim gecede ikiyüz ayet okursa, ondan Kur'an davacı olmaz. Gecede beşyüz ila bin ayet okuyanlar ise, kendilerine cennette büyük makamlar ihsan edilmiş olarak sabahlar. Hz. Enes (r.a.)
YanıtlaSil28. İnsanlardan, yerdeki canlılardan, davar (ve sığır gibi)lerden de yine böyle türlü renklerde olanlar vardır. Kulları içinde, Allah’tan ancak âlimler/bilginler korkar. Şüphesiz Allah mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır. [krş. 39/9]
(Bu âyet-i kerîmede, Allah’tan ancak âlimlerin korktuğu bildirilerek onlar taltif edilmekle beraber onların sorumluluklarının büyük olduğuna da işaret edilmektedir. Çünkü Allah’ın yüceliğini gereği gibi bilip O’na saygı gösteren ve emirlerine uygun yaşayanlar gerçek âlimlerdir. Onlar, mü’minleri kıbleye yönelttiği gibi, ifade ettiği anlamıyla da tevhide yöneltirler. Bunu Allah’ın emirlerine müdahele eden, kısıtlayanların çizgisinde değil resûllerin gönderilme gayesi olan tevhid mücadelesini rehber edinerek yaparlar (16/36; 39/15-18). Diğer yönüyle de Allah’a saygı duymayan, emrine uygun yaşamayanlar, O’nun yüceliğini bilmeyenlerdir. O’nun hükmüne bağlı olanın yeri ise cennettir (bk. 79/40-41). İlim edinmeye gelince: İnsanın aklını, düşüncesini aydınlatan fen ilimleridir; gönlünü aydınlatan ise din ilimleridir. Sadece fen ilimleriyle beslenen insan hile, şüphe ve çıkarcılığa yönelir, menfaatperest olur (28/79). Sadece din ilimleriyle eksik kalınır, her ikisiyle birlikte insan yücelir ve mutluluğa ulaşır.)
29. Muhakkak ki Allah’ın kitabını okuy(up yolundan gid)enler, namazı dosdoğru kılanlar ve kendilerine rızık olmak üzere verdiğimiz şeylerden gizli ve açık olarak (Allah için) sarf edenler, asla durgunluğa (ve zarara) uğramayacak bir ticaret (bir kazanç) umabilirler.
Kur'an-ı Kerim
YanıtlaSilFatır Suresi
YanıtlaSilYARATMA
Yaratmanın Arapça karşılığı olarak İslâmî kaynaklarda en sık geçen kelime halktır; sözlükte “yaratmak, meydana getirmek, bir şeyden yeni bir şey icat etmek, imal etmek, ölçüp biçmek (takdir)” ve mecazen “yakıştırmak, uydurmak” gibi anlamlarda masdar, “yaratılmışlar, insanlar” mânasında isimdir. Aynı kökten hilkat “yaratılış, fıtrat, tabiat”, hâlik ve hallâk “yaratan”, mahlûk “yaratılan”, hulk/huluk “tabiat, huy, karakter, ahlâk” anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, halk ve hulkun aslında aynı mânayı ifade ettiğini belirttikten sonra Kur’an’dan örnekler vererek (eş-Şuarâ 26/137; el-Kalem 68/4) gözle görülebilen şeylerin dış yapıları, şekilleri ve sûretleri için halk; basîretle görülebilen psikolojik güçler ve karakter için hulk kelimesinin kullanıldığını söyler (el-Müfredât, “ħlķ” md.). Halk kavramı dinî terminolojide özellikle Allah’a mahsus olmak üzere “yaratmak, yoktan var etmek” şeklinde tanımlanır. İbn Sîde mutlak bir ifadeyle, “Allah bir şeyi halketti” denildiğinde bunun, “Yokken var etti” mânasına geldiğini belirtir (el-Muĥkem ve’l-muĥîŧü’l-aǾžam, IV, 388).
YanıtlaSilcilt: 43; sayfa: 325
[YARATMA - Mustafa Çağrıcı]
Hâlik ve hallâk kelimelerinin başında harf-i ta‘rif bulunduğunda sadece Allah için kullanıldığı belirtilir (Lisânü’l-ǾArab, “ħlķ” md.). Eski sözlüklerde halk kelimesinin aslî mânasının “takdir” (ölçüp biçmek) olduğu kaydedilir (İbn Sîde, IV, 389; Cevherî, eś-Śıĥâĥ, “ħlķ” md.). İlk sözlük yazarlarından Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî halk kelimesinin “ilk defa ortaya konan bir örneğe göre eşyaya yapı kazandırma” (inşâ) ve “olması istenen şeyin ölçülerini belirleme” (takdir) şeklinde iki anlama geldiğini söyler. Birinci anlama, “Biliniz ki halk da emir de Allah’ındır” (el-A‘râf 7/54), ikincisine, “Halkedenlerin en güzeli olan Allah yüceler yücesidir” (el-Mü’minûn 23/14) meâlindeki âyetler örnek gösterilir. Hz. Îsâ’nın İsrâiloğulları’na mûcize olarak çamurdan kuş biçiminde bir şey yapacağını söylediğine dair âyette geçen halk (Âl-i İmrân 3/49) “takdir” mânasındadır ve Îsâ’nın “yoktan ortaya çıkarmayı kastetmediği özellikle belirtilir (Lisânü’l-ǾArab, “ħlķ” md.). Râgıb el-İsfahânî’ye göre halk kavramı “bir şeyin ölçülerini belirlemek” veya “uydurmak, yakıştırmak” anlamıyla insanlara da nisbet edilebilir. Nitekim Mü’minûn sûresinde (23/14) halk ilk anlamda, “Siz putperestler, asılsız inançlar uyduruyorsunuz” âyetinde (el-Ankebût 29/17) ikinci anlamda kullanılmıştır (el-Müfredât, “ħlķ” md.). Nisâ sûresinde geçen (4/119), “O inkârcılar Allah’ın halkını mutlaka değiştirecekler” ifadesindeki “Allah’ın halkı” terkibini İbn Abbas, İkrime, Mücâhid gibi ilk müfessirler -halk kelimesinin fıtratla birlikte kullanıldığı âyeti (er-Rûm 30/30) delil göstererek- “Allah’ın dini” olarak yorumlamışlardır, Taberî de bu yorumu tercih etmiştir (CâmiǾu’l-beyân, IV, 282-285). Aynı terkip “Allah’ın hükmü” diye de açıklanmıştır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “ħlķ” md.). Şuarâ sûresindeki (26/137) “huluku’l-evvelîn” bazı kıraat âlimlerince “halku’l-evvelîn” şeklinde okunmuştur, bu kıraate göre terkip “öncekilerin uydurması, yakıştırması, eskilerin masalları (esâtîrü’l-evvelîn [krş. el-En‘âm 6/25; el-Enfâl 8/31; en-Nahl 16/24]) ve hurafeleri” (ehâdîs) mânasına gelir (Taberî, IX, 453; İbn Sîde, IV, 389). Son anlam için ihtilâk da kullanılır. Bu kelime müşriklerin Kur’an vahyine yönelik ifadelerinde yer almaktadır (Sâd 38/7).
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
254 1 Yakîni, Kur'an-ı öğrendiğiniz gibi, öğrenin ve Benim onu öğrendiğim gibi biliniz. (Yakin, görüyormuş gibi bilmek. Asıl iman budur) Hz. Serr İbni Yezid (r.a.)
254 2 İlimden istediğiniz kadar öğrenin. Vallahi onunla amel etmedikçe, ilim toplamakla ecir kazanamazsınız. Hz. Enes (r.a.)
254 3 Neseb ilminden, en az soyunuzu tanıyacak kadar öğrenin. Onları ziyaret etmek için bu kafidir. Arabcadan da, Kur'an-ı doğru okuyub anlıyacak kadar öğrenin. Bu yeter. Heyet ilminden de hiç olmazsa, kara ve deniz karanlıklarında, yolunuzu bulacak kadar öğrenin. Bu da yeter. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
254 4 Kur'an-ı öğrenin ve ğarâibini taleb edin. Onun ğarâibi, feraizdir (Miras ilmi). Feraiz onun hududlarıdır. Hududu da helal, haram, muhkem, müteşabih ve kıssalarıdır. Helalini helal, haramını haram kabul edin. Muhkemiyle amel edin. Müteşabihine inanın, kıssalardan da ibret alın. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
254 5 Nişan atmayı öğrenin. Kur'an-ı da öğrenin. Müminin en hayırlı zamanı, Allah'ı zikrettiği zamandır. Hz. Ebû Said (r.a.)
254 6 İlim kalkmadan önce ilmi öğrenin. Zira sizden hiç biriniz, yanındakine ne zaman muhtaç olacağını bilemez. Size ilim öğrenmek gerekir. Ve yapmacıklardan, bid'at yapmaktan, bir şeyi fazla eşelemekten de sakının. Ve size eskiye, esas köklere bakmayı tavsiye ederim. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
254 7 İlim öğrenin. Zira Allah için öğrenmek insana haşyet verir. Onu taleb etmek ibadettir. Onu müzakere tesbihtir. Ve ondan bahsetmek te cihaddır.(Deylemi'de ilaveten: Bilmiyene onu öğretmek sadakadır. Ehline bezletmek yakınlıktır. Zira o helalin ve haramın alamet yeridir. Cennet yolunun nurlanmış işaretleridir. Yalnızlık arkadaşı, vahşette enisi, halvetle konuşanı, darda ve genişlikte delili, düşmanlara karşı silahı, dostlar yanında zineti, gariplikte yakınıdır. Allah, onunla bir kısım kavmi yükseltir de Cennette önder kılar.) Hz. Muaz (r.a.)
254 8 Allah'a "Cübbül Hüzün" (Hüzün kuyusu) den istiaze edin. Dediler ki: "Cübbül Hüzün nedir Ya Resulallah?" Buyurdu ki, Cehennemde bir vadidir ki, Cehennem, her gün dört yüz defa ondan Allah'a sığınır. Oraya en çok, amellerle mürailik yapan, alimler girer. Muhakkak ki alimlerin Allaha en sevimsiz olanı, Emirleri ziyaret edenleridir. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
254 9 Hicretten itibaren 60 senesinin başındaki büyük hadiseden ve sübyanın başa geçmesinden Allah'a sığının. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
255 1 Allah'a sığının: Belanın zorlamasından, şekavetin erişmesinden, kaderin fena olmasından ve düşmanın sevinmesinden. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
255 2 Devamlı ikamet yerinizdeki kötü komşudan Allah'a sığının. Zira, çöldeki komşu senden ayrılır gider. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
255 3 Fakirlikten, yoksulluğa düşmekten, zilletten, hor olmaktan, zulmetmekten, zulme uğramaktan Allah'a sığının. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
255 4 Abdestin vesvesesinden Allah'a sığının. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
255 5 Nifak huşu'undan Allah'a sığının, Bu, bedeni huşuda, kalbi nifakta demektir. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
255 6 Allah'a sığının: Tamah edilmiyecek yerde ve şeyde tamah etmekten, ar ve ayıp olacak şeye düşürecek tamahtan ve hali, tamaha çevirecek tamahtan (olmayacak şeyi istemekten) Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
255 7 Okumuşların öğünmesinden Allah'a sığının. Onlarınki zalimlerin övünmesinden daha fenadır. Ve, öğünen alimden, Allah'a daha sevimsiz bir kimse yoktur. Hz. Enes (r.a.)
255 8 Cehennemden, kabir azabından, deccal fitnesinden ve ölüm ve hayatın fitnesinden Allah'a sığının. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
255 9 Gök kapıları gece yarısında açılır ve bir münadi şöyle nida eder: "Var mı dua eden, duası kabul edilsin.Var mı istiyen, isteği verilsin. Var mı belaya uğrayan, belası kalksın." Ve o zamanda dua eden hiç bir müslüman yoktur ki, duası kabul edilmesin. Yalnız, zina yapılmasına önayak olan kadın veya çok öşür alan (haksız olarak müstesna) Hz. Osman (r.a.)
255 10 Cennet kapıları Pazartesi ve Perşembe günleri açılır. Ve Allah (z.c.hz) leri kendisine hiç bir şeyi şirk koşmayan her müslüman kula, o iki günde mağfiret eder. Ancak, kardeşiyle araları gılli gışli olanlar mağfiret edilmez ve şöyle denilir: "Şu ikisinin araları düzelene kadar onları bırakın" Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
255 11 Ramazanda Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar bağlanır ve her gece bir münadi şöyle nida eder: "Ey hayır sahibi, hayrını yap. Ve ey şer sahibi, biraz geri dur." Hz. Ukbe İbni Ferkad (r.a.)
255 12 Allah'ın masnuatını (yarattıklarını) bir saat tefekkür etmek, bir gece ibadet etmekten daha hayırlıdır. Hz. Enes (r.a.)
255 13 Her şey hakkında tefekkür edin. Fakat Allah (z.c.hz)'nin Zatı hususunda tefekkür etmeyin. Zira, kürsi ile yedinci kat gök arasında yedi bin perde vardır. Ve Allah'ın şanı (manevi makamı) bunların üstündedir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
255 14 Allah'ın nimetleri hususunda (her şeyi) tefekkür edin. Yalnız Allah (z.c.hz)'lerinin Zatını tefekkür etmeyin. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle
YanıtlaSilSermayem tek kelime Allah Azze ve Celle.
Necip Fazıl Kısakürek.
Allah
Esmâü'l Hüsna sy.75.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
257 1 İyiliğin tamamı, aşikarede yaptığın ameli gizlide yapmandır. Hz. Ebû Amir El Eşari (r.a.)
257 2 Ribat (gözcülük ve kalbini gözetmek) kırk gündür. Bir kimse, bir şey satmadan, satınalmadan, kötü bir şey yapmadan (dünya işlerinden zaruri olanın dışında) kırk gün gözcülük ederse, anadan doğduğu gibi günahlarından temizlenir. Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
257 3 Tam bir selamlama, el tutup musafaha etmekle olur. (Dört elle) Hz. Ebû Ümâme (r.a.)
257 4 İslamiyetinizin tamamlanması, zekatınızı vermekle olur. Hz. Naciye İbni Hars (r.a.)
257 5 Nimetin tamamı, Cennete girmek ve Cehennemden kurtulmaktadır. Hz. Muaz (r.a.)
257 6 Kıyamet gününde Azameti Kibriyadan arz serili kalır ve bu arzda hiç kimseye ayağını bastığı yerden fazla bir yer düşmez. İlk çağrılacak Ben olurum. Ve Cebrail (a.s)'ı, Allah (z.c.hz)'lerinin sağında ayakta bulurum. Hayır Vallahi, nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki Cebrail (a.s) bu hadiseden önce Allah'ı görmedi. Ben derim ki: "Yarabbi Bu Bana geldi de senin tarafından Bana gönderildiğini söyledi." Cebrail ise o sırada sükut eder. Aziz ve Celil olan Allah buyurur ki: "Doğru söyledi. Ben onu Sana hacetin için gönderdim." Ben derim ki: "Yarabbi, Ben bir takım kullar bıraktım ki, çeşitli beldelerde Sana ibadet ettiler. Ve Seni vadilerde zikrettiler. Şimdi Senin nezdinden getireceğim cevaba intizar ediyorlar." Allah buyurur ki: "Ben onlar hususunda seni mahcub etmiyeceğim." İşte bu teminat, Allah Tealanın: "Umulur ki Rabbın Seni Makam-ı Mahmud'a eriştirir." Mealindeki kavlinde buyurduğu "Makam-ı Mahmud'un" ifadesidir. Hz Ali İbni Hüseyin (r.a.)
257 7 Allah yolunda cihaddan ve Onun sözlerini tasdikten başka hiç bir şeyin kendisini evinden çıkarmadığı ve Onun yolunda cihad eden kimse için Allah Teala şu hususu tekeffül etti; Ya o kimseyi (şehid olarak) Cennete dahil edecek, yahudda çıkmış olduğu evine ganimet ve derecelere nail ederek (gazi olarak) döndürecek. Hz .Ebu Said (r.a.)
257 8 Arkadaşın senin için güçlüğe katlandı. Yemek yaptı. Sen de "oruçluyum" diyorsun. Ye, sonra yerine bir gün tut. (Nafile oruçta) (Gönül gözetmek, müslümanlıkta, başta gelen işlerdendir.) Hz. Ebû Said (r.a.)
257 9 Kıyamet günü Ümmetler yetmişe tamamlanır. Biz, en sonuncusu ve en hayırlısı oluruz. Hz. Bekr İbni Hakim (r.a.)
257 10 Ümmetimde zelzeleler olur. Öyle ki, bu zelzelelerden onbin, yirmi bin, otuz bin kişi ölür. Allah, bu ölümü muttakilere öğüt, müminlere rahmet kafirlere ise azab kılar. Hz. Urve İbni Ruveym (r.a.).
257 11 Aranızda "Nübüvvet", Allah'ın istediği kadar sürer. Sonra onu, (Peygamberliği) kaldırmayı istediği zaman da kaldırır. Sonra, Allah'ın sürmesini murad ettiği kadar (otuz sene) "Nübüvvet yolunda halifelik" gelir. Sonra kaldırmayı istediği zaman onu kaldırır. Ve Allah'ın murad ettiği kadar devam eden "Şiddetli bir meliklik" idaresi gelir. Sonra, onu da kaldırmayı istediği zaman kaldırır. Sonra, "zorba bir idare" gelir. Sonra da "Nübüvvet yolu üzere bir hilafet" gelir. (Mehdi (a.s)ın zuhuru) Hz. Huzeyfe (r.a.)
karır.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
258 1 Ashabım için bir hatadır vaki olur. Allah (z.c.hz)'leri onların Benimle olan alakasından dolayı kendilerini mağfiret eder. Hz. Muhammed İbni Hanefiyye (r.a.)
258 2 Kıyametin önü sıra öyle günler olur ki, ilim kaldırılır. Cehil iner ve hercümerç ve ölüm çoğalır. Hz. İbni Mes'ud (r.a.)
258 3 Sizinle beni Esfer arasında sulh olur. Sonra onlar, muahedeyi bozarlar ve on iki bin kişilik, seksen fırkalık bir kuvvetle üzerinize yürürler. (Amik ovası hadisesi) Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
258 4 Dört fitne olacak: Kan mübah kılınacak, Kan ve mal mübah olacak, Kan, mal ve ırz mübah kılınacak ve dördüncüsü ise deccal fitnesi olacaktır. Hz. İmran İbni Husayn (r.a.)
258 5 Deccalin önü sıra hud'alı seneler olur ki; yağmur çok yağar, fakat nebat az our. Sadıkler tekzib olunur, yalancılar ise tasdik olunur. Haine itimad edilir, emin ise hain addedilir. Ve "Rüveybiza" söz sahibi olur. Denildi ki: "Ya Resulallah, Rüveybiza nedir?" Buyurdu ki, Kendisine itimad olunmayan ve kıymet verilmeyen kimselerdir. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
258 6 İnsanlar arasında ihtilaf ve tefrika olacak. Şu ve arkadaşları Hak üzerinde olacaklar. (Hz. Aliyi kastedierek) Hz. Kaab İbni Ucre (r.a.)
258 7 Altı hal vardır ki onlar vaki olduğunda ölümü temenni edebilirsiniz: Sefihlerin beyliği, Hükmün para ile satılması, Kanın istihlaf edilmesi, Zaptiyenin çoğalması, Akrabalığın kesilmesi, Kur'an-ı Kerim'i eğlence yapanların çoğalması ve Onun musiki yerine dinlenilmesi. Öyle ki, adamı mihraba, nağme dinlemek için geçirirler. Halbuki o adamın fıkıhtan haberi bile yoktur. İşte bu durumlarda ölümü istemekte haklı olursunuz. Hz . Abis el Gıfari (r.a.)
258 8 İlimde, birbirinize nâsih olun ve birbirinizden bir şey gizlemeyin. Zira, ilimde hiyanet, malda hiyanetten eşeddir. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
258 9 Lohusa kadın kırk gece bekler. Bundan önce temizlik görürse, temiz hükmü giyer. Kırk gün geçerse özürlü addedilir. Yıkanır ve namaza devam eder. Kan fazla gelirse, her namaza bir abdest alır. Hz. İbni Amr (r.anhüma)
258 10 Gökten yardım, zahmete göre, ve sabır da musibete göre iner. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
258 11 Kadın, şu dört şeyi için nikahlanır: Malı, Asaleti, Güzelliği ve Dini. Elin toprak olası, sen din sahibine bak. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
258 12 Olanca kuvvetinizle temizlenin. Zira Allah (z.c.hz)'leri islamiyeti nezafet üzere tesis etmiştir. Ve Cennete ancak nazif girer. Hz Ebu Hureyre (r.a.)
YanıtlaSilAshâb-ı Kirâm’ın Namaza Verdikleri Ehemmiyet
Sâdık Dânâ
2008 - Mart, Sayı: 265, Sayfa: 031
Misver bin Mahreme -radıyallahu anh-’den:
Ömer bin Hattab hançerlendikten sonra yanına geldim. Oradakilere:
– Durumu nasıl, dedim.
– Gördüğün gibi, diye cevap verdiler.
– Namazı hatırlatarak onu uyandırın. Namazdan daha önemli dahî olsa, başka bir şeyi hatırlatarak onu uyandıramazsınız, dedim.
– Ey mü’minlerin emiri! Namaz vakti geldi, dediler.
–Ha! Peki kalkayım, dedi.
İslâm’da namazı terkedenin durumunu düşündü. Yarasından kan aka aka namazını kıldı. (Taberânî)
Mesruk -radıyallahu anh-’dan:
Ebû Mûsâ el-Eş’arî ile birlikte bir yolculuğa çıkmıştık. Geceleyin, bir ekin tarlasında konakladık. Ebû Mûsâ -radıyallahu anh- gece kalkıp namaz kılmaya başladı. Öyle tatlı bir sesi, öyle güzel bir Kur’ân okuyuşu vardı ki! Dua âyeti geldiğinde dua şeklinde okuyordu. Namazdan sonra şöyle dua etti:
“Allah’ım! Sen her şeyden münezzehsin! Bizi selâmete ancak sen kavuşturabilirsin. Bizi emniyete ancak sen kavuşturabilirsin. Sana güveneni ve inananı seversin. Bizi her an murâkabe edensin. Murâkabe edildiğini unutmayanı da seversin. Sen Hakk’sın, doğru olanı seversin.”
Abdullah bin Ebûbekir -radıyallahu anh-’tan:
Ensardan birisi hurma zamanı Kuf vadisindeki bahçesinde namaz kılıyordu. Hurma yüklü olmaları sebebiyle dallar kırılmış yere sarkmıştı. Hurma ağaçlarına baktı. Bu kadar meyva hayretini mûcip oldu. Sonra namazda olduğunu hatırladı. Fakat kaç rekât kıldığının farkında değildi.
– Bu mal benim huzurumu kaçırdı, diyerek devrin halifesi hazreti Osman -radıyallahu anh-’a geldi ve meseleyi anlattı.
– Bu bahçemi bağışlıyorum. Hayır işlerinde kullanırsınız, dedi.
Osman -radıyallahu anh- bu bahçeyi elli bin dirheme sattı. Bundan sonra bu bahçeye “Hamsin” adı verildi. (Muvattâ)
Mücahid -radıyallahu anh- hazretleri, Ebû Bekir ve Abdullah bin Zübeyr -radıyallahu anhümâ-’nın namaz kılışlarını şöyle anlatıyor:
Onlar namaz kılarken, sanki bir direk gibi hareketsiz dururlardı.
İslâm âlimlerinin yazdığı üzere, İbn-i Zübeyr namazını Ebûbekir’den örnek alarak kılmış. O da Hazret-i Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’den gördüğü gibi kılmıştır.
Sabit -radıyallahu anh- diyor ki:
:
YanıtlaSil– Zübeyr oğlu Abdullah namaz kılarken, sanki ayakta dikili bir ağaç gibi dururdu. Kendini namaza öyle verirdi.
Bir başka zatta şöyle diyor:
– İbn-i Zübeyr secdeyi öyle hareketsiz ve uzun yapardı ki, kuşlar gelir, omuzuna konardı. Bazan öyle uzun rükû ederdi ki, bütün gece rükû ile geçerdi. Bazan da secdeyi uzatır, bütün geceyi secde ile geçirirdi.
İbn-i Zübeyr hazretleri, yapılan bir saldırıda evde namaz kılıyordu. Atılan şey mescidin kapısına çarptı. Duvardan sıçrayan bir parça da İbn-i Zübeyr -radıyallahu anh-’ın, boğazı ile sakalı arasına çarptı. Buna rağmen o, ne namazını bozdu ne de rukûunu ne de secdesini kısalttı. Bir keresinde namaz kılarken, Haşim isimli oğlu yanında yatıyordu. Tavandan bir yılan atıldı, oğluna sarıldı. Çocuk feryat etmeğe başladı. Ev halkı yetiştiler. Bir gürültü koptu, yılanı öldürdüler. İbn-i Zübeyr namazı sükûnetle kılmağa devam etti. Selâm verdikten sonra:
– Gürültüye benzer bir şeyler işittim, neydi o, buyurdu. Hanımı:
– Allah sana acısın! Çocuğun ölüyordu. Senin haberin olmadı mı, dedi.
Buna karşılık İbn-i Zübeyr hazretleri şöyle dedi:
– Allah hayrını versin! Eğer namazda başka şeylerle ilgilenseydim, namaz nerede kalırdı.
Hazret-i Osman -radıyallahu anh- bir suikast sonucu hançerle yaralandıktan sonra, sürekli kan kaybetmeye başladı. Ve komaya girdi. Bu durumda dahî namaz vakti geldiği söylenince kendine gelmiş, namazını kılmış şöyle demişti:
– Namazı terkedenin İslâmda yeri yoktur.
.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
256 1 Allah (z.c.hz)'lerinin mahlukatını tefekkür edin. Allah'ın Zatını tefekkür etmeyin. Yoksa helak olursunuz. Hz. Ebû Zerr (r.a.)
256 2 Mahlukatını tefekkür edin. Yaradanı tefekkür etmeyin. Zira Onu hakkıyla bilmeye sizin gücünüz yetmez. Hz. İbni Abbas (r.anhüma)
256 3 Sana nefsin fetva verir. Elini göğsüne koy. O, helali görürse sükunete erişir. Haramda ise muzdarip olur. Sana şüphe veren şeyden kaç, Müftü fetva verse de. Muhakkak ki mü'min küçüğü, büyüğe düşmek korkusundan dolayı bırakır. Hz. Osman İbni Ata (r.a.)
256 4 Ümmetim yetmiş fırkaya ayrılır. En fenası umuru diniyye hususunda kendi fikirleriyle hüküm verir de, haramı helal, helali haram sayarlar. Hz. Avf İbni Malik (r.a.)
256 5 İnsanın cemaatle kıldığı namaz, yalnız kıldığı namaza göre, yirmibeş derece efdaldir. Hz. Enes (r.a.)
256 6 Yahudilerle mukâtele eder ve onlara musallat olursunuz. Öyle durum olur ki, onlardan biri bir taşın arkasına gizlendiğinde, taş şöyle der: "Ey Allah'ın kulu, şu arkamdaki yahudidir. Onu öldür." Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
256 7 Benim için şu altı şeyi deruhde edin, Bende size Cenneti deruhde edeyim: Sizden biri konuşursa yalan söylemesin. Vaad ettiğini yapsın. Emanet edildiğinde ona hiyanet etmesin. Gözüne sahip olsun. Eline sahip olsun ve bacak arasına hakim olsun. Hz. Enes (r.a.)
256 8 Eceller Şaban'dan Şaban'a tesbit edilir. Öyle olur ki, bir kimse evlenir, çocuğu olur. Halbuki künyesi ölüler defterindedir. Hz. Osman İbni Muhammed (r.a.)
256 9 Hırsızın eli, çeyrek altın ve daha fazla çaldığında, kesilir. (On dirhem) Hz. Âişe (r. anha)
256 10 Allah (z.c.hz)'lerine, ehli masiyete buğz etmek suretiyle yaklaşın. Ve kendilerini asık suratla karşılayın. Allah (z.c.hz)'lerinin rızasını, onları kızdırmakta arayın ve kendilerinden uzaklaştırarak Allah'a yaklaşın. Hz. İbni Mes'ud (r.anhüma)
256 11 (Cuma günü) mescidin kapısına melaike oturur. Ve imam minbere çıkıncaya kadar gelen cemaati yazarlar. İmam minbere çıkınca sahifeler kapatılır. Kalemler kaldırılır ve melekler cemaat için şöyle söylerler: "Allahım, eğer hasta ise ona şifa ver. Eğer sapıtmışsa ona hidayet ver. Eğer fakirse onu zengin kıl." Hz. İbni Amr (r.anhüma)
256 12 Deyiniz ki: "Allahım: Kulun ve Resulun Muhammed (s.a.v) senden neyi istedi ise, bizde Senden onu isteriz. Kulun ve Resulun Muhammed (s.av.) Sana neden sığındı ise biz de ondan sığınıırız." Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
256 13 Kıyamet yaklaştığında yıldırımlar çok olur. Öyle ki, bir adam kavmine gelir de şöyle der: "Dün aranızda kime yıldırım isabet etti?" Cevap verirler: "Falan, falan ve filana yıldırım çarptı." Hz Ebu Said (r.a.)
aze etmez.
YanıtlaSilARAMA
Kelime ara veya sayfa getir:
Kelime
SayfaAra
Sayfa Sıra Hadis-i Şerif Ravi
259 1 Birbirinize hediye verin ki, muhabbetiniz artsın. Ve hicret edin ki, evlatlarınızı şerefe vâris edesiniz. Kerim adamların kusurlarına da bakmayın. Hz. Âişe (r. anha)
259 2 Birbirinize hediye verin. Zira hediye, dostluğu artırır. Ve gıllı gışi giderir. Hz. Ümmü Hakim (r.a.)
259 3 İlim öğrendiğinize karşı da, öğrettiğinize karşı da mütevazi olun. Ulemanın cebabirinden (zorlayıca) olmayın. Yoksa cehliniz ilminizi söndürür. Hz. Ebû Hüreyre (r.a.)
259 4 Tevazu edin ve fıkara ile hem meclis olun. Böylece, Allah'ın indinde kıymetiniz olur. Ve kibirden çıkarsınız. Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
259 5 Allah uğrunda ikişer ikişer kardeş olun. Hz. Abdurrahman İbni Uveym (r.a.)
259 6 Abdest al, yıka, uyu, sabaha gusl edebilirsin. (Sabah namazını kaçırmayacak bir şekilde.) Hz. İbni Ömer (r.anhüma)
259 7 Mehirlerinizde kolaylık gösterin. Zira, adam kadına fazla mehir verirse, nefsinde, bu sebeble bir adavet meydana gelebilir. Hz İbni Ebi Habib (r.a.)
259 8 Şu üç şey bir adamda olursa, onların sebebiyle o kimse, imanın tatlılığını bulur: Allah ve Resulünü herşeyden ziyade seviyor olmak. Bir adamı Allah rızası için sevmek. Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra, küfre dönmekten, ateşe düşmek kadar korkmak. İşte bu kimse imanın tatlılığının farkına varır. Hz. Enes (r.a.)
259 9 Üç dua red olmaz: Babanın evladına duası, oruçlunun duası ve misafirin duası. Hz. Enes (r.a.)
259 10 Şu üç şey her şeye şifadır, yalnız ölüme yoktur: Sinameki, kimyon (üçüncüsünü ravi unutmuş) Hz. Enes (r.a.)
259 11 Şu üç şey imanın esasındandır: "La ilahe illallah" diyenden el çekmek. Biz bunu diyene bir günahı sebebiyle, küfür isnad edemeyiz ve bir amelinden dolayı da islamiyetten çıkaramayız. "Cihad" Bu, Allah (z.c.hz) lerinin Beni baas etmesinden itibaren, deccal ile olan harbine kadar devam edecektir. Cihada alimin adaleti de, zalimin zulmu de mani olamaz. (Yani başımızdakier zalim. Ben onun bayrağı altında harp edemem yok) "Kaderin hepsine" (Hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna)" iman etmek. Hz. Enes (r.a.)
259 12 Şu üç şey ümmetimden ayrılmaz: Soy-sopla iftihar, ölü arkasından bağırıp çağırmak, yıldızdan yağmur beklemek. (Yıldızın vaziyetinden yağmur beklemek) Hz. Enes (r.a.)
259 13 Üç şey vardır ki, onları yapmak, kimseye helal olmaz: Bir kimsenin, bir kavme imam olduğu halde duayı kendisine tahsis etmesi. Bunu yaparsa hiyanet etmiş olur. Bir evin içerisine müsaadesiz bakmak. Destursuz eve girmek gibi olur. İdrar sıkıştırırken, hafiflemedikçe namaz kılmak. Hz. Yezid İbni Surayh (r.a.)
Makale Tavsiye EtMakale Yazdır
YanıtlaSilÖlüm Korkusunu Aşmak
Cafer Durmuş
2008 - Mart, Sayı: 265, Sayfa: 042
Cenâb-ı Hak, hayatın her safhasında ihtiyaç duyacağı hissiyâtın nüvesini insana zerk etmiş ve birbirine benzeyen, benzemeyen unsurların ahenkle idâresini ona ilham etmiştir. Şu halde içimizdeki ebediyet arzusuyla hayata tutunma isteğini nasıl dengeleyeceğiz? Şefkat ve merhametle hamiyetperverliği nasıl telif edeceğiz? Fert ve millet olarak bizi biz yapan değerlerimizi nasıl ve ne ölçüde besleyebiliriz?
Çanakkale Destanı’nın konuşulduğu bir ayda bu sorular etrafında dolaşıyorum. Düşünüyorum ki, o mahşeri yaşayanlar da sizin bizim gibi insanlardı. Geride sevdiklerini bırakıp cepheye koşan gencecik fidanlardı. O günler ki, bir millet ölüm kalım mücadelesi verdi. Yok olmanın eşiğinden hayata yeniden tutundu...
Şimdi kitaplarda okuduğumuz bu sahnelerin nasıl oluştuğunu, hangi saiklerin insanları akın akın cepheye koşturduğunu makul ve anlaşılır sebeplerle izah etmemiz gerekir diyorsak. O aziz hatıraları büyükten küçüğe, bu günden yarınlara aktarmamız gerektiğine inanıyorsak hadiselerin maddî boyutuna yön verdiği açıkça belli olan manevi sebepler üzerinde düşünüp konuşmamız gerekiyor. Çünkü ortada bu günkü kuşaklara açıklanması gereken bir durum var. O günün en son teknolojisiyle donatılmış ordulara karşı, inancından başka pek az imkanlara sahip bir milletin galibiyeti var.
İşte bu noktada Kur’ân-ı Kerim yetişiyor imdadımıza. O bize fertleri ve toplumları zor zamanda ayakta tutan değerleri öğretiyor. Aslında iki cihanda muzafferiyetin anahtarını veriyor. Kardeşlik, fedakarlık, affedicilik ve merhamet damarlarının beslenmesi kadar, şecaatin de canlı olmasını işaret ediyor: Onun gül kokulu ayetlerinden Peygamberimiz'in uygulamalarına çıkan bir yol buluyoruz.
Tevbe sûresinde şöyle buyrulur: “Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu (söz) Allah’ın üzerine bir borçtur. (Allah) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da (mü’minlere böyle söz vermiştir.) Kim Allah’tan daha çok sözünde durabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alış verişinizden ötürü sevinin. Gerçekten bu, büyük kazançtır.
YanıtlaSil(Bu alış verişi yapanlar): tevbe eden, ibadet eden, hamd eden, seyahat eden, rüku eden, secde eden, iyiliği emredip kötülükten men eden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını koruyan, (onları çiğnemeyen) insanlardır. O mü’minleri müjdele.” (Tevbe 9/111-112)
“Kim daha yararlı iş işleyecek diye denemek üzere ölümü ve hayatı yarattığı” (Bkz, Mülk 67/2) beyânıyla ölümle hayat arasındaki esrârengiz yakınlığa dikkat çeken Rabbimiz, konumuzu teşkil eden âyetlerde buna farklı bir ufuk açıyor; can ve malda insanın kendisine mâl ettiği sahiplik duygusunu yeniden değerlendirmesini istiyor. Satma ve satın alma gibi beşerî ilişkilerle misallendirerek, bu iki metaın gerçek değerini nasıl, nerede bulacağını duyuruyor.
Rûhu’l-Beyân’da belirtildiğine göre; Akabe biatına katılan Medine’li mü’minler Rasûlullah (s. a. v)’e “Rabbin ve kendin için dilediğin şartı koş” dediler.
Efendimiz de; “Rabbim için O’na ibadet etmenizi ve hiçbir şeyi ortak koşmamanızı, kendim için de canlarınızı ve mallarınızı koruyup savunduğunuz gibi beni de koruyup savunmanızı şart koşuyorum” buyurdu. Bunun karşılığında bize ne var, diyen Abdullah bin Revaha’ya “cennet” cevabını verdi.
Oradakiler; bu ne karlı alış veriş diye sevinçlerini ızhar ettiler ve bu anlaşmayı ne fesh ederiz, ne de bozarız dediler. Bunun üzerine açıklamakta olduğumuz âyet-i kerime nâzil oldu.
Burada mal ve canın “cennet karşılığında” değil de, “cennet kendilerinin olmak üzere” satın alınacağının buyrulması, verilecek mükafatın mutlaka va’dedilenlere ulaşacağını belirtmek içindir. Nitekim tefsirde belirtildiği üzere; ayette bahsedilen alış verişte hakiki manada alıcı ve verici yoktur. Çünkü nefisleri ve malları yaratan Allah Teâlâ’dır ve bunların evvelde, ahirde sahibi O’dur. Belki bunlarda insana geçici bir tasarruf hakkı vermiştir, hepsi bu kadar. O, kulların bu hakkı kendi hür iradeleriyle rızası uğruna kullanmalarını murad etmektedir.
Elmalılı Hamdi merhumun belirttiğine göre, Allah Teâlâ bu temsîlî akdin şerefini kullarına bahşetmiş ve ayetteki teşviki, zengin bir velînin velâyeti altındaki fakir sabîye sermaye temin ederek onu ticarete sevk etmesine benzetmiştir. Öyle merhametli bir veli düşünün ki, sabîye sermaye verip aldırdığı metaı, kat kat fazlasını vererek münhasıran kendisi satın alıyor.
YanıtlaSilMü’minler o erlerdir ki; mallarını ve canlarını Allah uğrunda ortaya koyarlar. Mukaddesâtın muhafazası söz konusu olduğunda bunları feda etmekten çekinmezler. Savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Eşya içinde kendinden değerlisi tasavvur edilemeyen ve gözden çıkarıldığında geri dönüşü olmayan canı Allah uğruna vermekte tereddüt etmezler ki, işte onlara “müjdeler olsun” buyruluyor. Bu tebşîrâtın Kur’ân-ı Kerim’den önce Tevrat ve İncil’de var olduğu teyit ediliyor.
Müjdeler olsun onlara ki, aynı zamanda tevbe ve ibadet ederler, hamd edicidirler. Hâdiseleri ibret nazarıyla izlemek niyetiyle veya Allah’ın dinini tebliğ etmek üzere seyahata çıkarlar yahut oruç tutarlar. İyiliği teşvik edip, kötülükten sakındırırlar. Allah’ın koyduğu sınırların muhafazasında titizdirler. Çünkü onlar nefse ağır gelen ibadet ve taati sahiplenerek belli bir olgunluğa ermişlerdir. Mal ve canın hakikatte kime ait olduğunu idrak etmişlerdir. Demek ki ancak o şuura erişenlere, bunları Allah yolunda feda etmek giran gelmiyor. Aksi durum ise, kişiyi âriyeten kendisine verilen emanetleri kaybetme endişesine sevk ediyor. Bu da normal insanda bulunması gereken duyguları kaybettiriyor. Korkaklık ve hasislik gibi illetlerin zuhûruna sebep oluyor.
İmkan olsa da, İslâmî umdelerin hakikatini dünyaya duyurabilsek. İnsanlar gerçekleri ön yargılarından sıyrılarak dinlese. O zaman anlaşılacak ki, milletlerin var olma ve mevcudiyetini koruma refleksleri adına geliştirip uyguladıkları savunma stratejilerinin en masumu Müslümanlara aittir. Bir daha görülecek ki, adının anılmasından korkulan cihad, temelde inancı ve vatanı uğruna malını, canını ortaya koymaya dayanır. Çünkü İslam’ın vatanı ve dini muhafaza için yola çıkan insanı sıkı sıkıya bağlayan kuralları var. Efendimiz’in dünyayı Müslümanlara dar etmeye çalışan müşriklere karşı gönderdiği yiğitlere açıkça tembihatı var. O, küçük cihad olarak tarif ettiği can pazarına çıkan her mü’mine duygularını, aklı ve imanıyla kontrol etmesini emrediyor.
Konumuzu teşkil eden âyetlerin, Allah’ın kendileriyle akitleştiği kâmil mü’minleri tarif ettiğini söyleyebiliriz.
OKU - DÜŞÜN
Kur’ân-ı Kerim insana değerini bilme fırsatı veriyor. Buna göre hayatına çeki düzen verme imkanı tanıyor. Yüce Kitap’tan her gün okumayı itiyat edindiğim kadarını tilavet ederken şu âyet-i kerimeye gelince, onu ilk defa okurcasına heyecanlandım:
YanıtlaSilBaktım ki, Rabbimiz “Allah, iman edenleri savunur,” (Hac 22/38) buyuruyor. Bunu okuyunca gizli bir güç sanki bana “Dur!” dedi. Dur ve düşün!.. İstikametin doğruysa, O’nun rızası dairesince yaşıyorsan, Allah yaptıklarında seni savunur. Olabilecek küçük hatalarını âdetâ tashih ederek sana yardım eder…
İnsanlar, mevki ve güç sahibi bir fânînin “Yürü, ben arkandayım” demesine itimat edip, bundan cesaret bulurlar. Halbuki mü’minlere “sizi ben müdafaa ederim” buyuran Allah Teâlâ’dır.
O’nun himayesini hissetmek istiyorsan, mü’min sıfatını hak etmeye bakmalısın.
YanıtlaSilCEBRÂİL
جبرائيل
İlâhî emirleri meleklere ve peygamberlere ulaştıran vahiy meleği.
Müellif:
YUSUF ŞEVKİ YAVUZ, ZEKİ ÜNAL
Yahudi ve hıristiyan kaynaklarında Gabriel şeklinde geçer. “Güçlü insan” anlamındaki geber ile “Tanrı” mânasındaki el kelimelerinden oluşan Gabriel’in Keldânî veya Süryânî menşeli olduğu kabul edilir. Kelime Yunanca ve Latince’ye de aynı şekilde geçmiştir.
Cebrâil Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta büyük meleklerden olup Kitâb-ı Mukaddes’te ismi geçen üç melekten biridir. Adından ilk defa Daniel kitabında (8/15-26, 9/21-27) söz edilir. Ahd-i Atîk’te ve apokriflerde verilen bilgilere göre Cebrâil altı melekle birlikte Tanrı’nın huzurunda sol tarafta durur, azîzlerin duasını O’na iletir, cennete nezaret eder; birinci semanın hâkimidir; en önemli şefaatçidir. Kötüleri yok eder, şeytanları ateş fırınına atar ve tabii güçleri yönetir (Tobit, 12/15; Enoch, 9/1, 9-10, 20/7, 40/1-9, 54/6; Hezekiel, 9/3, 10/2). Yahudilik’te Cebrâil, Tanrı’nın buyruklarını yaratıklara bildirip elçilik görevi yapan bir melektir, aynı zamanda adalet ilkesidir. Hz. Yûsuf’u kardeşlerine götürmüş, Hz. Ya‘kub’la güreş tutmuş, Mîkâil ile birlikte Hz. Mûsâ’nın defnedilişine katılmıştır (IDB, II, 333; Davidson, s. 119).
Ahd-i Cedîd’de ise Cebrâil’den iki defa söz edilir. Bunlardan birinde Hz. Zekeriyyâ’ya görünerek ona “Tanrı’nın önünde duran Cebrâil” olduğunu söylediği ve Hz. Yahyâ’nın doğacağını haber verdiği, diğerinde Hz. Meryem’e görünerek ona Hz. Îsâ’yı müjdelediği anlatılır (Luka, 1/11-20, 26-38). Hıristiyanlığa göre de Cebrâil, peygamberlere insan şeklinde görünerek Tanrı’dan vahiy getiren büyük bir melektir (Ahmed Abdülvehhâb, s. 38-48).
İslâm dininde Cebrâil Hz. Peygamber’e ilâhî emirleri bildiren vahiy meleğidir ve dört büyük melekten biridir. Arapça’da vahiy meleği değişik kelimelerle ifade edilmekle birlikte en meşhurları Cebrâîl, Cebreîl, Cebrîl, Cibrîn ve Cibrîl’dir. Müslüman dilcilerin çoğu, muhtemelen hadis mecmualarındaki bazı rivayetlere (Müsned, V, 15-16; Buhârî, “Tefsîr”, 2/6, 16/1) dayanarak Cebrâil’in, “Allah’ın kulu” anlamına gelen İbrânîce asıllı bir kelime olduğunu kabul ederken bazıları da “Allah’ın gücü” demek olan Arapça ceberûtullah tamlamasından geldiğini ileri sürmüşlerdir. Cebrâil’in “kuvvet” mânasına gelen cebr ile alâkası dikkate alınarak bu anlamı da kapsadığı düşünülebilir.
Cebrâil Kur’ân-ı Kerîm’de Cibrîl, Rûhulkudüs, Rûhulemîn, Rûh ve Resul şeklinde beş değişik isimle ifade edilir. İlgili âyetlerde belirtildiğine göre Cebrâil karşı konulamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir; “arşın sahibi” nezdinde çok itibarlıdır ve meleklerin kendisine mutlaka itaat ettiği şerefli bir elçidir (en-Necm 53/5-6; et-Tekvîr 81/19-21). Hz. Meryem’e normal bir insan şeklinde görünerek rabbinin elçisi olduğunu ve ona temiz bir erkek çocuğu bağışlamak için geldiğini söylemiş (Meryem 19/17-19), Hz. Îsâ doğduktan sonra Allah’ın emriyle ona destek olmuş, Hz. Peygamber’e Kur’ân-ı Kerîm’i vahyedip öğretmiştir. Hz. Peygamber onu bir kere “açık ufuk”ta, bir kere de “sidretü’l-müntehâ”da aslî hüviyetiyle görmüştür. İnkârcılara karşı Hz. Peygamber’in dostu, müminlerin destekleyicisidir. Kadir gecesinde meleklerle birlikte yeryüzüne iner, âhirette insanlar hesaba çekilirken mahşerde saf saf dizilen meleklerin yanında bulunur (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, s. 163, 326).
Cebrâil hadislerde Hz. Peygamber’e vahiy getiren, Kur’an’ı öğreten ve değişik konularda hükümler bildiren, Resûl-i Ekrem’e, hatta bazan ashaba insan şeklinde görünen bir melek olarak sık sık anılır. İlgili hadislere göre Cebrâil dünyada ve âhirette Allah ile kulları arasında elçidir; hem meleklere hem peygamberlere ilâhî emirleri tebliğ eder, bu sebeple de Allah’la vasıtasız konuşur (Müsned, II, 267; III, 230; Buhârî, “Tevḥîd”, 33). İlk defa Hira dağında, bütün ufku kaplamış ve bir taht üzerinde oturmuş halde Hz. Peygamber’e gelip aslî sûretinde görünmüş, onu kuvvetle sıkarak okumasını istemiş, böylece ilk vahyi getirmiştir (Buhârî, “Taʿbîr”, 1, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 7; Müslim, “Îmân”, 257, 258). Mi‘racdan önce Hz. Peygamber’in kalbini “hikmet”le doldurmuş, bu sayede Peygamber’in cismi ruh gibi hafiflemiş ve bu mûcizevî yolculukta ona aslî sûretinde ikinci defa görünmüş, melekût âlemi hakkında bilgiler vermiştir (Müsned, I, 257; Buhârî, “Ṣalât”, 1; “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6).
YanıtlaSilHadislerde Cebrâil’in zaman zaman güzel bir insan şeklinde, birkaç defa da Dihye b. Halîfe adlı sahâbînin sûretinde Hz. Peygamber’e gelerek onu abdest, namaz, kurban, hac gibi ibadetlerin mahiyeti ve uygulama şekilleri hakkında eğittiği, itikadî, fıkhî ve ahlâkî konularda açıklamalarda bulunduğu, ashaptan bazılarının da bunların bir kısmına şahit olduğu rivayet edilir (Müsned, II, 325; IV, 129, 161; Müslim, “Mesâcid”, 166, 167). Hatta Medine’de Hz. Peygamber’in huzurunda otururken görüldüğü yer, daha sonra “makam-ı Cibrîl” diye anılmıştır. Cebrâil özellikle ramazan aylarında her gece Resûlullah’a gelerek nâzil olan âyetleri baştan sona kadar onun ağzından dinlerdi. Hz. Peygamber’in vefat ettiği yıl bu işi iki defa tekrarlamıştır (Müsned, I, 288, 325; Buhârî, “Ṣavm”, 7). Yine hadislerde belirtildiğine göre Cebrâil, yahudilerin sorularına cevap vermede, inkârcılara karşı gerçek bir peygamber olduğunu ispatlamak için mûcizeler göstermede Hz. Peygamber’e yardımcı olmuş (Müsned, III, 108, 113), insan şekline girip müslümanlarla birlikte bazı savaşlara katılmış, kâfirleri hicveden şair Hassân b. Sâbit’e şiirlerinde ilham vermiştir (Müsned, IV, 286; VI, 56; Buhârî, “Meġāzî”, 17; Müslim, “Feżâʾil”, 46, 47). Hz. Peygamber, Cebrâil’in Allah nezdindeki üstün mertebesini dikkate alarak dualarında “Cibrîl’in rabbi” ifadesini kullanmış ve bir anlamda onunla tevessülde bulunmuştur (Müsned, VI, 61, 156; Nesâî, “Sehv”, 88). İslâmî gelenekte Cebrâil’in adı anılınca ona salâtüselâm getirmek dinî terbiyenin bir gereği sayılmıştır.
Tefsir, hadis şerhi, siyer, tasavvuf, tarih, kelâm, felsefe kitapları vb. İslâmî kaynaklarda Cebrâil’in isimleri, nitelikleri, görevleri, insan şeklinde görünüşü ve üstünlüğü gibi konularda geniş bir literatür oluşmuştur. Bu kaynaklarda Cebrâil Kur’ân-ı Kerîm’deki isimleri yanında Rûhullah, Hâdimullah, er-Rûhu’l-a‘zam, el-Aklü’l-ekrem, en-Nâmûsü’l-ekber, el-Aklü’l-fa‘‘âl, Vâhibü’s-suver, Hâzinü’l-kuds, Tâvûsü’l-melâike” gibi unvanlarla da anılır. Aynı kaynaklarda ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’deki isimlerinin mânaları açıklanmıştır. Buna göre o, karşısında durulmayacak üstün güce ve zaruri bilgilere sahip olduğu için Cibrîl, saygı duyulması gereken üstün bir mevkide bulunduğu veya dinî hayatın gerçekleşmesinde önemli rol oynadığı yahut latif olduğu için Rûh, ilâhî buyrukları tahrif etmeden Hz. Peygamber’e ulaştırdığı için Rûhulemîn, insanların mânevî açıdan temizlenmesini sağlayan vahyi getirdiği veya hiç günah işlemeyen tertemiz bir kul olduğu için Rûhulkudüs diye nitelendirilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, s. 411; Fahreddin er-Râzî, XXIV, 166; Âlûsî, I, 317; Elmalılı, I, 432).
YanıtlaSilİslâmî kaynaklara göre Cebrâil, arşı taşıyan ve “mukarrebîn” adı verilen meleklerdendir. Emrinde arşın çevresinde bulunan meleklerden bir ordu vardır. Mükemmel bilgilere ve tasavvur edilemeyecek derecede üstün güce sahiptir. Nurdan yaratılmış olup görünüşü son derece güzeldir. Mânevî bir varlık olmasına rağmen Cebrâil’i cismanî varlık şeklinde tasvir eden bir kült oluşmuştur. Buna göre onun yüzü beyaz, saçı mercan gibidir. İnci ve yâkutlarla süslenmiş olan yeşil renkli 600 kanadı vardır. Her bir kanadı arasındaki mesafe doğu ile batı arasındaki mesafe kadardır. Başında beyaz sarık vardır. Bedir Gazvesi’ne sarı renkli bir sarıkla katıldığı görülmüştür. Makamı yedinci kat gökteki sidretü’l-müntehâdır. Allah nezdinde üstün makam sahibi olmasına rağmen O’nu göremez. En son ölecek ve âhirette ilk dirilecek varlıklardandır. Son derece süratli hareket eder. Hz. Muhammed dışında hiçbir peygamber onu aslî şekliyle görmemiştir. Resûlullah’a peygamberliği süresince 26.000 defa vahiy getirmiştir. İslâmî kaynaklarda Cebrâil’in eski peygamberler ve kavimleriyle ilgisine dair bilgiler de vardır. Buna göre Cebrâil Hz. Âdem’e harfleri ve ziraatçılığı öğretip onu Mekke’ye götürmüş, Hz. Nûh’a gemi yapımında yardımcı olmuş, Lût kavmiyle diğer isyankâr ümmetleri çeşitli felâketlere uğratmış, Hz. İbrâhim’i ateşten korumuş, Hz. Mûsâ’ya Mısırlı sihirbazlar karşısında yardım etmiştir. Aynı kaynaklarda Cebrâil’in, kıyamette amellerin tartılmasına nezaret edip Allah ile yaratıkları arasında elçilik görevini sürdüreceği söylenir. Müslüman müelliflerin verdiği bu bilgilerin bir kısmının Hz. Peygamber’e isnat edilen, ancak muteber hadis mecmualarında yer almayan rivayetlere, bir kısmının ise İsrâiliyat’a dayandığı kabul edilmektedir.
Cebrâil’in mahiyeti ve sahip olduğu niteliklerin yorumuyla ilgili spekülasyonlar tam bir skolastik görünüm arzetmektedir. Meselâ kelâmcılar başta olmak üzere birçok İslâm bilgini, Cebrâil’in Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrâhim’le (İbnü’l-Cevzî, IV, 127) Hz. Meryem’e normal insan şeklinde, pek çok hadiste de (Reşîd Rızâ, IX, 163) Hz. Peygamber’e ashaptan Dihye b. Halîfe veya tanınmayan güzel bir “A‘râbî” sûretinde görünmesini (temessül) dikkate alarak onun çeşitli şekillere girebilen ve peygamberler dışındaki insanlarca da görülebilen “latif cisim” türünde bir varlık olduğunu kabul etmişlerdir. Bununla birlikte onun, “yerle göğün arasını dolduracak kadar büyük olan 600 kanatlı bünyesi”nin nasıl olup da bir insan bedeni halini alacak kadar küçülebildiği konusu izaha muhtaç görülmüştür. İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî, Cebrâil’in insan şekline bürünmesi anında insan bünyesinden fazla olan kısımlarının Allah tarafından yok edilip sonra tekrar iade edildiği veya Cebrâil’in aslî bünyesinde bir değişiklik olmayıp sadece onu görenlerin gözünde insana benzer bir varlığın canlandığı görüşündedir. Çünkü Cebrâil farklı şekle girmekle kendine has meleklik vasfı değişmez (bk. Süyûtî, Şerhu Süneni’n-Nesâʾî, II, 148). Fahreddin er-Râzî’ye göre, eğer Cebrâil cismanî bir varlık ise cüzlerinin az bir kısmının aslî, büyük bir kısmının fazlalık olduğu ve insan şekline girdiği sırada bu fazlalığın Allah tarafından yok edildiği düşünülebilir; eğer tamamen ruhanî bir varlık ise çok farklı şekillere girebilmesi aklen imkânsız değildir (Mefâtîhu’l-gayb, XXI, 197). İzzeddin b. Abdüsselâm da Fahreddin er-Râzî’nin ikinci yorumuna katılır. Aynî ise Cebrâil’in aslî varlığının temessül anında bir değişikliğe uğramadığını, ancak onun ruhunun geçici olarak insan bedenine girdiğini ileri sürmüştür (ʿUmdetü’l-kārî, I, 51).
YanıtlaSilSelef âlimlerinden Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ temessülü, Cebrâil’in insanların gözüne hayalî bir varlık gösterme gücüne sahip olması ile açıklamış (el-Muʿtemed fî usûli’d-dîn, s. 175); İbn Kayyim el-Cevziyye, Cebrâil’in temessül sırasında aslî varlığı ile göklerin üstündeki makamında bulunduğu halde yeryüzünde Hz. Peygamber’e bir insan şeklinde görünebileceğini düşünmüştür (er-Rûh, s. 101-102). Selefî temayülü ile tanınan Süyûtî, Aynî’nin görüşünü sûfîlere ait “ruhların tecessüdü” nazariyesiyle birleştirerek kabul eder. Buna göre Cebrâil’in ruhu aslî bünyesini terketmeden aynı anda ikinci bir bedene girerek insanlara temessül edebilir (el-Habâʾik fî ahbâri’l-melâʾik, s. 262-263). Kirmânî, temessülün keyfiyetini sadece Allah’ın bildiğini belirtmekle yetinirken çağdaş âlimlerden M. Reşîd Rızâ, modern fen bilimlerinin verileri sayesinde Cebrâil’in temessülü gibi metafizik olayların aklî izahının kolaylaştığı görüşündedir. Ona göre gazların sıvı veya katı cisimlere dönüşmesi ve bunun tersi olan değişim, Cebrâil’in farklı şekillere girebileceğini gösterir (Tefsîrü’l-Menâr, I, 220). Buna karşılık Fazlurrahman, Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber’in vahiy sırasında herhangi bir şahsı gördüğünden söz edilmediğini, aksine Cebrâil’in vahyi Peygamber’in kalbine indirdiğinin (el-Bakara 2/97) ifade edildiğini, buna göre Cebrâil’in temessülüne ilişkin hadislerin, vahyin objektifliğini korumak amacıyla Ehl-i sünnet âlimlerince uydurulduğunu ileri sürerek Cebrâil’in dış varlığı bulunduğu görüşünü reddetmiştir (İslâm, s. 17-19, 43).
Sûfîlere göre Cebrâil, yedinci feleğin hayyiz*inde olan semavî ve arzî sûretlerden dilediğiyle temessül edip görünebilir. Ancak değişik şekillerde görünmesinde asla hulûl* düşünülmemelidir. Zira hulûl “vücûdî” olan iki şey arasında gerçekleşir; halbuki Cebrâil temessül ettiğinde insanlara görünen şekil onun varlığından ayrı olarak mevcut değildir. Dihye şeklinde görünmesi “sûret-i vücûdiyye” değil bir “sûret-i misâliyye”dir (Abdullah Bosnevî, vr. 1a-3b). İsmail Fennî Ertuğrul’un, tasavvuftaki “nûr-i Muhammedî” veya “hakîkat-i Muhammediyye” telakkisine dayanan ve kısmen Fazlurrahman’ın görüşünü hatırlatan açıklamasına göre Cebrâil Hz. Muhammed’in hakikati olan “rûh-i a‘zam”ın temessülünden başka birşey değildir. Şu halde vahiy Hz. Peygamber’e kendi ruhaniyetinden gelmiştir. Ona çeşitli şekillerde görünmesi “sûret-i melekiyye” değil “suver-i hayâliyye” tarzında olmuştur (Hakikat Nurları, s. 468). Şüphesiz bu aşırı te’vilin naslarla bağdaşması mümkün değildir. Hatta iman esaslarından sayılan meleklerin gerçek varlıklar olduğu ilkesine ters düştüğünden sakıncalı bir anlayıştır.
İslâm filozoflarından Fârâbî ve İbn Sînâ, Cebrâil’in, kozmik akıllar dizisinin onuncusu olan ve kuvve halindeki insan aklının fiil haline gelerek bilgi üretmesini sağlayan faal akıl olduğunu savunmuşlardır. Onlara göre kemal mertebesinde bulunan peygamberin “kuvve-i mütehayyile”si, uyanıklık halinde bile faal akıl ile ittisâl* kurarak ondan aldığı sûretleri duyular âlemindeki örneklerle açıklar (İbn Sînâ, s. 339; Ca‘fer Âl-i Yâsîn, s. 208). Bazan “Vâhibü’s-suver” ve “Rûhulkudüs” de denilen faal akıl, asla maddî olmayan mufârık sûretlerden ibarettir. Fahreddin er-Râzî ve İbn Teymiyye gibi bazı bilginler, filozofların aslında Cebrâil’in hariçte bir varlığı bulunduğuna inanmadıklarını ileri sürmüşlerdir (bk. el-Metâlibü’l-âliye, VIII, 133, 135; Derʾü teʿâruzi’l-ʿakl ve’n-nakl, X, 217).
YanıtlaSilKaynaklarda Cebrâil ile ilgili tartışmalardan biri de onun tafdîli konusudur. Fahreddin er-Râzî ile Zemahşerî gibi bazı Sünnî ve Mu‘tezilî âlimlerin, Cebrâil’in Hz. Peygamber de dahil olmak üzere bütün yaratıkların en üstünü olduğunu kabul etmelerine karşılık İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Cebrâil bütün meleklerden ve peygamberler dışındaki insanlardan üstündür (Fahreddin er-Râzî, II, 226-227; Âlûsî, I, 334; XXX, 60).
İslâm âlimleri arasında Cebrâil konusundaki bu tartışmalar daha çok onun mahiyeti, temessülünün keyfiyeti ve reel varlığının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır ki esasen bu hususlarda akıl yürüterek kesin bir sonuca varmak mümkün görünmemektedir. Zira Cebrâil gayb âlemine ait varlıklardan biri olduğundan onun mahiyeti ve nitelikleri konusu aklın sınırları ötesinde kalmaktadır. Bununla birlikte Cebrâil’in cismanî değil ruhanî bir varlık olduğunu kabul edenlerin görüşü daha ağır basmaktadır. Zira onu cisim kabul edenler, daha çok dış dünyada gerçekliği bulunan her şeyi duyular âlemindeki varlıklara kıyas etmişlerdir ki bunun yanlışlığı açıktır.
Fazlurrahman’ın, Cebrâil’in insan şekline girerek Hz. Peygamber’e geldiğine dair hadislerin Ehl-i sünnet âlimlerince uydurulmuş olduğu yolundaki iddiası ilmî dayanaklardan yoksundur. Zira söz konusu hadislerden başka Kur’ân-ı Kerîm’de de Cebrâil’in insan şeklinde Hz. Lût’a, Hz. İbrâhim’e ve Hz. Meryem’e göründüğü açıkça bildirilmiştir (Hûd 11/69, 77; el-Hicr 15/51, 68; Meryem 19/17). Bazı âyetlerde Cebrâil’in vahyi Hz. Peygamber’in kalbine indirdiğinin belirtilmesi temessülün reddi için delil teşkil etmez. Ayrıca eğer peygamber meleklerden seçilseydi onun da ancak insan şeklinde gönderileceğini belirten âyet de (el-En‘âm 6/9) Cebrâil’in temessülünün mümkün olduğunu göstermektedir. Cebrâil’in mahiyetiyle ilgili hadislerin tamamını İsrâiliyat cinsinden kabul etmek de imkânsızdır. Zira meselâ Cebrâil’in kanatlı olduğuna dair rivayetler, Kur’ân-ı Kerîm’de melek hakkında verilen bilgilere uymaktadır (Fâtır 35/1). Kaldı ki temessülle ilgili hadisler, değişik sahâbîler tarafından rivayet edilmek suretiyle neredeyse tevâtür derecesine ulaşmıştır.
Filozofların ve bazı sûfîlerin Cebrâil’i peygamberin zihnî tasavvurlarının sembolik bir ifadesi gibi gösteren yorumları da âyet ve hadislerin açık ifadelerine uymamaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, bir yerde Hz. Peygamber’in Cebrâil’i apaçık bir ufukta, başka bir yerde de onu sidretü’l-müntehâda kesin olarak gördüğü ve gözünün gördüğünü gönlünün yalanlamadığı açıkça bildirildikten sonra bu konuda Hz. Peygamber’le tartışılmasını yasaklayıcı bir üslûp kullanılmaktadır. İslâm filozoflarının Cebrâil’i faal akıl olarak kabul etmeleri ise tamamen Aristocu ve Yeni Eflâtuncu felsefelerin bir sonucu olup ilmî ve dinî bir değer taşımayan kozmik akıllar nazariyesine dayanmaktadır.
J. Pedersen gibi bazı müsteşriklerin, Hz. Peygamber’in Cebrâil hakkındaki bilgileri yahudilerden aldığına ilişkin iddiaları ciddiyetten uzaktır. Zira Hz. Mûsâ’ya gelen Cebrâil’in Hz. Muhammed’e de gelebileceğini kabul etmemek ancak dinî taassupla izah edilebilir.
Cebrâil hakkında yazılmış müstakil risâleler mevcuttur. Sühreverdî el-Maktûl’ün Risâle-i Per-i Cibrîl’i (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 4821), Muhammed b. Yûsuf el-Kirmânî’nin Şerhu hadîsi süâli Cibrîl’i (Süleymaniye Ktp., Yenicami, nr. 1181), Fusûsü’l-hikem şârihi Abdullah Bosnevî’nin Türkçe olarak kaleme aldığı Risâle fî temessüli Cibrîl’i (Süleymaniye Ktp., Nâfiz Paşa, nr. 509; Cârullah Efendi, nr. 2129) ve Ahmed Muhyiddin Gülşenî’nin Şerhu hadîsi Cibrîl’i (Dârü’l-kütübi’l-kavmiyye, Hidiviyye, nr. 7128) bunlardan bazılarıdır.
BİBLİYOGRAFYA
YanıtlaSilRâgıb el-İsfahânî, el-Müfredât (nşr. Nedim Mar‘aşlı), Beyrut, ts. (Dârü’l-Fikr), s. 411; Mustafavî, et-Taḥḳīḳ, “cbr” md.; Cemîl Salîbâ, el-Muʿcemü’l-felsefî, Kahire 1979, II, 86; el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, “vaḥy” md.; G. Davidson, A Dictionary of Angels, New York 1968, s. 119; M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, s. 163, 326; Müsned, I, 53, 257, 274, 288, 313, 325, 394, 395; II, 267, 325; III, 20, 108, 113, 139, 230, 334, 377; IV, 56, 129, 161, 218, 286; V, 15-16, 41; VI, 56, 61, 120, 156; Buhârî, “Tevḥîd”, 33, “Meġāzî”, 17, 30, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6, 7, “Taʿbîr”, 1, “Ṣalât”, 1, “Ṣavm”, 7, “İstiʾẕân”, 30, “Cenâʾiz”, 93, “Menâḳıb”, 25, “Tefsîr”, 2/16, 16/1; Müslim, “Îmân”, 1, 5, 257, 258, “Ṣalât”, 148, “Feżâʾil”, 46, 47, 64, “Mesâcid”, 166, 167; Tirmizî, “Ṭahâret”, 38, “Daʿavât”, 7; Nesâî, “Sehv”, 88, “Mevâḳīt” 6, 10; İbn Hişâm, es-Sîre, I, 226-238, 299; II, 410, 633; Bâkıllânî, el-Beyân, Beyrut 1958, s. 101; Bağdâdî, el-Farḳ (Abdülhamîd), s. 250-251; İbn Sînâ, en-Necât, Tahran 1364 hş., s. 339; Kādî Abdülcebbâr, Müteşâbihü’l-Ḳurʾân (nşr. Adnan M. Zerzûr), Kahire 1969, s. 622; Ebû Ya‘lâ el-Ferrâ, el-Muʿtemed fî uṣûli’d-dîn (nşr. Vedî‘ Zeydân Haddâd), Beyrut 1974, s. 175; Zemahşerî, el-Keşşâf (Beyrut), II, 407; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, II, 162, 226-227; XXI, 197; XXIV, 166; XXX, 244; İbn Hacer, el-Metâlibü’l-ʿâliye (nşr. A. Hicâzî es-Sekkā), Beyrut 1987, VIII, 133-135; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, IV, 127; Zekeriyyâ b. Muhammed el-Kazvînî, ʿAcâibü’l-mahlûkāt (nşr. Fâruk Sa‘d), Beyrut 1978, s. 102; İbn Teymiyye, Derʾü teʿârużi’l-ʿaḳl ve’n-naḳl (nşr. M. Reşâd Sâlim), Riyad 1979, X, 217; İbn Kayyim el-Cevziyye, er-Rûh, Riyad 1386/1966, s. 101-102; Kirmânî, Şerhu Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut 1401/1981, s. 28, 30, 193, 199; Aynî, ʿUmdetü’l-ḳārî, Kahire 1392/1972, I, 50, 51, 333; Âmirî, Behcetü’l-mehâfil ve buġyetü’l-emâsil (nşr. M. Sultan en-Nemnekânî), Kahire 1330-31, I, 67-69; Süyûtî, el-Habâʾik fî ahbâri’l-melâʾik (nşr. Muhammed Zağlûl), Beyrut 1985, s. 910, 16, 24, 29, 262-264, 272-274; a.mlf., Şerhu Süneni’n-Nesâʾî (Sünen içinde), Beyrut 1988, II, 148-149; Beyâzîzâde, İşârâtü’l-merâm, s. 68, 69; Gülşenî, Şerhu hadîsi Cibrîl (Mecmûa-i Muhyî-yi Gülşenî içinde), Dârü’l-Kütübi’l-kavmiyye, Hidiviyye, nr. 7128, vr. 209b; İbn Kemal, Resâʾil, İstanbul 1316, I, 118; Abdullah Bosnevî, Risâle fî temessüli Cibrîl, Süleymaniye Ktp., Nazif Paşa, nr. 509, vr. 1a-3b; Âlûsî, Rûhu’l-meʿânî, I, 317, 334; II, 162-163; XIX, 120; XXII, 41; XXVII, 47; XXX, 60; Reşîd Rızâ, Tefsîrü’l-Menâr, I, 220; IV, 113; VII, 314, 315; IX, 163; Elmalılı, Hak Dini, I, 430-432; İsmail Fenni Ertuğrul, Hakikat Nurları, İstanbul 1949, s. 329, 468; Ahmed Abdülvehhâb, el-Vahy ve’l-melâʾike, Kahire 1979, s. 38-48, 70; Ca‘fer Âl-i Yâsîn, Feylesûf ʿÂlim, Beyrut 1984, s. 208, 209; Ö. Süleyman el-Eşkâr, ʿÂlemü’l-melâʾiketi’l-ebrâr, Küveyt 1985, s. 9-12, 17, 20-24, 42, 86; Y. Humeyr, el-Fârâbî, Beyrut 1986, s. 92, 107; Fazlurrahman, İslâm (trc. Mehmet Dağ – Mehmet Aydın), İstanbul 1992, s. 17-22, 43; Saîd Zâyed, el-Fârâbî, Kahire, ts., s. 61, 62; Halim Sabit Şibay, “Cebrâil”, İA, III, 43; D. B. Macdonald, “Melâike”, a.e., VII, 661; J. Pedersen, “Djabrāʾıl”, EI2 (İng.), II, 362-363; H. Lesetre, “Gabriel”, DB, III/1, s. 22-23; W. Brueggemann, “Gabriel”, IDB, II, 332-333; H. L. Ginsberg v.dğr., “Michael and Gabriel”, EJd., XI, 1487-1490.
Vasiyet Hakkında
YanıtlaSilResulullah (sa) buyurdular ki: "Hakkında vasiyet edebileceği bir malı bulunan Müslüman kimsenin, vasiyeti yanında yazılı olmaksızın iki gece geçirmeye hakkı yoktur."
Ravi: İbnu Ömer
Kaynak: Buhari, Vesaya 1; Müslim, Vasiyyet 4, (1627); Muvatta, Vasiyyet 1, (2, 761); Ebu Davud, Vesaya 1, (2
Ölen, mal bırakmışsa ebeveyn ve akrabalarına vasiyette bulunsun... (Bakara 180) ayeti hakkında demiştir ki: "Miras ayeti neshedinceye kadar vasiyet bu şekilde vacib idi."
Ravi: İbnu Abbas
Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 5, (2869)
Resulullah (sa)'a: "Hangi sadaka efdaldir?" diye sorulmuştu: "Sağlıklı ve fakirlikten korkup, zenginliğe ümit bağladığın, mala karşı cimri olduğun halde tasadduk etmen! Bu şekilde tasadduku, can boğazına gelip de falana şu kadar, feşmekana bu kadar diyeceğin zamana kadar devam ettir. O sırada (yaptığın tasaddukun sana bir faydası yoktur, çünkü malın, artık) zaten birilerinin olmuştur."
Ravi: Ebu Hureyre
Kaynak: Buhari, Vesaya 7, Zekat 11; Müslim, Zekat 92, (1032); Ebu Davud, Vesaya 3, (2865); Nesai, Vesaya 1,
Resulullah (sa) Veda Haccı senesinde, bende şiddet peyda eden bir ağrı sebebiyle yatmakta olduğum hastalığım için bana geçmiş olsun ziyaretine geldi. "Ey Allah'ın Resulü" dedim, "gördüğünüz gibi ağrım çok şiddetlendi. Ben mal mülk sahibi bir kimseyim. Bana varis olacak tek kızımdan başka kimsem yok. Malımın üçte ikisini tasadduk etmek istiyorum!" dedim. Hemen "Hayır, olmaz!" buyurdular. "Yarısı?" dedim. Yine "olmaz!" buyurdular. "Üçte biri?" dedim. "Üçte birini mi? Üçte bir de çok. Senin varislerini zenginler olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakirler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen aziz ve celil olan Allah'ın rızasını arayarak her ne harcarsan -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa- mutlaka onun sebebiyle mükafaatlanacaksın" buyurdular. Ben: "Ey Allah'ın Resulü" dedim. "Ben arkadaşlarımdan sonra burada kalacak mıyım?" dedim. "Eğer geri kalır, kendisiyle Allah'ın rızasını düşündüğün bir amel yapacak olursan bu ameller sebebiyle mutlaka derecen artacak, merteben yükselecektir. Şunu da söyleyeyim. Sen daha yaşayacaksın. Öyle ki Allah seninle bir kısım kavimlere hayır ulaştıracak, diğer bir kısımlarına da şer" buyurdular. Resulullah (sa) sonra şöyle dua ettiler: "Allahım! Ashabımın hicretini tamama erdir. Onları gerisin geri (başarısızlıkla) çevirme!" Ve sözlerini [Hicret evi olan] Mekke'de ölmüş olan Sa'd İbnu Havle hakkında sarfettikleri "Lakin zavallı, Sa'd İbnu Havle'dir!" mersiyesiyle tamamladılar.
Ravi: Sa'd İbnu Ebi Vakkas
Kaynak: Buhari, Cenaiz 37, Vasaya 2, 3, Fezai-lu'l-Ashab 49, Megazi 77, Nafakat 1, Marza 13, 16, 43, Feraiz
Resulullah (sa) devesinin üzerinde hitabede bulundu. Ben devenin boynunun altında idim. Deve durmadan geviş getiriyor, hayvanın salyası omuzlarımın arasında akıyordu. İşte bu esnada Aleyhissalatu vesselam'ın şu sözünü işittim: "Allah Teala hazretleri her hak sahibine hakkını verdi. Bu sebeple varislerden biri lehine vasiyet yoktur."
Ravi: Amr İbnu Hatice
Kaynak: Tirmizi, Vesaya 5, (2122); Nesai, Vesaya 5, (6, 247)
YanıtlaSilİbnu Ebi Evfa (ra)'ya: "Resulullah vasiyette bulundu mu?" diye sordum. "Hayır" dedi. Ben tekrar: "Öyleyse, kendi vasiyette bulunmaksızın halka nasıl vasiyeti farz kılar veya emreder?" dedim. "Kitabullah'ı vasiyet etti!" diye cevap verdi.
Ravi: Talha İbnu Musarrıf
Kaynak: Buhari, Vesaya 1, Megazi 83, Fezailu'l-Kur'an 18; Müslim, Vasiyet 16, (1634); Tirmizi, Vesaya 4, (21
Hz. Aişe (ra)'nin yanında, Hz. Ali'nin Resulullah (sa)'ın vasisi olduğunu söylemişlerdi: "Resulullah ona ne zaman vasiyette bulundu? Öleceği sırada o benim göğsüme yaslanmış vaziyette idi, bir leğen getirtti. Kucağımda bükülmüştü, öldüğünü bile hissetmedim. Öyleyse ona ne zaman vasiyet etti" diye itiraz etti.
Ravi: Esved İbnu Yezid
Kaynak: Buhari, Vesaya 1, Megazi 83; Müslim, Vasiyyet 19, (1636); Nesai, Vesaya 2,(6,240)
As İbnu Vail es Sehmi [kendi adına] yüz kölenin azad edilmesini vasiyet etti. Oğlu Hişam, ona bedel, elli tanesini azad etti. Oğlu Amr da ona bedel geri kalan elliyi azad etmek istedi ve: "Hele Resulullah (sa)'a bir sorayım!" dedi, ona gelip: "Ey Allah'ın Resulü! Babam, kendi adına, yüz köle azad edilmesini vasiyet etmişti. Hişam onun adına elli köle azat etti! Benim üzerime de elli tanesi kaldı. Onun adına ben azad edebilir miyim?" dedim. Aleyhlesalatu vesselam, bana: "Eğer o Müslüman idiyse, ona bedel azad etseniz veya ona bedel sadaka verseniz veya ona bedel hacc yapıverseniz bu ona ulaşırdı" buyurdular.
Ravi: Amr İbnu Şuayb an ebihi an ceddihi
Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 16, (2883)
Resulullah (sa) buyurdular ki: "Ey Ebu Zerr! Ben seni zayıf bir kimse görüyorum. Ben kendim için sevdiğimi senin için de aynen severim. Öyleyse iki kişi üzerine emir olmayasın, yetim malına da velilik yapmayasın."
Ravi: Ebu Zerr
Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 4, (2868); Nesai, Vesaya 10, (6, 255)
Bir adam Aleyhissalatu uesselam'a gelerek: "Ben fakirim, hiçbir şeyim yok, üstelik bir de yetimim var!" dedi. Aleyhissalatu vesselam: "Yetimin malından ye! Ancak bunu yaparken ne israfa kaç, ne aceleci ol, ne de kendine mal et" buyurdular.
Ravi: Amr İbn Şuayb an ebihi an ceddihi
Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 8, (2872); Nesai, Vesaya 11, (6, 256)
Resulullah (sa)'dan iki şey öğrendim: "İhtilamdan sonra yetimlik kalmaz, geceye kadar gün boyu sessiz durmak yoktur."
Ravi: Ali
Kaynak: Ebu Davud, Vesaya 9, (2873)
Bismillahirrahmanirrahim
YanıtlaSilElhamdülillah
Allahümme salli ala seyyidina Muhammed
Sübhanallah
Estağfirullah
Allahuekber